"kahrolsun genital emperyalizm! bedenin her köşesi boşalabilir."
leonard cohen

çok önemli değil, hatta hiçbir önemi yok. olmuş ve şu an var olan gösteriyor ki olacak olanlarda aynı minval üzerinde dönecek. hayatın çekici hiçbir tarafı yok, sadece devam ettirme gereği var elde. sakin ve ucuz, kesinlikle sıradan! sıra dışı da ne ki, sonu hep aynı. varılan veya varılacak hedef nedir, bu soruların aklı karıştırmasını ya da hiç akla gelmemesini sağlayan kimyevi madde beyin lobunun hangi bölgesinde var olur, sadece ben de mi mevcuttur yoksa değişen oranlarda her insan oğlunun başının belası mıdır? kafam karışık, saçlarım kirli...

böyle böyle havaya girilir, aslında olmayan bir anlamsızlık türetilir, ardından o anlamsızlık üzerine kurulup yazılmaya başlanır, kelimeler havada uçuşur, hangisinin yakalanacağı sadece o an ki hıza ve parmakların maharetine bağlıdır. hesaplayıp, ölçüp biçip, sözlükleri karıştırıp yazanların aksine gerçek öyküler öylesine, birden bire çakıp kaybolan şimşekler yöntemiyle ortaya çıkarılırlar. muhasebeci olmak üzereyken hasbelkader yazar olmuş olanlar akademilerde epeyce kabul görür ve edebiyat niyetine kitlelere sunulurlar, diğerlerinin yazmaktan başka derdi olmadığından yer altında ikamet etmeye mahkumdurlar. onu sadece kendi terazisinde tartmak gerekir, uçurumun kıyısında ve sırtı dönük...

itaat etme! rahatsız et!
"dead man walking!"
küçük adamın laneti...

çünkü o ödemek zorundadır doğal gaz faturasını
ve
hatırlamalıdır
gençliğini üç numara elektrikli testere ile traş etmiş berbere
"ne kadar?" diye sorduğunda
"bu kadar..."
dediğini.

damlayan muslukların contaları değiştirilmelidir,
alet kutusuna her ay yeni bir ingiliz anahtarı eklemelidir,
araba lastiğinin hava basınç ayarı
ve
karısının dırdırı,
ve balkanlardan gelen sıcaklar, soğuklar, nem değeri, ve lanet olası istanbul trafiği
park sorunu
ve a.... k..... ne idüğü belirsiz bir trafik cezası ödeme celbi,
onun iki hafta içerisinde yatırırsanız eğer yüzde on beş kadar indirimi, bir sene yatırmazsınız yüzde bilmem kaç .iktimin maliye bakanının buluşu yüzde on beşin bir kaç kat üstünde faiz bindirimi.

üstüne kırk dakikalık dolmuş yolculuğu sabah akşam teklemeden.
şoförlerin "arkaya ilerleyelim" ve "ücretleri gönderelim" cümlelerini kurma tutkuları,
inatla tekrarlamaları, süreklilikleri, çaresizlikleri, iki cümle arasında sıkışmışlıkları.
bir kere de arka boş gitsin, ne var sanki bir kez olsun ücretini göndermeyen yolcu da "belki parası yoktur garibin..."
diye değerlendirilsin?
asla!
asla!
asla!

ismet özel sadece şiir yazsın mesala, ne sanki ecdadını seveyim,
bak burada ecdadını .ikeyim diyecektim
ama
ablam çok küfrediyorsun, etme. dedi geçen,
ben büyük sözü dinlerim.
dinledim.

her neyse,
bu ülkenin en geri zekalı ırkçısının
en zavallı cümlelerini
zavallıdan bir fikir adamı olmaya soyunmuş aslında kumaşı iyi bir şairden tırışkadan faşist nağmeler dinlemeye ne şartlar
ne de oda sıcaklığında ph değeri müsait.
dinlediğin herkesi; ilim, bilim diye başlarsa eğer söze, ardından
onu ilim, bilimden yola çıkıp dine bağlarsa bir şekilde
salla gitsin...

valla, hem ilim, bilim memnun olur bu işten, hem de din, diyanet...
hagi, beşiktaş'ta oynamamasına rağmen gelmiş geçmiş en sevdiğim futbolcu,
zinedine zidane de öyle,
ama bırakın da hagi'nin teknik direktörlüğünü de futbolculuğu hatırına sevmek zorunda kalmayalım be birader...

değersizlik hissi t.c. kimlik numarasıdır küçük adamın,
ölür ama o numarayla işlem görmek zorundadır defnedilirken bile.
bile.

küçük adam uyur,
küçük adam sever,
küçük adam öldürür,
küçüktür, sevimsiz, bedbin, anlaşılmaz ve çapraşık...
koy .ötüne rahvan gitsin,
böyle gelmiş, aynen geldiği bu yerden öylece devam etsin...
nasılsa,

küçük adam bu evrenin en muhkem kamusudur,
onun ergenken gördüğü her rüya emin olun gelecekte diğerlerinin kadir-i mutlak kabusudur...
"içli ve sert, olduğu gibi, gelişine, perdeleri çekilmiş küçük bir odadan ve yalnız, geberesiye sefil, büyük cümlelere ve küçücük bir cüzdana sahip bir hayatın tüm dikenleri batarken sırtına sırtına, ikisinin arasındaki farkı içerek, dağıtarak, düşerek, kavga ederek ve biterek doldururken bir yandan, diğer yandan gelmeyenin, olmayanın, o kahrolası bataklık gülü umudun ve hayali bir tül perdeden dış hatları ancak buğulanan o fahişe güzel günlere olan inancın ile bir daha, bir daha, bir daha diye diye ayağa kalkıp yeniden, gecesinde tekrar yıkılarak, kayıp giderken elinden gençlik denilen yanılgı ve inandığın veya düşlediğin her değer teker teker çiğneniyorken hatta çoğu zaman kendin üzerine basıp geçiyorken, hayal bile etmediğin ve kendine hiç yakıştıramadığın şeyleri yapar ve konuşur bulurken kendini ama bir yandan da devam etmek zorundaysan ve bu tür zorunluluktan kelimenin her manasıyla nefret ediyorsan ve bırakmıyorsa hayat bir türlü yakanı, sürükleniyorsan ve kaçıyorsan habire, çıldırmanın eşiğinde ve ne yazık ki hep eşiğinde kalıyorsan ve hissediyorsan, yaşama sırtını döndüğünü zannedip ulaşamadığın her şeyin tutkusuyla yanıyorsan bir yandan, unutmak için ama daha çok da unutamadığın için olabildiği kadar boşluğu karanlıkla doldurmaya çalışıp, aslında bir ertesi günün kaldığı yerden devam ettiği ve dünyanın geri kalan kısmının gerçekten senin umrunda olmadığını ifade ederken asıl söylediğinin geri kalan kısmı beni umursamıyor, hiç umursamadı ve hatta gelecekte de öyle olacak gibisinden bir çıkarım olabileceğini de hesaba katarsak eğer ey koca adam, sana teşekkür ederim..."
bir akşam, akşamlardan bir akşam; dağılırken, tutunurken, söylenirken, günü güne eklerken, kredi kartının ödenmeyen kısmına bindirilmesi muhtemel faiz miktarını hesap ederken, harcanırken, biterken, yaşlanırken, hayal ettiğin her şeyin sadece hayal olarak git gide uzaklaştığını kemiklerinin dibinde hissederken, bir adam; filtresiz sigara yakmış siyah beyaz resmiyle ve sisli gülümsemesiyle yabancı bir adam, kibrit alevi uzatır benzinle harmanlanmış düşüncelerinin orta yerine...

"kendimi öldürsem mi, yoksa bir fincan kahve mi içsem?" albert camus'tur bu adam. herkes sever, över, beğenir, bahseder, falan filan.

sonra dökülmeye başlarsın. kurgu biraz, biraz gerçek, biraz abartı, biraz...

bu kadar basit...

sonra kahve içmeye karar verirsin,
işe gidersin, eve dönersin,
hanımının "kumkapı'ya nasıl gidebiliriz?" sorusuna "nasıl isterseniz öyle gidersiniz..." diye cevap verir bir otobüs şoförü,
dişini sıkarsın, geçip gidersin,
kahve içersin, devam edersin,
devam etmek için sürekli nedenler biriktirirsin,
çocuğun olur, damla damla büyür, azar azar bitersin,
kitapların, filmlerin, şiirin, hayallerin susar,
susar, susar, susarsın,
ne cennet, ne cehennem ne dünya ne evren
bilinmeyensin,
kahve içer, devam edersin,
kelimeler sessiz sessiz yağar içine,
birleştirip dışarı dökülemezsin,
altın sarısı muhteşem rengiyle bir bardak soğuk birayı bile günahkar olduğunu hissetmeden içemezsin,
almışlardır masumiyetini,
artık saf düşünemezsin,
kahve içer devam edersin,
tüm istanbul suratına işer sokağa çıktığın o ilk andan itibaren
cama yapışırsın otobüste,
kafka'nın böceğinden daha betersin
ve içine içine batar diğerleri,
biri demiş ne de olsa "cehennem ötekilerdir!" diye
sen diyemezsin,
biter, yiter, çeker gidersin
kimsenin umurundadır
kimseyi iplemezsin
bir kahve içersin
devam edersin.
kurbağalar senfonisi

kapı açıldı sertçe, hedefini şaşırmış bir ok gibi sarsak adımlarla içeri girdi genç adam. her hali ben öğrenciyim der gibiydi. yeşil, eski, kirli, ucuz sırt çantası, dağınık saçlar, uykulu ifade, kemer üstü kasetçalar, pantolonla uyumsuz renk gömlek, boyasız ayakkabı. "merhaba!" gibi bir şeyler mırıldandı diliyle dişi arasında, toparlandık ve oturdu. bakışlarını sabitleyemiyordu bir türlü, kompartımanda gezindi durdu bir süre. nihayet uyku pozisyonuna geçti. uyumadığına emindim, en uygun hareketi arıyordu sadece. neden? trenler üzerine tek kelime iyi şey söyleyen bir türkü var mı bu memlekette? hiç tanımadığın birileriyle sekiz on saat daracık bir odayı paylaşmak elbette zordur.

sonya sessizliğe bürünmüştü yine, artık çözmüştüm olayını, yabancıların yanında benimle konuşmayacaktı hiç.

öğrenci kardeşimiz sıkıldı uykucu numarası oynamaktan. aramıza dönmeye karar vermiş gibi kulaklığını çıkarttı, ceplerini karıştırdı, sigara paketini çıkartıp bir tane ağzına yerleştirdikten sonra, bana ikram etti. çektim aldım, sonya da niyetlendi ya, "o kullanmaz!" diyerek araya girdim, sonya dönüp bakmadı bile bize, hala dalgın dalgın tren camından geçip giden görüntülere seyrediyordu.

"ankara'ya mı?"

"evet, sanırım siz de öyle"

"evet ya, biraz erken gidiyorum bu sefer, kayıtlar var da önümüzdeki hafta"

"nerelisiniz?"

"adana, kozan"

asıldı sigaraya...

"bütün yaz çalıştım, ellerim nasır bağladı, şimdi okul başlıyor ya, rahat ederiz gayrı"

"yurtta mı kalıyorsunuz?"

"yok bu sene ucuz bir otel ayarladım kendime ulus'ta"

"zor olmaz mı tek başına?"

"yurt çok mu iyi sanki ilk yıl kaldıydım ben site yurdunda, cebeci'de. kavga gürültü gırla, kestaneyi çizdirmeden ayrıldığım için şanslı bile sayılırım"

"ben de kaldım o yurtta biliyor musunuz? ama yıllar evvel, o zamandan bugüne pek de değişmemiş demek"

"ne okudunuz ki?"

"boş ver" deyip sigaranın dumanını savurdum.

"eve çıkmadınız mı, öğrenci evi çok olur ankara'da"

"onu da denedim. bir kaç farklı eve girdim çıktım ama nerede cins bir adam var geldi beni buldu."

"zordur başkasıyla yaşamak" diye onayladım.

"bir doktor adayı vardı, adam dokuz yıldır aynı bölümde okuyordu, şimdi git bak, hala okuyordur, hijyen manyağı adam, neredeyse çamaşır suyu içecek bağırsakları temizlensin diye, bilirsin işte, üç ay, beş ay derken dayanamadım ayrıldım. sonra bir sosyoloji öğrencisi vardı onunla takıldık bir altı ay kadar. azılı solcuydu bu, bu bölümlerde bir tuhaflık var arkadaş, giren ya komünist oluyor ya da zaten baba ocağında almış dersini, daha azılı olmak için oraya gidiyor."

sonya'ya göz ucuyla bakıp devam ediyor ardından.

"pasa atıp tutuyordu bu, bende sorun yok, koyun gibi dinliyordum ben de. bir gece polis geldi eve, ne oluyor falan diyemeden kaldırdılar yataktan bizi, evi darmadağın edip, bunu alıp gittiler. rakı da vardı evde bir önceki günden kalma, bir başladım içmeye susuz mezesiz, sonra bir ağlama aldı beni gecenin bir yarısı. korkmuşum herhal, yeni çıkıyordu acısı, oturdum iki saat zırıl zırıl ağladım. sabah bir geldi haşant etmişler bunu. anlat diyorum, çıt yok, lan olum ne yaptın, kime takıldın da aynasızlar senin peşinde diyorum, sus pus taştan ses geliyor, bunun ağzını bıçak açmıyor. yatırdım yatağına ama içime de kurt düşmüştü bir kere. bende tuhaf haller başladı o günden sonra, izleniyormuşum hissi yapıştı yakama, iyice soğudum okuldan ne, evden dışarı çıkasım gelmiyordu o hesap. bizimki yine üç beş gün kayboluyor sonra hiçbir şey olmamış gibi çıkıp geliyordu eve, okula falan gittiği de yoktu zaten. bir gece yine rakı ile tütsülendim, üzerine cila niyetine de bir bira çekmiştim ki, bir baktım koluma yanan sigarayı basmışım. sigara deyip geçme çok fena sızısı var, bir ay geçmedi yarası beresi. baktım iyice zırvalıyorum kalktım eve gittim, köye."

"senin başına da gelmeyen kalmamış arkadaş, sonra ne oldu?"

"sıyırmama ramak kalmıştı zaten, eve gittim anam hemen sıcacık çorbayı koydu önüme, ama babam dellendi okul zamanı ne demeye çıktın geldin diye, bir dünya soru, bir ton da nasihat. haftasında geri döndüm okula amma biraz daha iyiydim, okula tekrar gitmeye başladım, peder kulağımı çekti ya biraz. adam yıllardır çalışıyor, başını sokacak bir evi var sadece. içi buruluyor insanın bunları düşündükçe."

herkes kendi cehenneminin ateşinde yanar küçük dostum. demek sende körükçüler sınıfına dahilsin. ben yalnızlığımla seyahat ediyorum bak, ama suratını asıp susuyor o. sigara üstüne sigara içiyorduk ve kompartıman artık duman altı olmuştu. sonya kalktı pencereyi araladı, temiz hava saldırdı içeri rüzgar olup.

"o arkadaşım bir gün bana ne dedi biliyor musunuz?"

nerden bilelim canım kardeşim, sadece umudumuz var biraz sonra öğreneceğimize dair diye düşündüm ama gülümsemekle yetindim.

"insanın dayak yemediği yer vatanıdır" dedi.

sustu, sustum, sonya ilk defa baktı bizim öğrencinin yüzüne. yol boyunca kimse konuşmadı bir daha, tren ritmini bulmuş kayıyordu rayların üzerinde...
bir tür kasırga gibi ve hiç bitmeyecekmişcesine geliyorsa üzerine üzerine, bilmelisinki başlarken sana sormadılar ne de bitirmek için senden onay bekliyorlar. varlar ve varlıkları bizi eziyor, sıkıştırıyor, daraltıyor, küçümsüyor ve ağır ağır yok ediyor. evlerin içine bile yağabilen bir sağnak yağmur olduğunu varsayalım, en rahat olman gereken yatağında bile seni ıslatabilen. gizlenemiyorsun, kaçamıyorsun, korunmasızsın ve küçüçük.

sonra kurtuluş için kahraman/lider/tanrı arama modu eror veriyor. kimse kurtarmaya gelmemiş ve kurtarılmayı hak edemeyecek kadar zavallıyız gerçekte. bizim dışımızda bize hükmeden karanlık artık uzakta durmandan yetinmiyor, seni de karanlıklaştırmak istiyor. saflarına katmak, birlikte olmak, yanında olmanı, ona katılmanı emrediyor. hiç yılmadan, sürekli, sürekli baskıda, "zavallı ne kadar da yalnız bu devasa ordu karşısında" diye çirkin kahkahasını kulaklarında çınlatarak. üşümek, açlık, yalnızlık, işsizlik, aileni koruyamama korkusu, geleceğin belirsizliği seçeneklerinde aptalca, bile bile, devam etmek bir korkunç karabasının içinde.

rusya'ya benziyorum bu aralar; votka ve intihara eğilimli yazarlar ülkesine...
hiçbir şeyi en azından gereği kadar öğrenmeden geberip gitmek istemiyorum, anlıyor musun?

kafama çivi gibi çaktıkları her düşünceyle hesabımı kapatayım istiyorum, kendiliğinden sert babaların, elinden pek bir şey gelmeyen şefkatli annelerin, kader ya da adı her ne ise ona büsbütün boyun eğenlerin çevrelendiği bir dünyada yaşamak istemiyorum, şark mazoşizminin gölgesinde uyanmak istemiyorum, ıssızlığın sesinde doğuştan kötü olmanın arabesk mahmurluğunda yıkanmak istemiyorum, kurtuluşu, ışığı, iyiyi özlemek istemiyorum, olmak, tamama ermek, erimek, aramak, arınmak istemiyorum, istanbul'a methiyeler dizmek köye hasret çekmek istemiyorum, bir damla gözyaşı olup karanlıkta yitip gitmek istemiyorum, ölümsüz olmak istemiyorum...

hayat dediğin de ne çiçeğim?

devasa evrenin milyarlarca yıldızı arasında, bir nokta dahi olarak tasavvur edilemeyecek küçücük bir gezegen ve onun sahipliğini üstlenen insanoğlunun o tuhaf yanılsamalarından biri değilde ne? hiç durmadan yiyen, içen, koşturan, konuşan, işeyen, uyuyan, yürüyen, oturan, sevişen, ve tüm bunları yaparken kendinin önemli olduğunu varsayan tuhaf bir kibirle etrafına göz süzen, biraz kan, çokça kemik, et, safra, salya, sümük, bağırsak, ve bir şeylerin bütünü o sadece. öldüğünde ve nemalanması gerekenler işlerini bitirdiğinde hiçleşen bir sınırlılık. geri kalanı ise dünya meşakkati;

aç kalmamak için çalışmak zorundalığını anlıyorum, aile ve sorumluluğunu üstlendiklerinin asgari geçimlerini sağlama gerekliliğini kabul ediyorum, onurunu ve dürüstlüğünü el üstünde tutanları biliyorum ama,

ama çiçeğim;

diğerleri yoruyor artık. çokluğu yoruyor, yırtıcılıkları, hırsları, gözlerinin parıltısı, çıkarcılıkları, asalaklıkları, kıvrıla kıvrıla, düşe kalka, durmadan konuşarak illaki kendilerinde var olanı yüceltmeleri yoruyor. işleri, ilişkileri, memleketleri, ırkları, partileri, cemaatleri, gazeteleri, dinleri, fikirleri, kinleri, coşkuları, çabaları, ölümsüzlükleri, sabırları, inatları, senetleri, kelimeleri, her şeyi yoruyor...

dur ben sana bir şeyler karalayayım da bağrı yanık kalmasın yazının son kenarı,

yer silmek zoruma gitmezdi hiç çiçeğim,
ya da bulaşık yıkamak gün boyu,
bekçilik etmek geceleri sahipsiz kalan inşaatlara,
süpürmek bir caddeyi boydan boya sağlı sollu,
diğerlerine bulaşmak olmasaydı işin içinde eğer.

hayat dediğin de ne çiçeğim,
ayaklarının altına serilmiş incecik bir seccade gençliğim...
tütsülü bir gecenin yarısından sonra çişe kalkıp da uyuyamayınca, sigara yakıyorsun bir adet. sağın solun, doğun batın yalnızlık buruşuk çarşaflar arasında. "yatakta sigara içme!" diyecek ne annen ne de bir karın var etrafında. radyolar delirmiş, gece koyu, sigara acı, hava soğuk.

elime bir kalem aldım sonra;

karışık kuru yemiş tabağındaki leblebi gibi hissediyorum kendimi bu aralar. tercih edilmeyen, sona bırakılan, sevilmeyen, itilen, mecburen...

az evvel bülent ersoy girdi rüyama "koooooooooooooooor" diyerek bağırıyordu sürekli, "ne oluyorrrrrrrrrrrrrr?" diye seslenmek istiyordum ama 'o' 'r' yi dövüyordu hep. yine de iki bin on ikinin en kayda değer şarkısıydı yiğidi öldürüp yoğurdunu yemeyip tarkan'ın vokalini hesaba katarsak eğer. iki bin on iki berbat bir yıldı ama maya'lara göre son on günü olmayacaktı nasılsa. ama oldu. kimse maya'ların ileri derecede hipermetrop olabileceğinden bahsetmiyordu hiç. ama amcaların kıyamete kadar sallamaları ortalarda gezinip dururken soylarının tükeneceğine dair tek bir öngörüleri de yoktu kendilerine dair...

iflah olmazlığım yine azdı iki arada bir derede göremeyeceğiniz üzere. kırkı devireli epey oldu hem, çok şükür şairin dediği gibi dante gibi ortasında değiliz ömrün. cennetten meyve çalan bir türün geleceğiyiz nasılsa ve kardeş katiliymiş meğer dedelerimizden biri.

aklım pek karışık doktor, ellerimi yıkadım az önce ama saçlarım kirli.

dünyanın tüm sarı leblebileri birleşin; kahrolsun kuru bademin pahalı olmasından mülhem kuru yemiş kast sistemi!
periferik sinir sistemindeki affarent sinirler...

kıç kaşıntısına sebep oluyorlarmış sherlock dizisinden öğrendiğimize göre. böyle açıklayınca bir tuhaf duruyor sanki, ismini zikredince kaşıntı da geçiyor gibi. ya da her neyse işte...

her yer berlin, herkes nazi...

ama "göt korkusunun" literatürde açıklaması henüz yok, ya da var ama ben bilmiyorum. ara sıra siktimin partisinin sinirli, dengesiz ve komik genel başkanının konuşmalarına denk geliyorum televizyonda; gözlerinde, ateş saçan sözlerinde, kulak kıllarında, ense kökünde "göt korkusunun" dibini görüyorum.

"köpeklerin efendisi, kurtların tanrısı vardır..." diyor c. aytmatov. ne türkün bozkurtu ne de almanın kurt köpeği olmak yok benim yazgımda. ali ekber çiçek'in sazının tek notasına ve freddy mercury'in ses tellerinin üçte birinin hastasıyım ben.

tüm köpekler efendilerinin göt korkusuna ünlem işareti olup sabahtan akşama kadar ürüyebilir artık...

ne diyordu türkü;

pencere açıldı bilal oğlan, piştov patladı
varın bakın kanlı da bilal yine kimi hakladı

not: yeminimi bozdum, üç gün oruç tutup facebook' dan uzak durmaya devam...

not; argo yazıyorum diye bir yerleri şişen angutyus, bsg'nin uzanımı "bir siktir git" demekmiş, ben bugün öğrendim bunu.
./.
kabız yazarlardan geçilmiyor
dünya.
ve taze boka doymayan
insanlardan.
kasvet verici.
(profesyoneller)

c.bukowski

okul ve askerlik sonrası işsizlik, başıboşluk, semizotu, aslı olmayan hikayeler, kurgu varoluştan iyidir en azından insan tarafından tasarlanmıştır fikrine gönderme, gitme, gelme ve...

otuz yaşına geldim ve hala alkolle kendimi avutup yorgana sarılarak uyuyorum. herhangi bir devlet dairesinde her ne kademeden olursa olsun işe girme umudum okulun ertesinde girdiğim sınavlar neticesinde suya düştü. ticaret yapmak adına ne deneyime ne de yeterli sermayeye sahiptim. onurlu ve legal yoldan yok olmak adına askere gönüllü komando yazıldım ancak allah çekilecek çilen var daha diyerek güneydoğudan beni sağ salim evime gönderdi. elime geçen üç beş kuruşu da elektronik eşyaya harcadım, sudan çıkmış balık misali döndüm babamın köyüne. önceleri her şey yolunda gitti. yine iş sınavları cenderesinde ankara'ya ve istanbul'a gelip gittim. bir baltaya sap olamamış hımbıl veletler cennetinde dostlarımla pişpirik oynayıp onların evlenmelerine, çoluk çocuk sahibi olmalarına, erkek çocuklarını sünnet ettirmelerine tanık olarak gezinip durdum etrafta.

babam onurlu adam, ne laf konduruyor ne de kendisi çekip beni bir laf söylüyor o zamanlar. ancak yemek yerken kaşığı tutuşu bile beni aşağılıyor sanki. akşam oluyor eve geç geliyorum, odama çekiliyorum, yatağımın başucunda açılmamış paketiyle sigara duruyor, herkes yatmış. açıktan kimse bana para uzatmıyor ama sabah kalkıyorum yastığın kenarında on lira. bu beni derinden sarsıyor fakat elden gelen hiçbir şey yok. parayı alıp internet kafeye gidiyorum, gazetelerin iş ilanı eklerine bakıp yüzlerce yere başvuru yapıyorum ve cep telefonumun çalıp beni o mutlu haberle buluşturmasını umut ediyorum. ara sıra çağırıyorlar beni ve her gittiğimde sınava tabi tutularak geri dönüyorum memlekete. ekstradan yüz eli, iki yüz liraya patlıyor bu bana. finansörüm her seferinde umutlanıyor ve "hayırlısı" diyerek avutuyor kendini. ezilerek küçülüyorum git gide ve kafka'nın böceğe dönüşen insanlarıyla dostoyevski'nin yeraltında yaşayanlarına dönüşüyorum zamanla.

birde asrın oyuncağı bilgisayar alıp, yalnızlık iksiri internet bağlatıyorum odama. artık içerde daha çok vakit geçiriyor, gece geç yatıp öğlen ikilerde güne başlıyorum. yanıma kimse yanaşamıyor, televizyon ve internetle besleniyorum. ilme hizmet etmesi gerektiği düşünülen tüm çağların en büyük buluşu internet ve onların sayesinde bulaştığım bilgisayar oyunları epey vaktimi alıyor. her seferinde gerçeğimden uzaklaştırıp kendi kurduğu yapay ortamda ben yorup sızana kadar beni oyalıyorlar. derken arama motoru diye tabir olunan yere bir gece "seks" yazmak gafletinde bulunuyorum ki al sana sefahatten beyni sulanmış dört başı mamur babil kulesi. milyarlarca site, her birinde yüzlerce resim, video, animasyon film, pornografik yazı. yok yok anasını satayım. istedikleri tek şey kredi kartının numarası vererek üye olup para yatırmak veya çok popüler bir site olup, kenarına köşesine aldıkları şirket reklamı gelirlerini artırmak. bu uğurda yapılmadık rezalet, atılmadık takla, başvurulmadık yöntem kalmamış. her biri bir başka siteye link atıyor ve tüm gece dolaşarak hiçbir yere varamıyorsun. milyarlarca çıplak kadın resmi, her türden pornografik görüntü ve hepsi benim odamda ekranın içerisinde. gel de uyu. zaten hayatım kaymış, dibe düşerken kimseye zarar vermeden onu çirkinleştirmekte beis yok.

chat siteleri ayrı bir alem, dünyanın her yerinden birileriyle yazışmak mümkün. bir tanesini asla unutamam. sanırım mirc adıyla meşhur, o zamanlar oldukça yaygın kullanılan sohbet programındaydı. ingilizce biliyoruz ayağına yabancı kanallara takılıyorum, derken "cyber" namıyla bir sohbet odasına denk geliyorum. sağa sola "hi" yazıp atıyorsun karşında ki "asl?" yazıyor. bu age, seks, lokasyon nedir anlamında bir soru. yaşını, cinsiyetini ve bulunduğun yeri yazarak kabul görmesini bekliyorsun, cevap gelirse sohbet biri ayrılana kadar devam ediyor. kanada'dan bir kadınla yazışmaya başlıyoruz, benden yaşça büyük ve yazılım mühendisiymiş, takma adı carina. ama her şeyin yalan olma ihtimali mevcut, ben belki de orta avrupa'da kel saçlı, bira göbekli cinsiyet kavramı karışık erkek bir maden işçisiyle konuşuyorum ancak böylesi bir yalanı sadece onun yazdıklarından anlamam gerekiyor. bir kanadalı ile türk bizim saat dilimine göre gecenin saat üçünde ne konuşursa onu konuşuyoruz ve bir ara carina sohbeti "sana bir şey sormak istiyorum" diye bölüyor. sor diyorum ve "şu anda sağ elimin parmakları nerede? tahmin edebilir misin?" diyor. hay bin kunduz! "nerede?" diye soruyorum hafiften kıllanarak. "bacaklarımın arasında" diyerek çığlık atıyor ardından. bir yazı insanı ne kadar etkileyebilir? o sırada klavyenin başında birinin olduğunu ve tuşa dokunurken şehvetli kelimelerle seni azdırmak istediğini düşününce etkiliyor birader. "peki, neler yapıyorsun onlarla?" diye sorunca kıyamet kopuyor tabii. mirc basit bir chat programı ve "cyber" kanallar bu işe hizmet ediyorlar, bunu öğreniyorsun ilk. ardından sistem gün geçtikçe kendini yeniliyor ve her ne hikmetse, düzen "eğer bir olgu iyi ya da kötü sonuçlar doğurmak üzere kurgulanmışsa, yirmi birinci yüzyıl itibariyle netice mutlak suretle kötüye eğrilme biçiminde gerçekleşecektir" alev alatlı orijinli beynelmilel prensip gereği işleyişine devam ediyor. görüntülü ve sesli iletişim kurmak mümkün oluyor sonraları ve diyelim ki finlandiyalı bir çift yatak odalarını canlı yayınla tüm dünyaya açıyorlar. bu da bir müddet oyalıyor insanı ve sonunda akla, fenne ve insanlığa hizmet etme yüce amacıyla var olan internet, bu erek hariç her yolda kullanılıyor ve modern insan kendi gerçeğinden kaçışı artık bu yolla gerçekleştiriyor. esrar üretiminden el yapımı bombaya milyonlarca var oluşu gereği insan doğasına zararlı eğilim bir tuş basımı kadar uzakken, neşet ertaş'ın mükemmel türkü sözlerine ulaşmak ta aynı pencerenin arkasında.

abilerim ablalarım aşk, dostluk ve muhabbet dileniyoruz klavyenin tuşlarından. herkes kadar kusurlu ve herkes gibi çaresiziz. tuz çölüne paraşütle atlamış bir solucandan farkımız yok. sağcıyız ama ahmet kaya dinliyoruz, kolumuz kanadımız kırık, hayallerimiz sakat, rüyalarımız sakıncalı. üzerimize üzerimize geliyor değersizlik sendromu ve bunun tek sorumlusu biziz. arkamız yok, sırtımız açık, karnımız aç ve kaybedecek zincirlerimiz bile yok. sevdiğimiz kızlar parasız, işsiz güçsüz ve aylak diye bizlerle evlenmiyor ve babalarından biraz daha az kel fizik öğretmenleriyle baş göz oluyor. parasız adam gereksiz adam, itten köpekten tekme yiyoruz gün boyu. iş başvurularının sözlü seçmelerinde ayrıksı ve işe yaramaz olduğumuza karar veriyor insan kaynakları uzmanı kadınlar kısmı. göründüğüm kadar doğulu değilim ben diye haykırasımız geliyor göğsümüzü yırta yırta. oysa sesimizin perdesi düşüyor git gide ve çığlıklarımızı içimizin karanlığına gömerek yaşamaya devam ediyoruz sonra. hayatımız diğerlerine öykünmekten başka bir şey değil ve kendimizden intikam alıyoruz sık sık. içerimizde hayatını iyi kötü bir işle düzene koyup ardından evlenip çoluk çocuğa karışanlarda çıkmıyor değil ama onlarda geçim derdi mutsuzluk kervanında umutsuzluk geleceğine yelken açıyorlar. oğuz atay abimiz yıllar evvelinden durumu özetledi ve ezcümle yenildik biz. artık yardım istemiyoruz, ihsan istemiyoruz, kurtarılmak istemiyoruz. bizden geçti artık, şımarık, arsız ve dik başlıyız. kahvehane köşelerinin en saygın yerleri bize ait, laf olsun torba dolsun yaşantımız, çelik çomak sonrası, okey, ellibir, çanak masalarında her konuda ahkam keserek, atıp tutarak, karadeniz'de peynir gemisi yüzdürerek geçiyor ve niye sildiniz lan benim bukowski mi? diyoruz ardından...

2007
"seviyoz dedik ya la allahsız, takıp ta mı etmeyek..."

eskiden aşklar farklı yaşanırdı benim memleketimde. önce kız göze kestirilir, sonra gönülde ateşler yakılır, ardından eş dost haberdar edilir, gerisinde köpek gibi sürünülürdü. biz yan yana gelmek ne demektir bilmezdik, kızlar hiç bilmezdi. sabahın köründe sırf kız okula giderken görecek diye yarım saat kara kışın ayazında bekleyenine şahit oldum. bekleyip de ne olacak sanki? yolun başlangıcından itibaren kızı görecek, ne konuşacak ne de selam verecek, sadece izleyecek, kız bunu fark eder ya da etmez geçip gidecek, o bu sefer arkasından bakacak, sigara tellendirip efkarlanacak ve nihayet görüntünün son kıvrımları da ortadan kaybolduğunda çekip evine gidecek. ne var ki bunda diyeceksin, ama altı ay boyunca her iş günü gerçekleşiyorsa fark ediyor. sonuç; sıfır. kız okuyordur ve okuyan biriyle evlenecektir nasılsa, erkek işçi olmuştur ve münasip bir yuva kuracaktır annesinin üstün gayretleri sonucu. işin bir de kızın hiç haberinin olmadığı bir boyutu var. gece gezerken evinin önünden geçmek, kapalı perdelerin hangisinin ardında olduğunu hayal etmek, yüreğiyle selam göndermek ve sessiz sedasız geri dönmek, herneyse...

bir zorlu kış akşamı edilmiştir bu kelam. "seviyoz dedik ya la allahsız, takıp de mi etmeyek?.." ikinci ağızdan dinlemişim. bir kaç sene süren sevdalıktan sonra gönlün dili ağızın kapısına dayanmış ve erkek kıza itirafta bulunmuştur. belli ki kabul görmemiş, olur mümkündür. ama gel gör ki gönül de ferman dinlemiyor, kız belli ki okul çıkışı bekleniyor yine de. ve bu epey bir süre devam etmiş ki, kız da tepki koyuyor kendince. aldığı cevap aynen bu, bu cevapta aşkın odu gizli, sadece yaşayan bilir ve herkes yaşadığını düşünür, neyse allah ayrı koymasın...

aklımda kaldığı kadarıyla yavuz bülent bakiler'den;

ey yurdumun balaban bakışlı kızları
düşündünüz mü hiç
geceleri sizi arayıp duran yalnızları
lanet dört köşe kiptaş bloklarından birinin en üst katında siktimin sigarası bittiğinde ne yapılabilir sorunuyla alkolle beynimi dağıtıp, sigara almak için on bir katı asansörle inip, sıra sıra inci park ve bahçede birinci koduğumun kiptaşının yapay parklarındaki ara yollardan atlaya zıplaya bim ve şok market ikilisinden şok'a gitmeye karar verdim, çünkü yediğimin iktidarının fakirlerinin gözde marketi tırt markaların bim'inde sigara satılmıyor. bir yazı lanetle başladıysa içinde geçen her marka bundan nasibini almalıdır elbette. bu lanet yerin kirası harici ödenen yönetim gideri 125 tl, yani asgari ücretin kaçta kaç olacağını rahmetli s. j. un hediyesi telefonunda hesaplama aplikasyonunu bulamadığımdan hesaplayamadığım bir rakam. ama üç aşağı beş yukarı on beş de biri kadar bir miktar, beynimin alkolden dağılmadığı hücrelerinin çıkarımları sonucu. nikotine bağımlı tüm hücrelerim ayrı ayrı isyan ederken artık yataktan kalkmam gerektiğini ve korsan kanallardan seyrettiğim "matrix" aleminden sıyrılıp dışarıya çıkmaya karar verdim. matrix deyip geçme, bin dokuz yüz doksan dokuzunda ankara'nın akün sinemasında o zamanlar ki ukraynalı sevgilim tatyana ile seyretmiştim ben ilk serisini. hatta tatyana filmi karanlık sahnelerinden dolayı sevmemiş ikinci yarısında çıkmamızı teklif etmişti ve kuğulu parkta oturup elele dolunayı seyretmiştik o gece. ancak ertesi gün ben bu sefer tek başıma tekrar gitmiştim akün'e. mardin'de askerdim ben o zaman ve ilk iznimi sivas'ta ailem yerine ankara'da sevgilimi görmek için harcıyordum. mardin'den sivas'a doğrudan uçak yok diye yumuşatalım bu hali hadi. artık ne akün var ne de tatyana ama matrix ölümsüz.

açtım fredie'nin wembley konserini live live, giyinip kuşanıp sigara almak için yollara düştüm. herkes nasıl sakin bugün istanbul'da, martılar bile terbiyeli terbiyeli çığlık atıyorlar gürültü edip rahatsız etmemek için sanki. kulaklığımı taktım ve yürüyorum. alt çenemde yedi tane üst çenemde sekiz dişim kaldı yaşlanma kurallari gereği. tatyana şimdi beni görse kendine ne yaptın böyle diye çığlık ata ata kızılderili şaman dansı yapardı etrafımda ama artık geri dönüşün olmadığı bir yoldayız. kuru yemişin kuru olanlarını da yiyemiyorum iyi mi? azı dişlerin birbirlerini karşılaması gereken yerde alt ya da üst kısmı birbirlerini karşılamıyorsa oluşan bir durum bu. ve ön dişlerinizle fındık kıramıyorsunuz sevgili ölümlüler.

yürürken aklıma geldi gideyim yazayım dedim. bu arada: fredie bir yıldız, ben bir çukurum. esselamünaleykum...
pazar sabahı sigara alma serenomisinden bana daha çok ekmek çıkacak böyle giderse. yazmak için herhangi bir nedene ihtiyaç duymadım ben hiç, bir kaç uzun yazı haricinde bir sonraki sayfada ne olacak diye de üzerine düşünmem pek. yazmak çileli bir eylemdir diyenlerin okunurken de diğerlerine sıkıntı verdiklerini düşünenlerdenim. acı hayata dairdir, yapıp yapabileceğin onu sanatla tanımlamaktan ibarettir. sanat, kendi başına dert kaynağı asla olamaz. olsa olsa dertli olanların başvurduğu bir dışavurum tekniğidir. son söz ne yazdığının önemi yoktur asla, nasıl yazdığınla değerlenir ortaya çıkacak şey...

perdesiz uyuyorum en üst katta yaşamanın konforu gereği ve günün ışıkları odama dolup yatağıma uzanamıyor hiçbir zaman. her seferinde olduğu gibi gece sigara paketinin dibini buluyorum ve sabah kalktığımda boş paketin hüzünlü kıvrımlarına bakına bakına bir umut kıyıda köşede unutulup kalmış bir dal var mıdır diye aranıyorum. diyeceksin neden yedek paketle bu sorunun üstesinden gelmiyorsun? olmuyor birader, bir paket içme limitim bazen günde bir buçuk hatta zaman zaman iki pakete çıkıyor o zaman. kararım karar her gün sadece tek paket sigara alabilirim. bu arada haberiniz yok, alkol yasakları da uyguluyorum kendime. yılbaşından bu yana sadece haftasonlarına endekslediğim alkol kullanma mevzunu iki haftalık periyota çıkardım bugün sabah itibariyle. bu kadar gereksiz girişden sonra artık hikayemize geçebiliriz. yüzde doksan beş civarında gerçek olacağını hissediyorum.

çelik kapı denilen gereksiz dış kapım gürültüyle kapanır kapanmaz asansöre yöneldim ama koridoru bir kadının sesi çınlatıyordu adeta. ben de toplu taşıma alanlarında telefonla konuşan kadınlar fobisi var canlarım. beş senedir muzdaribim ve kulaklıktan müzik dinlemek dışında herhangi bir korunma yöntemi geliştiremedim henüz bu konuda. ama bu farklı, kendisi evinin içinde muhtemelen kapıya yakın bir yerden konuşuyor ve mevzu o kadar ateşli ki bağıra çağıra anlatıyor herbir şeyi. kesin karl marks değerlimizin o çok sevdiğimiz tabiriyle "evrenin orospusu" para ile ilgili bir konudur. bu arada abimizin anısına 0 euroluk hatıra parası basmışlar ve üç euroya satıyorlarmış iyi mi? kadın bazen birilerinin hüküm giydiğinden de bahsediyordu ve sesi git gide daha yüksek perdeden çıkıyordu bu arada. aha şimdi arızaya bağlayacak diye düşünmez olaydım, bağladı anında. asansör hala altıdan yukarı doğru ok tuşunu yeşillendirmişken, "ne olacak ya, ...rak olacak..." diye bağrınırken muhteşem güzelliğiyle asansör kapım açılıveriyor önüme. bir an leon filminde boncuklu sineklikleri iki eliyle aralayan kötülük abidesi komser rolündeki gary oldman abimizin sapık sırıtışının yansımasıyla görüyorum kendimi aynada. kadın, sesi, davası kayboluyor yavaş yvaş aşağıya inerken. eski devir zamanlarımda kerhane gibi yapılanmalar içerisinde dünyanın en eski mesleklerinden bir tanesini icra eden yatak emekçisi kardeşlerimizden bir kaçını tanıma bahtına erişmiştim ben. şiir gibi küfür ederlerdi valla ve konuşmalarında en azından kıyısından köşesinden de olsa bir estetik vardı. şimdikiler sadece kulak tırmalıyorlar ve olabildiğince kaba ve cahilce cümleler kuruyorlar. bu başlangıç da değil sonuçlardan bir demet. muhtemelen daha da kötü olacak. bir şey yapısı gereği iyi ya da kötüye evrilecekse zaman içerisinde, sonuç mutlak suretle kötü olacaktır. aha da aforizmayı savurduk, şimdi markete yürüme mesafesine geçelim.

bu öptüğümün kiptaş evlerinde yangın çıkışı kapısı da var ön kapının tam aksi istikamette ve eğer onu kullanırsam yaklaşık iki yüz metre kadar daha az bir mesafe kat ederek sigaraya ulaşabilirim diye hesap edip bir kat merdiven inerek kapıya yöneldim ve panik kol diye tabir edilen uzunlamasına büyük kola asıldım ama kol aşağıya gitmeyerek karşı geldi açılma baskıma. bir daha denedim yine aynı sonuç. kilit tarafına bir baktım vida çakmışlar iki tane şerefsizler. ne güzel istanbul lan, yangın yönetmelikleri gereği yangın çıkış merdivenleri ve kapısı yapıyorsun ve muhtemelen alt katta oturan kapıcı, üsttekilerinin giriş çıkışlarından rahatsız olup kolun dil kısmına vida çakıyor ve sen bu kapıyı kullanamıyorsun. la hadi ben merdivenleri çıkıp ön kapıdan iki yüz metre fazladan yürüyerek bu durumu tolere ederim de yangın çıktığında ne yapacaksın e pezevenk? ilk işin gelip o vidaları yerinden sökmek mi olacak? hiç sanmıyorum, ardına bakmadan topukların götüne vura vura kaçacaksın ve o kapıya ihtiyaç duyacak birileri sırf senin mallığın yüzünden kullanamayacak o kapıyı. gidip yönetime şikayet etmem gerekir bu durumda değil mi? etmedim ..na koyum. sabah sabah tezgahtar haricinde kimseyle konuşmak istemediğimi fark ettim o an da nikotinsiz kalmış vücudumun tüm sinikliğine binaen. anam market denilen yerde fiyatlar coşmuş! ya da benim bile alım gücümü aşacak hale gelmişler. benim bile düşün artık. neyse ufak tefek kahvaltılık bir şeylerle geçiştirdim şöyle bir dolanıp ve su alayım dedim bir buçuk litresinden. saka su 1.75 tl, güzelpınar 0.6 kuruş. bu kadar fark olur mu lan var bu işte bir bit yeniği deyip saka'ya uzanırken homo ekonomikus yanım ağır bastı güzelpınar'ı attım poşete. hepi topu 14.5 tl tuttu ki, 10 tl'si zaten benim ucuz sigarama denk geliyor. bu arada sigara zammının da eli kulağındadır bir nisan iki bin on sekiz tarihi itibariyle buraya not düşülsün.

sigarayı yaktım eve dönüyorum, öptüğümün kiptaş'ının ufak tefek parkları var kestirme yol olarak kullandığım, onlardan birine girdim ve ilk defa orada da sigara içme yasağı tabelasının olduğunu gördüm. parkta çocuk mocuk yok ve sırf kenarından yürüyerek devlete altmış dokuz lira borçlanıyorum anında. yediğimin devleti de pek meraklıdır zaten bizlerden sürekli para tırtıklamaya derken, boş verdim tüttüre tüttüre devleti altmış dokuz lira zarara soktum anında. ve muhteşem kiptaş maymuncuklarından bir ablamızın açıp dışarıya servis ettiği müzikle bir an sersemledim. bi bakışı bana yetiyor... zalimin! sadece bunları duyabildim. şimdiye kadar hiç duymamışım iyi mi? ben arabeske karşı değilim, pop müziğe de, ama bu nasıl bir kadın sesidir allah'ım diye düşünürken eve gidince bunu bulayım diye karar verdiğim anda başka bir olay daha gerçekleşti iyi mi? iyi! site değil kurtlar vadisi tüm sezon anasını sattığımın yeri. bir abla bayrak asıyor balkonuna. özene bezene küçük bir şeyi sallandırmaya çalışıyor beşinci katta. iyi de ablam bu gün günlerden bir nisan yav, olsa olsa şaka günü olarak hatırlanan değersiz bir gün, niye sabahın on biri on biri böyle bir şey yapma ihtiyacı duydun ki diye takıldım kaldım bir müddet görüntüye. bayrak da yerinde durmuyor, kadın bıraktığı anda rüzgardan kendi kendini kapatıyor. o bile isyanlarda belki, yeter lan asmayın beni olur olmaz der gibi ama abla ısrarla düzeltiyor. zalim kimse bir bakışı yetiyor bu arada ve ben nihayet evime geliyorum. yan taraftaki kaltak bağırmıyor artık, ev pırıl pırıl olmasa da bulaşıklarım geceden yıkanmış ve ben tek başına yaşanmışlıkların hüzünlü kendine kahvaltı hazırlama olayına girişiyorum. youtube'yi açıp bir bakışın yetiyor yazıyorum ve karşıma zeynep dizdar diye birini çıkarıyor. bir bakışı anlatıyor zalimin miş orjinali meğerse, bir iki dinliyorum ve beynim helva gibi oluyor anında. sonra gözüme fularım ilişiyor, takıyorum boynuma, massive attack antistar'ı açıyorum hemen ve yazmaya başlıyorum...
ne güzel metin üstündağ "pazar sevişgenleri" tadında, "pazar sabahı sevdiğimin kiptaş'ından sigara alma hikayeleri" ile bir iki pazardır takılıyorduk ki, her şeyde olduğu gibi istikrarsızlığım yine depreşti ve her sabah sigara alma tarzım perşembe günü öğlende sigara alarak son buldu sayın çtçp müdavimleri. sabah kalktım beş tane sigara melül melül bakınıyor bana alüminyum folyo kaplı kağıdının içerisinden. her birini yarım saatte bir içsem, üzerine üşenip yatakta dizi seyretmeye devam etsem nereden baksan üç ya da dört saat daha evde tek başına takılabilirdim böylece ve hakikaten öyle oldu. pazar sabahı tek başına ağlayarak kahvaltı edenler hakkında bir şiiri vardı sanırım didem madak ablam*ızın. aramaya üşendim şimdi ama var biliyorum. neyse ben onlardan biri değilim canlarım. ailem var ama ayrı yaşıyorum sadece ve muhtemelen bir buçuk yıldır devam eden bu durum önümüzdeki aylarda yanlarına dönmemle birlikte son bulacak. burada olmadığım zamanlarda onlarla birlikte vakit geçiriyorum ve ellerinizden öper, iki tane oğlum var. dün bunlardan büyük olanı ve benden yana üvey olanı ile sorun yaşadım ancak uzatmayacağım ve kulak ardı edip devam edeceğiz hayatımıza kaldığı yerden.

şok markete yine uğradım elbette. güzelpınar su artık 0.7 lira ve saka ise 1.45 tl. günün en önemli değişimi sadece bundan ibaret değil tabi, tek kullanımlık ayda bir tane aldığım tokai çakmak 1.25 olmuş 1 liradan. çok da tın, hala fiyat ve fayda korelasyonunda bir numara şerefsiz. bu arada bana "değişik" sıfatını takmışlar sosyal medya mecralarında. hadi lan oradan diyorum buradan şimdi. gel bir çayımı iç, iki lafın belini kıralım, gör bakalım kim değişik, kim değil. sadece gündemi kıyısından köşesinden olsa bile takip etmiyorum ve benim kendi gündemim var anasını satayım. william ernest henley'den "yenilmez" i hediye edeyim buradan bu kafalara. bu gereksiz ayrıntıdan sonra gelelim bu pazara. bir nisan günü asılan bayrak hala aynı yerde asılı ve kem gözüme kurşun dökülsün ki, vallahi billahi ben bakar bakmaz yine kapadı kendini rüzgara teslim edip. bir nisan laneti adını koydum ben bu duruma, yazınca böyle oluyor işte. kurtulamıyorsun sonuna kadar yazdıklarından. sürekli aklına takılıyor, olur olmaz karşına çıkıyor. sigara yasak ilanlı çocuk parkından geçerkene bir sigara daha yakıyorsun gayri ihtiyari ve köşesini döner dönmez karşına çıkan blokta beşinci katta bir teyzenin astığını hatırladığın bayrakla yüz yüze geliyorsun. belki benim lanetim de böyle bir şeydir. küçük şeylere takılmak! bak, "bi gülüşü bana yetiyor, bi bakışı anlatıyor, zalimin suskunluğuna bakma, fırtınalar koparıyor." şarkısı aklıma geldi şimdi kafayı anında helva eden. bunca yıl alkole boşu boşuna para bayılmışız amk. aç zd anında zombisin. hindu bölgesinde yaşayan bir inek gibi mutlu mesut takıl git bir güzel. müslüman tarafında olsan, sağılacaksın, güdüleceksin, dövüleceksin ara ara ve eninde sonunda da kebap olacak löp löp etlerin. aha da arkasından bengü başladı. ablam sarılamamış doya doya niyeyse? niye lan niye? yapıştır duvara sarıl sabah kadar, seni tutan kim? bu kadar helva kıvamı yeter. aynur&morgenland chamber orchestra dinleme vakti artık. irkçı bir şarkı, kürt kızıyım, aslanız, canlıyız, erkeklerin umuduyuz bilmem ne. sanki sırf kürt kızı olarak doğmak bunlara sahip olmayı gerektiriyormuş gibi. ben de eskimo bir ibneyim ne olacak şimdi? bak değişik sıfatı burada aşka geldi! devreleri yandı puştun. yansın.

ama müzik efsane, bir darbuka solo var, her seferinde salonun ortasında apaçi dansı yaparken buluyorum kendimi dinlerken. helva birden demir leblebiye dönüşüyor. zamanında alkolden zarar görmüş tüm beyin hücrelerim çay iç ve beni de kurtar diye feryat figan ederken eski bir alkolik olarak lafın ucunu bağlıyorum yeniden. alkol dostunuz değildir ey dünyalılar. gerçek sorunlarınızla gerçekliğinizle baş edebilirsiniz, kaçarak ya da uyuşarak değil. en son ucuza aldığım etil alkolden yaptığım votkaya katacak vişne suyu bulamadığımda içine öksürük şurubu perebron katıp içtiğimde idrak ettim alkolik olduğumu ben. metil alkolden farkı kör etmiyor ya da öldürmüyor ancak vücut kimyanızı ve ağzınızın tadını kesinlikle bozuyor bu elde dursun hele şimdilik. deneyimlerinden bahsedip şunu yapın bunu yapmayın diye ahkam kesen şom ağızlı ihtiyarlardan biri olmak istemem. ben nasıl kimsenin sözünü dinlemedim, herkesin gittiği yoldan gitmedim, kendi göbek bağımı kendim kestim, herkes bu yoldan geçecek. yolu gösteremem ama kırk sekiz yıllık bir harcanmışlıktan sonra belki bir fener ışığı olabilirim bu karanlıkta.

üvey oğlumla sorunlarım var ve ne yapacağımı bulmam gerek şimdi. iyi uyuyun ölümlüler, başka sekiz nisan iki bin on sekiz olmayacak bir daha...
ismi gereksiz firmanın adı ben de saklı sevgili çalışanı, "bayram sabahı kırmızı ayakkabı almış bir kız çocuğu kadar sevinçliyim şu an..." dediğini öğrendiğim an da, hayatımın anlamının sadece küçük bir kıza kırmızı bir ayakkabı hediye etmekten ibaret olduğunu ve bunu asla sana bahsedemeyeceğimi hissediyorum. ama ben bir gün, en umulmadık bir zamanda hiç akla gelmeyen herhangi bir küçük bir kıza kırmızı bir ayakkabı hediye etmeden de ölmeyeceğim, bunu biliyorum...
günün en iyi anını denk getirmek her seferinde o kadar kolay olmuyor. diğerlerini göz önünde bulundurmam lazım ve isteklerini karşılamam gerekiyor öncelikle. bugün için planım aslında ufak oğlanı alıp nesin vakfı'na gitmekti mesela. dışarıda arkadaşlarıyla takılmayı tercih etti ancak. sabah sabah kahvaltı, ders, oyun derken eline bir lira sıkıştırıp dışarı saldım veledi. sonra kayın pederin yeni evine yaptıracağı sineklikler üzerine bir dünya oturup konuştuk, sonra ölçüleri alıp sipariş verdim, arada bir komşunun balkonunun izolasyonunu yenilenmesi gerekiyormuş, mastik aldım ve akşam altı gibi yapmaya söz verdim ve akşama halledeceğim. sonra hatunla vedalaşıp öptüğümün kiptaş'ına geri döndüm. ilişkiler biraz karışık ben de, çok da anlatmaya hevesli değilim zaten. sadece aileme yakın bir yerlerde tek başıma yaşıyorum diyelim şimdilik. günün en iyi anını yakalamak için iki saat harcadıktan sonra artık başlayabiliriz.

transa geçmek ya da ilham yok. her zaman böyle olmuyor, bazen beyninde dört nala hikayeler dolaşıyor, bazen de bir şey büyüyor büyüyor ve en sonunda dökülüyorsun. ben yazdıklarım gibi iyi bir adam değilim, ancak yazdıklarımda anlattığım kadar kötü bir hayatım da yok benim. herkes kadar hayatın içinde kimseye eyvallahı olmayacak mesafede geçinip gidiyorum bu hengamede. işim gereği sabahtan akşama kadar büyük ekran bir bilgisayarın başında oturuyorum. telefonlar geliyor sürekli ve çözüm arıyoruz müşterilerin ekranına bağlanıp. bildiğim bir iş, seviyorum da uğraşmayı ancak ne işimden ibaretim ne de diğer şeylerden. hepsinin birleştiği bir yer var ve bu benim hayatım. yalnız tüm bunlardan bağımsız bir şey daha var içimde çocukluktan beri içimde büyüttüğüm, entelektüel paralel evrenim. kimseyle paylaşamadığım sadece kelimelerin birleşirken ortaya döktüğü bir dünya. her şey var orada, isildur'un kılıcından george orwel'in "dali'den karakurbağasına bazı düşünceler" kitabından arta kalan akla gelen gelmeyen, takılan takılmayan her şey. gözlem ustası değilim ben, hayatıma hikaye kaynağı olarak da bakmıyorum, mevzularım çok karışık, çok farklı. uçuşuyorlar durmadan ve zihnime çakılıyor bazıları. duman solisti kaan tangöze'nin eski sevgilisi, ahu paşakay'ın intiharı aklımdan çıkmıyor. sanırım doksan beş yılıydı, sonra semra özal'ın puro içerken çekilmiş fotoğrafı, sadece yazı, fikir, olması da gerekmez, müzik, video, olay, gazete haberi, fotoğraf, film sahnesi gibi bir dünya ıvır zıvır birikiyor ben de. tamamen bilinçsiz bir seçimler dizisi. ne karar veriyorum ne de üzerine düşünüyorum. ilgimi çektiği yere kadar gidiyorum üzerine üzerine, sonra başka bir şey oluyor, onun peşinden sürükleniyorum. eskiden daha yoğundu bu hal, şimdilerde yaşım icabı duruldum biraz. ayrıca siyaset ve ekonomi çok ağır baskılar oluşturdu üzerimizde son yıllarda, kendimize ayıracağımız alanlar daraldıkça daralıyor ve bizi siyaset, ekonomi ve spor konuşan zombilere dönüştürüyor bu hal. her yerde her zaman, kaçıyorsun, kaçıyorsun, yine yakalanıyorsun. haliyle bir müddet yazmaya ara verdim. kulakları çınlasın issinabim "elektrik faturasını nasıl ödeyeceğini hesap eden bir adam hiçbir şey yazamaz abicim!" derdi bir zamanlar. evine icra gelmiş bir anarşisti aklına getir şöyle bir? korkunç! kaldırır sol elini oraya kadar sorun yok, ama "tek yol devrim!" diye haykıracakken daha yolun yarısında sesi kısılır, sözcükler boğazına düğümlenir ve haykıramadan indirir o sol elini.

neyse, işte durum biraz da böyle bizden yana. beyaz tavşanı izlemeye devam...
deniz sezonunu açtık çok şükür! kalan dişlerimin de çektirmek üzere selimpaşa denilen bir sahil ucubesine geldim bir yarım saat kadar önce. isim analizine göre belirlediğim canına yandığımın devletinin doktoru önce beni röntgene yolladı ardından bugün analiz yapacağım diyerek cuma sabahına randevu verdi. isim onur bu arada. akşama bırakarak yorgun argın dokturumuzun arıza çıkaracağını hissettiydim önceden ama özel sektör çalışanıyız birader, hepi topu on dört günlük yıllık iznimiz var. harca harca bitmez... bak bu üç noktaya acayip yakışıklı bir küfür yerleştirecektim az daha, ama ablam kızıyor, çektim kendimi yine kenara. kadim erkek arkadaşlarımın yanı hariç aslında ben günlük hayatımda küfür de sevmem hiç. çok bayağı ve aptalca kullanımlarından midem bulanır oldu git gide üstelik. selimpaşa sahil alabildiğine lağım kokuyor, iki gün burada soluklan geberir gidersin marmara'sından haberlerim buraya kadar. telefonla yazı yazmaya çalışmak da iğrenç bir eylemmiş bu arada...
taşındım ailemin yanına, daha çok insan, daha çok uyku, daha, daha, her şey fazla. otobüs beklerken, beklemekten şikayetçi olanlar var bu dünyada, tuhaf bir tasnif ancak bu şikayetçi abla ve abilerimizin hayatlarının her anında kendilerini değersiz hissetmek için bulabilecekleri bir nedenleri var. ( hay anneler gününüzün içine sıçayım bu arada, youtube tamam güzel bir araçsın, çok işe yarıyorsun, her videoya bir reklam sıkıştırıyorsun peki anladık verdiğin hizmetin karşılığını alma derdindesin de, kalitesiz reklam yayınlamak zorunda mısın arkadaş? on saniye önce kurt cobain, yeni video açılmadan önce ipe dizdiğimin anneler günü küçük ev aletleri pazarlama uyuz sesi. anne olmak da nasıl bir vasıfsa artık, altı üstü sevişiyorsun ve çocuk doğuyor, genetik geleceğe sarkma gereği o çocuğu büyütüyorsun, ardından cennet ayaklarının altına seriliyor. ) bak ne diyeceğimi unuttum şimdi! he şikayetçi olanlar ve bekleyenler ayrımındaydım şu siktimin vestel'inin reklamı beynimi dağıtmadan evvel. bu şikayetçi kısmı arızalı değil, sadece mutsuz ve değersiz hissediyorlar kendilerini bir müddet. söylenmenin otobüsün gelmesine gram etkisi yok öncelikle, izafiyet kuramı gereği sıkıntıyla geçirilen on beş dakika ile amy winehouse dinleyerek harcanan on beş dakikanın saniye sayısı birbiriyle aynı iken hissedilen süre birbirlerinden farklı. biz bunlara bir isim bulalım buradan. sıkılgan, gereksiz, durumsuz, sıradan, evet albert'in çaresizleri dedim gitti. aç mensupları hayatın gidişatı içerisinde kendi düzenlerinin devam etmesi isteğinden ve bunun sürekli yinelenmesiyle kafayı bozmuşlar. öyle bir dünya yok halbuki. aç umutsuzca akıntıya karşı yüzmeye çalışıyor. (bu arada youtube şikayeti de bu tasnife giriyor sanıyorum, ama bir değil beş değil, her seferinde dap yapı kıçımın kenarı konakları, anneni sevindir ikizlere takke al temalı reklam.) lan ben de albert'in çaresiziyim ya la! sadece otobüs beklerken şikayet etmiyorum ama kapitalizm ve iktidardan yana kullanıyorum şikayet etme potansiyelimi. vay arkadaş nereden nereye geldik sabah sabah. dur ben bunun üzerine biraz daha düşüneyim, sonra yazıya dökerim eğer canım çekerse...
motorsiklete ilk bindiğim anın dakikasında kendimi yerde bulmuştum. bisiklet tecrübesini uzun yıllar evvel geride bıraktıktan sonra moblete bile binmeden eşek kadar suzuki gnr 250'ye binersen olacağı bu. on beş gün kadar boş bir arsada eğitim aldıktan sonra trafiğe ilk çıkışımda yine düştüm. maltepe gibi trafiğin keşmekeş olduğu bir yerde dolmuşun arkasında mesafeyi azcık daraltarak seyredersen ve dolmuş sinyal minyal hikaye yolcu almak için zınk diye önünde frene basarsa, sen de frene sertçe asılırsın ve motor altından kayar, göbeğin anında güneşe doğru çevrilir. o da ufak kaza sayılır yine de, bir kaç çizik ve kopan fren koluyla atlatırsın vartayı.

üçüncüsü en ciddi olanıydı ve serçe parmağımın kırıldığına şantiyenin doktoru dahil kimse inanmadığından bir müddet sonra kendi kendine kaynadı ve öylece eğri kaldı. koğuşta elli bir oynarken gece saat on gibi abilerin canı lahmacun çekti. şantiyenin hemen alt tarafında kalan yolun sonunda petrol istasyonunu içerisinde hacıoğlu lahmacun mevcut. bu oğullar meşhur mu meşhur, kebabçı, lahmacuncu, baklacı kısmı oğullarını çok seviyorlar anlaşılan. bozanın vefa'sı var, bazılarının da babası, emmisi, dayı oğlusu mevcut. peynirci baba, dürümcü emmi gibi. muhittin'in yeri, bacanaklar bilardo salonu da araya benden, çeşni niyetine...

neyse atladım motora, gittim hacıbaba'ya. kurumsal firma. dana ve un iki ayrı kapıdan giriyor ardından tek tip lahmacun olarak makinadan çıkıveriyor iki dakikada. bir sürü genç kızı da komik şapkalar ve renkli tişörtlerle ortalıkta gezindiriyorlar. içeri girer girmez şöyle kelamlarla karşılanabiliyorsunuz;

"beş peymacun, üç ayran, bir kola lütfen!

"hemen geliyor lütfen!"

"beş lira sekiz kuruş lütfen!"

"teşekkür ederim lütfen!"

garip bir memleket, ne oluyor lan burada oluyorsunuz anında. "buyrun lütfen!" lütfede lütfede, al gülüm ver gülüm ticaret dönüyor da dönüyor canına yandığımın. neyse paketi alıp bir an önce çıkayım lütfen diyorum, iyi akşamlar lütfen diyorlar arkamdan. seni akıl edip bu çocukların diline dolayanın anannesini lütfen diye söylene söylene paketi motoron arkasına lastikle bağlıyorum bir güzel.

carrefoursa park, bitmek üzere ve meğer o gün asfalt döktürmüş sabancı amcam ama giderken sorunsuz olan yolun dönüş kısmı henüz bitmemiş ve mıcırla asfalt dökülmeden evvel altını beslemişler. uyarı levhası tabiki yok. burası türkiye yok öyle. ben sabah dökülmüş yeni asfaltın da altımda tereyağı gibi kayması sonucu ve az sonra yiyeceğim lütfen soslu lahmacunların kokusu burnumdayken hala, az biraz daha gaza bastım iyi mi. ve düşük banketli mıcır dökülü yolu son üç metre kala fark ettim. tecrübeli bir motorcu olarak frene asılmadım hemen, gazı yavaşça keserek freni hafifçe yokladım ama o hızla on santim kadar aşağı da kalan mıcıra dalınca motorun feleği şaştı ve ondan sonrasını hatılamıyorum çok şükür. serçe parmak eğri kaldı elbette ve bacağımın pek çok yerinde çiziklerden dolayı iz kaldı. iki kutu kola patlamıştı ama lahmacunları afiyetle yedik o akşam. yaklaşık üç ay kadar geçmedi yaralarım. bir de bayılmışım düştüğümde, şantiyenin güvenlikçileri gelip kaldırdılar sağ olsunlar. sağlık memuru oda arkadaşım kulakları çınlasın şimdilerde kadıköy'de eczacı, çok uğraştı ağrılarımı dindirebilmek için. tendürdiyot kokusunu alır almaz bir de revirde bayılmıştım iyi mi. iyi!

sonrasında on yıl kadar kullanmaya devam ettim model küçülte küçülte. en son otomatik vites 125'lik scooter'a kadar düştüm ve bıraktım.
biliyorum, hissediyorum, tanıyorum, ne zaman geldiği hakkında tecrübelere sahibim, ancak neden var ve ne zaman son bulur hiçbir fikrim yok. belirtiler mevcut, büyüdüğünü hissedersin içinde, toplumsal yaşama kuralları gereği diğerleriyle paylaşımlarını sürdürürsün ve yavaş yavaş ele geçirir içini. safi kötülük değildir, boşluk değildir, karamsarlık veya delilik değildir. hepsiyle tanışıklığım ve yeterince bağışıklığım var şükür. bu tanımsız karartı belki hepsinden bana kalan miras ya da artık yeni yol arkadaşım ben ölene kadar. herkes kadar yaşamın içerisindesindir, ne eksik ne fazla ilişkiler kuşatmasında kendine kurduğun özel alanda rutini sürdürme derdindesindir. ve yağar sürekli üzerine üzerine. içimizde çocuk mocuk yok bizim, olsa olsa artık kimsenin tercih etmediği yaşlı bir orospu ruhumuz. ertelenmediğini öğrendim, şimdi yapılmayanın hiç gerçekleşmemesiyle sonlandığını biliyorum. ve şimdi son anları, geriye hiçbir şey bırakmadan geçip gidecek ve ben daha ne olduğunu anlamadan üç vakte kadar, bu üç saat, üç, gün, üç yıl olur hiç fark etmez yeniden gelecek. sagopa kajmer "sorun var" günün şarkısı. iki gün kadar önce on bir ayın sultanı ramazan'ın son zamanları, sultanı sallamadan geçirdiğim günlerden birinin akşamında mutfakta sigara içiyorum ve yeni yaşam şartlarımın getirisi hep birilerinin yanımda olması olayı her nasılsa sekteye uğramış o saat nedense. normalde büyük oğlanın odasında yeni aldığı ekran kartının anasını ağlatması gerekiyordur, hatun bir şeylerle meşgul değilse eğer kafamı ütülüyordur ve ufak olanı yanımda yöremde dolaşıp kendi dünyasına dahil etmeye uğraşıyordur beni. o akşam hiçbiri evde yok ve televizyon açık kalmış bir şekilde. (şekil dedim de aklıma geldi. semih gümüş diye bir yaşlı abimiz var kurs murs düzenliyor, dergi falan çıkartıyor eleştirmen kontenjanından, bu şekil kelimesine ayar oluyordu bu abimiz.) neyse sigara tüttürüyorum mutfakta ve televizyonun sesi kulaklarımı tırmalıyor durmadan. nasıl bir gerilim varsa artık ortada, ses titreşimi olmuş yağıyor kulağımdan beynime o derece. aradaki mesafe köşe dönüşü de hesaba katarsak altı ila sekiz metre kadar. birden farklı kadın var ve sürekli bağırarak konuşuyorlar birbirleriyle, ama nasıl bir ses anlatamam. benim beynim çağrışımlar tanrısıdır ben bildim bileli. en olmadık şeyi en tuhaf biçimde birbirine bağlamakta hiç sıkıntı çekmez. şimdiye kadar sanırım onda biri kadarını ancak yazıya geçebildim, ilerde bir gün emekli ne olursam toparlayacağım bir kısmını daha. bu sesler ancak cinsel açlık yani sokak tabiriyle abazalık gerginliği neticesinde ortaya çıkabilir. vay arkadaş nereden biliyorsun deme işte, ben de bilmiyorum. böyle bir gerginlik var on da anlaşalım bir kere. farklı dışa vurumları da mevcut ama sese yansıyan türüne aşinayım. edemedim odaya gittim, çünkü mevzuları neyse hiç bitmiyor anasını satayım. ufak tefek cinayetler'miş adı. kızlar da aslında tip olarak fena değiller de, la ne ettiğiniz de bunları otomatik portakal'ın zombilerine dönüştürdünüz dizi çekerken. konu ne inanın bilmiyorum, ara ara cümleleri tek tük yakalasam da bir türlü bütünlük sağlayamıyorum ama o gergin yüz hatları, dudak kıvrımları, zorlanarak belertilmiş gözler, alın kırışıklıkları, kaş oynatmalar derken aman sabahlar olmasın korku tüneli gibi bir şey ve dört taneler bir salonda yüz yüze birbirlerine bağırıp duruyorlar. içimden sense8'in sun'ı misali ekrana bir yumruk atmak geçiyor ama wachowski'nin dizi setinde değiliz, burada her hareketin maddi bir karşılığı olabiliyor. kapadım tabii artık daha fazla dayanamayarak. ben film ve dizi manyağıyım. ama bu başka bir şey arkadaş. sorun şu ki, gerçekle bağları tamamen kopmuş bizimkilerin. bir tür garip ilişki bağlamı kurmuşlar ve kendi evrenlerinde mutlu mesut dizi çekip duruyorlar ancak anlattıkları hiçbir şey yok! olaylara takılıp kalmışlar ve kuralına göre oynayıp para kazanma derdinler elbette ama hep bir şeyler eksik yerli yapımlarda. bir ara el atarım bu konuya yeniden.

geçecek, geçiyor, geçti...

"sorun var", iyi bayramlar!
"sorun var" a takıntım halen geçmedi, ne çekiyor beni bu şarkıda bilemiyorum, sagopa her daim arabesk tadındaydı ama bu bambaşka bir şey olmuş gerçekten. müzik en somut sanattır bana göre ve elbette fikir önderlerimizden pos bıyıklı amcamızın dediği gibi "müziksiz hayat hatadır!". diğer yandan "hayat hatadır!" önermesine yaklaştım ben zaman içerisinde. uzay maymunlarına dönüştürülerek zevksiz ve sıradan gün aşırı azılı bir yorgunluğun izini sürüyoruz. aroma yok ve kapılarak gidilen bir akış içerisinde boğulma hissiyle baş başayız. elbette bir kaç tespitimiz olacak yaşama dair ve gerçek olduğuna dair hiçbir kanıt öne sürmeyeceğiz. birincisi erzurumlu yakını düğün kabusu. ilki yıllar evveldi, benim eksik eteğin arkadaşları, biraz da kendisinin sebebiyle evlendiler avcılar tarafında yol üzerinde bir düğün salonunda. o ses bilmem ne diye bir şarkıcı hatun bile vardı düğünde ve bizle yeni evliler haricinde kimse dans etmedi iyi mi? o ses yarışmasına kıyısından kenarından katılan herkes sonrasında o ses eda, o ses kenan, o ses ebenin örekesi diye adlandırılıyormuş sahne dünyasında meğer. kara çarşaflı şişman teyzeler düğünün olmazsa olmazı olarak masalara kurulmuşlar ve sürekli tıkınıyorlardı. herkesin hayatına kimse karışamaz elbette ve kendileri istedikten sonra alüminyum folyoya sarılıp gezsinler işim olmaz da bir tuhaflık vardı ortamda arkadaş. öncelikle kimse eğlenmiyordu, klasik müzik konserine yöresel kıyafetlerle katılmış ve nereden düştüm lan ben buralara diyerek karalar bağlayan bir aborjin'e dönüşmüştük daha kapıdan içeri girer girmez. enerji, kosmoz, burç, murç hayat boyu siklemedim ben ama içim daraldı ortamdan bir yarım saat sonra. yemin ediyorum, gelinle damadın anası babası dahil herkes şu takı töreni bitse de siktir olup gitsek havasındaydı sanki. zaten damat tarafı bir kaç ayrık otu hariç muhafazakar, gelin tarafı tulum çıkarmış koyu muhafazakar görünüyorlardı. ben darlanırım kalabalık ortamlarda, hayat boyu sadece gezi olayları sırasında hissetmedim bunu, yoksa asansörde geçen o kısa süre içinde bile içim burulur diğerlerinden. bir yarım saat daha geçti karardım ben iyice. lord voldemort nikah şahidi olarak düğüne katılmış sanki anasını satayım. hatuna dedim ben hava alacağım biraz, takı makı her ne başlarsa sen hallet, ben gidiyorum, attım kendimi avcılar'ın lanet, dar, sağlı sollu doğal otopark karanlık sokaklarına. sahile uzağız ama ne kadar yol aldım bilmiyorum önüme bir büfe çıktı. bir tane miller şişe bira aldım genelde takıldığımın aksine. altı sene büfe işletmiş bir müflis esnaf olarak envai çeşit birayı tatma fırsatı elime geçti ve en sonunda kırmızı tuborg'da karar kıldım. elbette bu bir tercih meselesi ancak miller harbiden ciks gençlerin tercihi olabilecek cinsten hafif, gramajı az ve pahalı bir bira. biz biranın azcık alkollüsünü seviyoruz ve hacimce bir yarım kilo çekmezse içtiğimizden bir bok anlamıyoruz. ama miller şişe 330 miligram olarak bilmediğim sokaklarda rahatlıkla tüketilecek bir içki öte yandan ve iyi geldi o zaman. layd galadriel, sauron'u "geldiğin deliğe geri dön!" diye gömerken kendine gelen mithrandir gibi rahatladım anında. bir saat kadar oyalandıktan sonra düğün salonuna geri döndüm ve tüm zamanların en gereksiz ritüellerinin son lüzumsuzu takı töreni son bulduğundan salon yarıya boşalmıştı ben içeri girdiğimde. bir on on beş dakika kadar oyalandık, gelinle damada mutluluklar diledik ve ardımıza bakmadan kaçtık ondan sonra. ikinci korkunç erzurum düğününü haftaya anlatalım o zaman. anlatırken bile gerildim durduk yere. neyse, güney kore filmi izeyeceğim ben şimdi...
ruroni kenshin izledim az evvel rangers böğürtlen şarabı eşliğinde. otuz üç mililitre, fiyatı uygun, alkol oranı az, tadı bana göre biraz şekerli gelse de fena değil. yüksek müsaadelerinizle bir evvel ki yazıda bahsettiğim ikinci korkunç muhafazakar erzurumlu düğünü mevzusunu anlatmamayı düşünüyorum. ilkine rahmet okutacak cinsten ikincisinden, önemli ana başlıklar şunlardı aslında; kuran okuma esnasında sunulan etli kavurma yemeği seansı, kel kafalı yaşlı erkeklerden kurulu ilahi grubu, damadın nikah şahidi kaymakam olmuş arkadaşının cumhurun başını gereksiz üç çocuk, beş çocuk aile dizaynına katkı mahiyetinde kendince yalama biçimi, taktığı zevksiz kravat, kara çarşaflılar, bindallı denen kadifeden kıyafet, zavallı gelinle damat ve onlardan daha zavallı biz konuklar, falan filan. of içimi sıkıntı bastı şimdiden, anlatıp ölümsüz kılmak istemiyorum bu mevzuyu. muhafazakarlık denen olgu abartıyla kendine yer açan biz zavallılıktan ibaret. selam merhabaya dönüşüyor, ardından selamün aleyküm, sonra essalamünaleyküm, en nihayetinde geldiği aşama essalamün aleyküm ve berakatühü, hay bin kunduz sonraki aşaması ayetel kürsi herhalde. benim dinle derdim yok, dindar da değilim, din gibi insanları bunca yıldır ehlileştirememiş bir sistemle de işim yok bundan böyle, ancak kendilerini mızraklı ilmihal denilen çukurun içerisinde boğmaları, sürekli batmaları ve herkesi bu çizgiye çekme heveslerini seyrediyorum. biraz sevgi dolu olsalar ya da arada sırada sevişseler dünya çok daha güzel bir yer olacak bence. dünyaya kahredip cenneti özlüyorlar, bu da diğer ilgimi çeken yanları. neyse bu mevzuyu kapatacağım artık. ispanyanın la casa de papel ile dizi evrenine kazandırdığı ikinci güzellik vis a vis'i seyrediyorum bu aralar ben hanımla birlikte. oldum olası hapishane ve boks film ve dizilerini severim. neden bilmiyorum ama beni çekiyorlar kendilerine bir türlü. ya da içimde bir hapishane var ve ben atanamamış bir boksörümdür belki de, kim bilir? on yedi yaşımdan itibaren kimseyle kavga etmedim diğer yandan. ne dayak yedim ne de kimseye vurmadım derken, askerde emrim altındaki erlerden bir kaçına şiddet uyguladığım aklıma geldi şimdi. o zamanlarki ukraynalı sevgilim tatyana'ya anlatmıştım durumu da, bana "çocuk, kadın ve rütben altındaki erin farkı yoktur" dediydi. ne de haklıdır hep! tuhaf içimde hiç pişmanlık yok geriye baktığımda. yine olsa aynısını yapar mıydım, bilmiyorum, ancak gece uykularım kaçmıyor vicdanımı titretip. bir kaç anı kırıntısı var içime çöreklenmiş ve asla kaybolmayan, onlar da bir tuhaf, yıllar geçer geçer, ara ara ortaya çıkıp beni rahatsız eder çeker giderler. sonra belli belirsiz kaybolur ve bir süre sonra bir daha. geçmişe dönüp değiştiremeyeceğimi bilirim, içimi acıttığını ve zaman zaman yaktığını hissederim ama devam etmek gereklidir hep. bu günlerde daha önemli bir olay gözüme çarpıyor ancak. bencillik kuleleri ve fark edilme çabası. o kadar çok ki suratıma suratıma çarpıp duruyor. ben buradayım haykırışıyla geziniyorlar. ne ara bu hale geldiler bilemiyorum, dikkatimi çekiyor sadece. yazı olmayı başaracak kadar olgunlaşırsa dökülürüm bir şekilde. face ve instagramı askıya aldım, epey bir müddet işim olmaz artık. kenshin'in üçüncü filmini seyredeyim artık, anime dizisi de vis a vis bitince nasipse. allah yar ve yardımcınız olsun! şaka la şaka, böyle samimiyetsiz bir cümle olur mu allah aşkına? kullananı görür görmez ardınıza bakmadan kaçın derim ben...
"ineğe taparsan olacağı budur, doğru değil mi abicim?" az önce bira aldığım büfecinin büyük oğlu söyledi bunu. hindistan'da sel mi ne bir felaket olmuş televizyonda haberlerde veriyor, yurdum büfeci evladının yorumu sadece bundan ibaret. senin tapındığın allah ile hintli türdeşlerinin inancı gereği kutsal saydığı inek arasında herhangi hiçbir fark göremiyorum ben diyemedim tabi. "hayırlı işler kardeşim!" dedim geçtim söyleyemediklerini içine gömen, gömen, gömen, en sonunda da göme göme gömülecek olan bir birey olarak. gömüyorlar bizi, her seferinde üzerimize bir kürek toprak atıyorlar ve azala azala, kıza söğe, alkole kendimizi vura vura vura bitip gideceğiz bunların yaşamlarının gölgesinde. en çok facebook sayfası sevgi pıtırcığı insanlar bitiriyor bizi. kedi seviyorlar, her şeye duyarlılar, tunceli'de ki yangına twitter'dan paylaşım yaparak çare oluyorlar, en güzel onlar seviyor, en homo sapiens kendileri, çoklar, çoklar, çoklar ve ağzımıza sıçıyorlar en amiyane tabirle. amına kodumun amiyane tabiri. hayatım kaydı lan benim. her gelen üzerime işedi, karı dırdırından cumhurbaşkanı zevzekliğine kadar her boka naneyim her gün. kimse de demiyor ki la tian derdin nedir? yalnızım lan, sokak köpeğinden, kırım kongo kanamalı ateşi başlığına konu mankeni olan kene kadar sevgi yok hayatımda. aşağılanıyorum her seferinde. ogün sanlısoy "saydım" dinliyorum ve hayatımın geri kalanına baktığında kırk sekiz yılı boşu boşuna geçirdiğimi ve evlilik, çocuk, iş, okul, saçma sapan tercihler yaptığımı ve her birinin sonuçlarına katlana katlana geberdiğimi görüyorum. la tamam hiç kimse gül bahçesinde doğmuyor ya da hayatı şol cennetin ırmakları akar allah deyu deyu kıvamında yaşamıyor da, ne la bu? isa'dan sonra iki bin on sekiz'in varlığına inanmadığım allah belasını versin diye diye bitip giderken, ben böyle hayatın tak...
hey heylerim geçti, artık daha iyiyim... tabiki sıkıştıracak cendere, elbette ezileceğiz borç yükü altında, kesinlikle dönecek devran, sesimizi içe göme göme çığlığa dönüşeceğiz ve o yağacak ha bire. bu bir döngüdür ve senin mutlu olup olmaman sadece üç beş tane hormonun beyin lopları arasında salınıp salınmamasına bağlıdır. mesaj açık oysa, genetik kodların gereği ve doğduğun ortama göre bir kişilik oluşturdun ve sırtına yüklendiğin hayatın atlas'ısın! sırtından yükünü alabilecek bir herkül kesinlikle yok ve bununla geberip gideceksin. arada güzel bir şeylere rast geldiysen ya da güzeli sen yaratabildiysen ne mutlu sana, uğramadıysa o baht sana, kimsesizler mezarlığında yerin hazır ve senin gibi milyar isimsiz arasında boşluğu doldur ve çek git sessizliğin ortasında, kimsenin umurunda değilsin. kimse kazım koyuncu'nun öldüğünü iddia edemez ya da mahatma gandhi'nin. en azından ben ölmeden evvel yok olamazlar. dur anlatmak istediğim bu değildi. hayatın tek düzeliği ve olağanın dişlisi. yeraltı romanı boşu boşuna yaratılmadı. kelimelerin ve iç sesin hükümranı, o hayatı yaşadı, yaladı, yuttu, içinde boğuldu ve döküldü birer birer. bir şeyler ters gidiyordu sürekli ve o en sonunda tersliğin kendinde olduğu yanılgısına kapıldı. öyle ya, tren bileti satanından tut garsonuna kadar binlerce vasatın içindeydin ve bir kara delik gibi seni eritip, yok edip, aynılaştırmak isteyen bir dünyanın aykırı bir beyne sahip bir bireye nasıl davranacakları hakkında hiçbir fikrin yoktu. gelişine vurdular topa, hayatı algılarının ve geleneklerinin toplamından ibaret saydılar ve sen başka türlü olamayacağın için, varlığını gerçekleştirerek onları anlattın bize. hiçbir şey değişmedi sevgili dostum, yüz yıl da geçse, bin yıl da sürse bu hep böyle olacak. musa denizi asasıyla yarmak yerine firavun'unun alnının ortasına vursaydı belki farklı olurdu ya da hadi olan oldu, deniz harbiden yarıldı, firavun deseydi ki, adam denizi yardı yav, yürüyün geri dönüyoruz, belki daha anlamlı olurdu her şey. hayır, babasız doğan bir çocuk olmalı ve göklerden inen koçlar ve onlar kesilmeli, biçilmeli, kavurma olmalı, ki aç karnımız bayram etsin. hangi öğreti hangi derde çare bulabildi şimdiye kadar? yalnızız dibine kadar ve çaresiz. her şeyden kuşkuluyuz ve her söze karnımız tok. bukowski'nin bir şiiri vardır uzunca, vaaz edenlerden uzak dur, diye diye kendini parçalayan. artık tüm zamanların en büyük şaşırmışı, paçozluğu tanımlarken paçozluğun soytarısı olmuş alev alatlı gibiyiz. söylerken söylediğimiz yalanlıyor bizi, paçalarımızdan kir akarken kötülüğe tanrıların diliyle övgüler yağdırıyoruz ha bire. george orwell lan, tüm zamanların en vicdanlısı ve sen daha onun ismini ağzına alır almaz, ben dedim ki "eğer orwell yaşasaydı senin muktediri öven o ağzına şıçardı..." it izi at izine karıştı diyorlar ya, at it, it at olmuş artık. kendimizi kurtaramayız, bu karanlığın gölgesinde geberip gideceğiz ve gerçek gölgeli bir karanlıktan ibaret bundan böyle. vicdanının sesini dinle falan, vicdanımız kirli zaten lan bizim. ruhumuz kapitalizmin orospusu, vücudumuz köle. aman bre deryalar diye bir trakya türküsü var sonra ve yapıp yapabileceğim en iyi şey şarap içip hepsini geride bırakmak. geronimoooo!

bu arada manga, 1000 parça dehşet güzel bir şey olmuş...
/