"kahrolsun genital emperyalizm! bedenin her köşesi boşalabilir."
leonard cohen

çok önemli değil, hatta hiçbir önemi yok. olmuş ve şu an var olan gösteriyor ki olacak olanlarda aynı minval üzerinde dönecek. hayatın çekici hiçbir tarafı yok, sadece devam ettirme gereği var elde. sakin ve ucuz, kesinlikle sıradan! sıra dışı da ne ki, sonu hep aynı. varılan veya varılacak hedef nedir, bu soruların aklı karıştırmasını ya da hiç akla gelmemesini sağlayan kimyevi madde beyin lobunun hangi bölgesinde var olur, sadece ben de mi mevcuttur yoksa değişen oranlarda her insan oğlunun başının belası mıdır? kafam karışık, saçlarım kirli...

böyle böyle havaya girilir, aslında olmayan bir anlamsızlık türetilir, ardından o anlamsızlık üzerine kurulup yazılmaya başlanır, kelimeler havada uçuşur, hangisinin yakalanacağı sadece o an ki hıza ve parmakların maharetine bağlıdır. hesaplayıp, ölçüp biçip, sözlükleri karıştırıp yazanların aksine gerçek öyküler öylesine, birden bire çakıp kaybolan şimşekler yöntemiyle ortaya çıkarılırlar. muhasebeci olmak üzereyken hasbelkader yazar olmuş olanlar akademilerde epeyce kabul görür ve edebiyat niyetine kitlelere sunulurlar, diğerlerinin yazmaktan başka derdi olmadığından yer altında ikamet etmeye mahkumdurlar. onu sadece kendi terazisinde tartmak gerekir, uçurumun kıyısında ve sırtı dönük...

itaat etme! rahatsız et!
"dead man walking!"
küçük adamın laneti...

çünkü o ödemek zorundadır doğal gaz faturasını
ve
hatırlamalıdır
gençliğini üç numara elektrikli testere ile traş etmiş berbere
"ne kadar?" diye sorduğunda
"bu kadar..."
dediğini.

damlayan muslukların contaları değiştirilmelidir,
alet kutusuna her ay yeni bir ingiliz anahtarı eklemelidir,
araba lastiğinin hava basınç ayarı
ve
karısının dırdırı,
ve balkanlardan gelen sıcaklar, soğuklar, nem değeri, ve lanet olası istanbul trafiği
park sorunu
ve a.... k..... ne idüğü belirsiz bir trafik cezası ödeme celbi,
onun iki hafta içerisinde yatırırsanız eğer yüzde on beş kadar indirimi, bir sene yatırmazsınız yüzde bilmem kaç .iktimin maliye bakanının buluşu yüzde on beşin bir kaç kat üstünde faiz bindirimi.

üstüne kırk dakikalık dolmuş yolculuğu sabah akşam teklemeden.
şoförlerin "arkaya ilerleyelim" ve "ücretleri gönderelim" cümlelerini kurma tutkuları,
inatla tekrarlamaları, süreklilikleri, çaresizlikleri, iki cümle arasında sıkışmışlıkları.
bir kere de arka boş gitsin, ne var sanki bir kez olsun ücretini göndermeyen yolcu da "belki parası yoktur garibin..."
diye değerlendirilsin?
asla!
asla!
asla!

ismet özel sadece şiir yazsın mesala, ne sanki ecdadını seveyim,
bak burada ecdadını .ikeyim diyecektim
ama
ablam çok küfrediyorsun, etme. dedi geçen,
ben büyük sözü dinlerim.
dinledim.

her neyse,
bu ülkenin en geri zekalı ırkçısının
en zavallı cümlelerini
zavallıdan bir fikir adamı olmaya soyunmuş aslında kumaşı iyi bir şairden tırışkadan faşist nağmeler dinlemeye ne şartlar
ne de oda sıcaklığında ph değeri müsait.
dinlediğin herkesi; ilim, bilim diye başlarsa eğer söze, ardından
onu ilim, bilimden yola çıkıp dine bağlarsa bir şekilde
salla gitsin...

valla, hem ilim, bilim memnun olur bu işten, hem de din, diyanet...
hagi, beşiktaş'ta oynamamasına rağmen gelmiş geçmiş en sevdiğim futbolcu,
zinedine zidane de öyle,
ama bırakın da hagi'nin teknik direktörlüğünü de futbolculuğu hatırına sevmek zorunda kalmayalım be birader...

değersizlik hissi t.c. kimlik numarasıdır küçük adamın,
ölür ama o numarayla işlem görmek zorundadır defnedilirken bile.
bile.

küçük adam uyur,
küçük adam sever,
küçük adam öldürür,
küçüktür, sevimsiz, bedbin, anlaşılmaz ve çapraşık...
koy .ötüne rahvan gitsin,
böyle gelmiş, aynen geldiği bu yerden öylece devam etsin...
nasılsa,

küçük adam bu evrenin en muhkem kamusudur,
onun ergenken gördüğü her rüya emin olun gelecekte diğerlerinin kadir-i mutlak kabusudur...
"içli ve sert, olduğu gibi, gelişine, perdeleri çekilmiş küçük bir odadan ve yalnız, geberesiye sefil, büyük cümlelere ve küçücük bir cüzdana sahip bir hayatın tüm dikenleri batarken sırtına sırtına, ikisinin arasındaki farkı içerek, dağıtarak, düşerek, kavga ederek ve biterek doldururken bir yandan, diğer yandan gelmeyenin, olmayanın, o kahrolası bataklık gülü umudun ve hayali bir tül perdeden dış hatları ancak buğulanan o fahişe güzel günlere olan inancın ile bir daha, bir daha, bir daha diye diye ayağa kalkıp yeniden, gecesinde tekrar yıkılarak, kayıp giderken elinden gençlik denilen yanılgı ve inandığın veya düşlediğin her değer teker teker çiğneniyorken hatta çoğu zaman kendin üzerine basıp geçiyorken, hayal bile etmediğin ve kendine hiç yakıştıramadığın şeyleri yapar ve konuşur bulurken kendini ama bir yandan da devam etmek zorundaysan ve bu tür zorunluluktan kelimenin her manasıyla nefret ediyorsan ve bırakmıyorsa hayat bir türlü yakanı, sürükleniyorsan ve kaçıyorsan habire, çıldırmanın eşiğinde ve ne yazık ki hep eşiğinde kalıyorsan ve hissediyorsan, yaşama sırtını döndüğünü zannedip ulaşamadığın her şeyin tutkusuyla yanıyorsan bir yandan, unutmak için ama daha çok da unutamadığın için olabildiği kadar boşluğu karanlıkla doldurmaya çalışıp, aslında bir ertesi günün kaldığı yerden devam ettiği ve dünyanın geri kalan kısmının gerçekten senin umrunda olmadığını ifade ederken asıl söylediğinin geri kalan kısmı beni umursamıyor, hiç umursamadı ve hatta gelecekte de öyle olacak gibisinden bir çıkarım olabileceğini de hesaba katarsak eğer ey koca adam, sana teşekkür ederim..."
bir akşam, akşamlardan bir akşam; dağılırken, tutunurken, söylenirken, günü güne eklerken, kredi kartının ödenmeyen kısmına bindirilmesi muhtemel faiz miktarını hesap ederken, harcanırken, biterken, yaşlanırken, hayal ettiğin her şeyin sadece hayal olarak git gide uzaklaştığını kemiklerinin dibinde hissederken, bir adam; filtresiz sigara yakmış siyah beyaz resmiyle ve sisli gülümsemesiyle yabancı bir adam, kibrit alevi uzatır benzinle harmanlanmış düşüncelerinin orta yerine...

"kendimi öldürsem mi, yoksa bir fincan kahve mi içsem?" albert camus'tur bu adam. herkes sever, över, beğenir, bahseder, falan filan.

sonra dökülmeye başlarsın. kurgu biraz, biraz gerçek, biraz abartı, biraz...

bu kadar basit...

sonra kahve içmeye karar verirsin,
işe gidersin, eve dönersin,
hanımının "kumkapı'ya nasıl gidebiliriz?" sorusuna "nasıl isterseniz öyle gidersiniz..." diye cevap verir bir otobüs şoförü,
dişini sıkarsın, geçip gidersin,
kahve içersin, devam edersin,
devam etmek için sürekli nedenler biriktirirsin,
çocuğun olur, damla damla büyür, azar azar bitersin,
kitapların, filmlerin, şiirin, hayallerin susar,
susar, susar, susarsın,
ne cennet, ne cehennem ne dünya ne evren
bilinmeyensin,
kahve içer, devam edersin,
kelimeler sessiz sessiz yağar içine,
birleştirip dışarı dökülemezsin,
altın sarısı muhteşem rengiyle bir bardak soğuk birayı bile günahkar olduğunu hissetmeden içemezsin,
almışlardır masumiyetini,
artık saf düşünemezsin,
kahve içer devam edersin,
tüm istanbul suratına işer sokağa çıktığın o ilk andan itibaren
cama yapışırsın otobüste,
kafka'nın böceğinden daha betersin
ve içine içine batar diğerleri,
biri demiş ne de olsa "cehennem ötekilerdir!" diye
sen diyemezsin,
biter, yiter, çeker gidersin
kimsenin umurundadır
kimseyi iplemezsin
bir kahve içersin
devam edersin.
kurbağalar senfonisi

kapı açıldı sertçe, hedefini şaşırmış bir ok gibi sarsak adımlarla içeri girdi genç adam. her hali ben öğrenciyim der gibiydi. yeşil, eski, kirli, ucuz sırt çantası, dağınık saçlar, uykulu ifade, kemer üstü kasetçalar, pantolonla uyumsuz renk gömlek, boyasız ayakkabı. "merhaba!" gibi bir şeyler mırıldandı diliyle dişi arasında, toparlandık ve oturdu. bakışlarını sabitleyemiyordu bir türlü, kompartımanda gezindi durdu bir süre. nihayet uyku pozisyonuna geçti. uyumadığına emindim, en uygun hareketi arıyordu sadece. neden? trenler üzerine tek kelime iyi şey söyleyen bir türkü var mı bu memlekette? hiç tanımadığın birileriyle sekiz on saat daracık bir odayı paylaşmak elbette zordur.

sonya sessizliğe bürünmüştü yine, artık çözmüştüm olayını, yabancıların yanında benimle konuşmayacaktı hiç.

öğrenci kardeşimiz sıkıldı uykucu numarası oynamaktan. aramıza dönmeye karar vermiş gibi kulaklığını çıkarttı, ceplerini karıştırdı, sigara paketini çıkartıp bir tane ağzına yerleştirdikten sonra, bana ikram etti. çektim aldım, sonya da niyetlendi ya, "o kullanmaz!" diyerek araya girdim, sonya dönüp bakmadı bile bize, hala dalgın dalgın tren camından geçip giden görüntülere seyrediyordu.

"ankara'ya mı?"

"evet, sanırım siz de öyle"

"evet ya, biraz erken gidiyorum bu sefer, kayıtlar var da önümüzdeki hafta"

"nerelisiniz?"

"adana, kozan"

asıldı sigaraya...

"bütün yaz çalıştım, ellerim nasır bağladı, şimdi okul başlıyor ya, rahat ederiz gayrı"

"yurtta mı kalıyorsunuz?"

"yok bu sene ucuz bir otel ayarladım kendime ulus'ta"

"zor olmaz mı tek başına?"

"yurt çok mu iyi sanki ilk yıl kaldıydım ben site yurdunda, cebeci'de. kavga gürültü gırla, kestaneyi çizdirmeden ayrıldığım için şanslı bile sayılırım"

"ben de kaldım o yurtta biliyor musunuz? ama yıllar evvel, o zamandan bugüne pek de değişmemiş demek"

"ne okudunuz ki?"

"boş ver" deyip sigaranın dumanını savurdum.

"eve çıkmadınız mı, öğrenci evi çok olur ankara'da"

"onu da denedim. bir kaç farklı eve girdim çıktım ama nerede cins bir adam var geldi beni buldu."

"zordur başkasıyla yaşamak" diye onayladım.

"bir doktor adayı vardı, adam dokuz yıldır aynı bölümde okuyordu, şimdi git bak, hala okuyordur, hijyen manyağı adam, neredeyse çamaşır suyu içecek bağırsakları temizlensin diye, bilirsin işte, üç ay, beş ay derken dayanamadım ayrıldım. sonra bir sosyoloji öğrencisi vardı onunla takıldık bir altı ay kadar. azılı solcuydu bu, bu bölümlerde bir tuhaflık var arkadaş, giren ya komünist oluyor ya da zaten baba ocağında almış dersini, daha azılı olmak için oraya gidiyor."

sonya'ya göz ucuyla bakıp devam ediyor ardından.

"pasa atıp tutuyordu bu, bende sorun yok, koyun gibi dinliyordum ben de. bir gece polis geldi eve, ne oluyor falan diyemeden kaldırdılar yataktan bizi, evi darmadağın edip, bunu alıp gittiler. rakı da vardı evde bir önceki günden kalma, bir başladım içmeye susuz mezesiz, sonra bir ağlama aldı beni gecenin bir yarısı. korkmuşum herhal, yeni çıkıyordu acısı, oturdum iki saat zırıl zırıl ağladım. sabah bir geldi haşant etmişler bunu. anlat diyorum, çıt yok, lan olum ne yaptın, kime takıldın da aynasızlar senin peşinde diyorum, sus pus taştan ses geliyor, bunun ağzını bıçak açmıyor. yatırdım yatağına ama içime de kurt düşmüştü bir kere. bende tuhaf haller başladı o günden sonra, izleniyormuşum hissi yapıştı yakama, iyice soğudum okuldan ne, evden dışarı çıkasım gelmiyordu o hesap. bizimki yine üç beş gün kayboluyor sonra hiçbir şey olmamış gibi çıkıp geliyordu eve, okula falan gittiği de yoktu zaten. bir gece yine rakı ile tütsülendim, üzerine cila niyetine de bir bira çekmiştim ki, bir baktım koluma yanan sigarayı basmışım. sigara deyip geçme çok fena sızısı var, bir ay geçmedi yarası beresi. baktım iyice zırvalıyorum kalktım eve gittim, köye."

"senin başına da gelmeyen kalmamış arkadaş, sonra ne oldu?"

"sıyırmama ramak kalmıştı zaten, eve gittim anam hemen sıcacık çorbayı koydu önüme, ama babam dellendi okul zamanı ne demeye çıktın geldin diye, bir dünya soru, bir ton da nasihat. haftasında geri döndüm okula amma biraz daha iyiydim, okula tekrar gitmeye başladım, peder kulağımı çekti ya biraz. adam yıllardır çalışıyor, başını sokacak bir evi var sadece. içi buruluyor insanın bunları düşündükçe."

herkes kendi cehenneminin ateşinde yanar küçük dostum. demek sende körükçüler sınıfına dahilsin. ben yalnızlığımla seyahat ediyorum bak, ama suratını asıp susuyor o. sigara üstüne sigara içiyorduk ve kompartıman artık duman altı olmuştu. sonya kalktı pencereyi araladı, temiz hava saldırdı içeri rüzgar olup.

"o arkadaşım bir gün bana ne dedi biliyor musunuz?"

nerden bilelim canım kardeşim, sadece umudumuz var biraz sonra öğreneceğimize dair diye düşündüm ama gülümsemekle yetindim.

"insanın dayak yemediği yer vatanıdır" dedi.

sustu, sustum, sonya ilk defa baktı bizim öğrencinin yüzüne. yol boyunca kimse konuşmadı bir daha, tren ritmini bulmuş kayıyordu rayların üzerinde...
bir tür kasırga gibi ve hiç bitmeyecekmişcesine geliyorsa üzerine üzerine, bilmelisinki başlarken sana sormadılar ne de bitirmek için senden onay bekliyorlar. varlar ve varlıkları bizi eziyor, sıkıştırıyor, daraltıyor, küçümsüyor ve ağır ağır yok ediyor. evlerin içine bile yağabilen bir sağnak yağmur olduğunu varsayalım, en rahat olman gereken yatağında bile seni ıslatabilen. gizlenemiyorsun, kaçamıyorsun, korunmasızsın ve küçüçük.

sonra kurtuluş için kahraman/lider/tanrı arama modu eror veriyor. kimse kurtarmaya gelmemiş ve kurtarılmayı hak edemeyecek kadar zavallıyız gerçekte. bizim dışımızda bize hükmeden karanlık artık uzakta durmandan yetinmiyor, seni de karanlıklaştırmak istiyor. saflarına katmak, birlikte olmak, yanında olmanı, ona katılmanı emrediyor. hiç yılmadan, sürekli, sürekli baskıda, "zavallı ne kadar da yalnız bu devasa ordu karşısında" diye çirkin kahkahasını kulaklarında çınlatarak. üşümek, açlık, yalnızlık, işsizlik, aileni koruyamama korkusu, geleceğin belirsizliği seçeneklerinde aptalca, bile bile, devam etmek bir korkunç karabasının içinde.

rusya'ya benziyorum bu aralar; votka ve intihara eğilimli yazarlar ülkesine...
hiçbir şeyi en azından gereği kadar öğrenmeden geberip gitmek istemiyorum, anlıyor musun?

kafama çivi gibi çaktıkları her düşünceyle hesabımı kapatayım istiyorum, kendiliğinden sert babaların, elinden pek bir şey gelmeyen şefkatli annelerin, kader ya da adı her ne ise ona büsbütün boyun eğenlerin çevrelendiği bir dünyada yaşamak istemiyorum, şark mazoşizminin gölgesinde uyanmak istemiyorum, ıssızlığın sesinde doğuştan kötü olmanın arabesk mahmurluğunda yıkanmak istemiyorum, kurtuluşu, ışığı, iyiyi özlemek istemiyorum, olmak, tamama ermek, erimek, aramak, arınmak istemiyorum, istanbul'a methiyeler dizmek köye hasret çekmek istemiyorum, bir damla gözyaşı olup karanlıkta yitip gitmek istemiyorum, ölümsüz olmak istemiyorum...

hayat dediğin de ne çiçeğim?

devasa evrenin milyarlarca yıldızı arasında, bir nokta dahi olarak tasavvur edilemeyecek küçücük bir gezegen ve onun sahipliğini üstlenen insanoğlunun o tuhaf yanılsamalarından biri değilde ne? hiç durmadan yiyen, içen, koşturan, konuşan, işeyen, uyuyan, yürüyen, oturan, sevişen, ve tüm bunları yaparken kendinin önemli olduğunu varsayan tuhaf bir kibirle etrafına göz süzen, biraz kan, çokça kemik, et, safra, salya, sümük, bağırsak, ve bir şeylerin bütünü o sadece. öldüğünde ve nemalanması gerekenler işlerini bitirdiğinde hiçleşen bir sınırlılık. geri kalanı ise dünya meşakkati;

aç kalmamak için çalışmak zorundalığını anlıyorum, aile ve sorumluluğunu üstlendiklerinin asgari geçimlerini sağlama gerekliliğini kabul ediyorum, onurunu ve dürüstlüğünü el üstünde tutanları biliyorum ama,

ama çiçeğim;

diğerleri yoruyor artık. çokluğu yoruyor, yırtıcılıkları, hırsları, gözlerinin parıltısı, çıkarcılıkları, asalaklıkları, kıvrıla kıvrıla, düşe kalka, durmadan konuşarak illaki kendilerinde var olanı yüceltmeleri yoruyor. işleri, ilişkileri, memleketleri, ırkları, partileri, cemaatleri, gazeteleri, dinleri, fikirleri, kinleri, coşkuları, çabaları, ölümsüzlükleri, sabırları, inatları, senetleri, kelimeleri, her şeyi yoruyor...

dur ben sana bir şeyler karalayayım da bağrı yanık kalmasın yazının son kenarı,

yer silmek zoruma gitmezdi hiç çiçeğim,
ya da bulaşık yıkamak gün boyu,
bekçilik etmek geceleri sahipsiz kalan inşaatlara,
süpürmek bir caddeyi boydan boya sağlı sollu,
diğerlerine bulaşmak olmasaydı işin içinde eğer.

hayat dediğin de ne çiçeğim,
ayaklarının altına serilmiş incecik bir seccade gençliğim...
tütsülü bir gecenin yarısından sonra çişe kalkıp da uyuyamayınca, sigara yakıyorsun bir adet. sağın solun, doğun batın yalnızlık buruşuk çarşaflar arasında. "yatakta sigara içme!" diyecek ne annen ne de bir karın var etrafında. radyolar delirmiş, gece koyu, sigara acı, hava soğuk.

elime bir kalem aldım sonra;

karışık kuru yemiş tabağındaki leblebi gibi hissediyorum kendimi bu aralar. tercih edilmeyen, sona bırakılan, sevilmeyen, itilen, mecburen...

az evvel bülent ersoy girdi rüyama "koooooooooooooooor" diyerek bağırıyordu sürekli, "ne oluyorrrrrrrrrrrrrr?" diye seslenmek istiyordum ama 'o' 'r' yi dövüyordu hep. yine de iki bin on ikinin en kayda değer şarkısıydı yiğidi öldürüp yoğurdunu yemeyip tarkan'ın vokalini hesaba katarsak eğer. iki bin on iki berbat bir yıldı ama maya'lara göre son on günü olmayacaktı nasılsa. ama oldu. kimse maya'ların ileri derecede hipermetrop olabileceğinden bahsetmiyordu hiç. ama amcaların kıyamete kadar sallamaları ortalarda gezinip dururken soylarının tükeneceğine dair tek bir öngörüleri de yoktu kendilerine dair...

iflah olmazlığım yine azdı iki arada bir derede göremeyeceğiniz üzere. kırkı devireli epey oldu hem, çok şükür şairin dediği gibi dante gibi ortasında değiliz ömrün. cennetten meyve çalan bir türün geleceğiyiz nasılsa ve kardeş katiliymiş meğer dedelerimizden biri.

aklım pek karışık doktor, ellerimi yıkadım az önce ama saçlarım kirli.

dünyanın tüm sarı leblebileri birleşin; kahrolsun kuru bademin pahalı olmasından mülhem kuru yemiş kast sistemi!
periferik sinir sistemindeki affarent sinirler...

kıç kaşıntısına sebep oluyorlarmış sherlock dizisinden öğrendiğimize göre. böyle açıklayınca bir tuhaf duruyor sanki, ismini zikredince kaşıntı da geçiyor gibi. ya da her neyse işte...

her yer berlin, herkes nazi...

ama "göt korkusunun" literatürde açıklaması henüz yok, ya da var ama ben bilmiyorum. ara sıra siktimin partisinin sinirli, dengesiz ve komik genel başkanının konuşmalarına denk geliyorum televizyonda; gözlerinde, ateş saçan sözlerinde, kulak kıllarında, ense kökünde "göt korkusunun" dibini görüyorum.

"köpeklerin efendisi, kurtların tanrısı vardır..." diyor c. aytmatov. ne türkün bozkurtu ne de almanın kurt köpeği olmak yok benim yazgımda. ali ekber çiçek'in sazının tek notasına ve freddy mercury'in ses tellerinin üçte birinin hastasıyım ben.

tüm köpekler efendilerinin göt korkusuna ünlem işareti olup sabahtan akşama kadar ürüyebilir artık...

ne diyordu türkü;

pencere açıldı bilal oğlan, piştov patladı
varın bakın kanlı da bilal yine kimi hakladı

not: yeminimi bozdum, üç gün oruç tutup facebook' dan uzak durmaya devam...

not; argo yazıyorum diye bir yerleri şişen angutyus, bsg'nin uzanımı "bir siktir git" demekmiş, ben bugün öğrendim bunu.
./.
kabız yazarlardan geçilmiyor
dünya.
ve taze boka doymayan
insanlardan.
kasvet verici.
(profesyoneller)

c.bukowski

okul ve askerlik sonrası işsizlik, başıboşluk, semizotu, aslı olmayan hikayeler, kurgu varoluştan iyidir en azından insan tarafından tasarlanmıştır fikrine gönderme, gitme, gelme ve...

otuz yaşına geldim ve hala alkolle kendimi avutup yorgana sarılarak uyuyorum. herhangi bir devlet dairesinde her ne kademeden olursa olsun işe girme umudum okulun ertesinde girdiğim sınavlar neticesinde suya düştü. ticaret yapmak adına ne deneyime ne de yeterli sermayeye sahiptim. onurlu ve legal yoldan yok olmak adına askere gönüllü komando yazıldım ancak allah çekilecek çilen var daha diyerek güneydoğudan beni sağ salim evime gönderdi. elime geçen üç beş kuruşu da elektronik eşyaya harcadım, sudan çıkmış balık misali döndüm babamın köyüne. önceleri her şey yolunda gitti. yine iş sınavları cenderesinde ankara'ya ve istanbul'a gelip gittim. bir baltaya sap olamamış hımbıl veletler cennetinde dostlarımla pişpirik oynayıp onların evlenmelerine, çoluk çocuk sahibi olmalarına, erkek çocuklarını sünnet ettirmelerine tanık olarak gezinip durdum etrafta.

babam onurlu adam, ne laf konduruyor ne de kendisi çekip beni bir laf söylüyor o zamanlar. ancak yemek yerken kaşığı tutuşu bile beni aşağılıyor sanki. akşam oluyor eve geç geliyorum, odama çekiliyorum, yatağımın başucunda açılmamış paketiyle sigara duruyor, herkes yatmış. açıktan kimse bana para uzatmıyor ama sabah kalkıyorum yastığın kenarında on lira. bu beni derinden sarsıyor fakat elden gelen hiçbir şey yok. parayı alıp internet kafeye gidiyorum, gazetelerin iş ilanı eklerine bakıp yüzlerce yere başvuru yapıyorum ve cep telefonumun çalıp beni o mutlu haberle buluşturmasını umut ediyorum. ara sıra çağırıyorlar beni ve her gittiğimde sınava tabi tutularak geri dönüyorum memlekete. ekstradan yüz eli, iki yüz liraya patlıyor bu bana. finansörüm her seferinde umutlanıyor ve "hayırlısı" diyerek avutuyor kendini. ezilerek küçülüyorum git gide ve kafka'nın böceğe dönüşen insanlarıyla dostoyevski'nin yeraltında yaşayanlarına dönüşüyorum zamanla.

birde asrın oyuncağı bilgisayar alıp, yalnızlık iksiri internet bağlatıyorum odama. artık içerde daha çok vakit geçiriyor, gece geç yatıp öğlen ikilerde güne başlıyorum. yanıma kimse yanaşamıyor, televizyon ve internetle besleniyorum. ilme hizmet etmesi gerektiği düşünülen tüm çağların en büyük buluşu internet ve onların sayesinde bulaştığım bilgisayar oyunları epey vaktimi alıyor. her seferinde gerçeğimden uzaklaştırıp kendi kurduğu yapay ortamda ben yorup sızana kadar beni oyalıyorlar. derken arama motoru diye tabir olunan yere bir gece "seks" yazmak gafletinde bulunuyorum ki al sana sefahatten beyni sulanmış dört başı mamur babil kulesi. milyarlarca site, her birinde yüzlerce resim, video, animasyon film, pornografik yazı. yok yok anasını satayım. istedikleri tek şey kredi kartının numarası vererek üye olup para yatırmak veya çok popüler bir site olup, kenarına köşesine aldıkları şirket reklamı gelirlerini artırmak. bu uğurda yapılmadık rezalet, atılmadık takla, başvurulmadık yöntem kalmamış. her biri bir başka siteye link atıyor ve tüm gece dolaşarak hiçbir yere varamıyorsun. milyarlarca çıplak kadın resmi, her türden pornografik görüntü ve hepsi benim odamda ekranın içerisinde. gel de uyu. zaten hayatım kaymış, dibe düşerken kimseye zarar vermeden onu çirkinleştirmekte beis yok.

chat siteleri ayrı bir alem, dünyanın her yerinden birileriyle yazışmak mümkün. bir tanesini asla unutamam. sanırım mirc adıyla meşhur, o zamanlar oldukça yaygın kullanılan sohbet programındaydı. ingilizce biliyoruz ayağına yabancı kanallara takılıyorum, derken "cyber" namıyla bir sohbet odasına denk geliyorum. sağa sola "hi" yazıp atıyorsun karşında ki "asl?" yazıyor. bu age, seks, lokasyon nedir anlamında bir soru. yaşını, cinsiyetini ve bulunduğun yeri yazarak kabul görmesini bekliyorsun, cevap gelirse sohbet biri ayrılana kadar devam ediyor. kanada'dan bir kadınla yazışmaya başlıyoruz, benden yaşça büyük ve yazılım mühendisiymiş, takma adı carina. ama her şeyin yalan olma ihtimali mevcut, ben belki de orta avrupa'da kel saçlı, bira göbekli cinsiyet kavramı karışık erkek bir maden işçisiyle konuşuyorum ancak böylesi bir yalanı sadece onun yazdıklarından anlamam gerekiyor. bir kanadalı ile türk bizim saat dilimine göre gecenin saat üçünde ne konuşursa onu konuşuyoruz ve bir ara carina sohbeti "sana bir şey sormak istiyorum" diye bölüyor. sor diyorum ve "şu anda sağ elimin parmakları nerede? tahmin edebilir misin?" diyor. hay bin kunduz! "nerede?" diye soruyorum hafiften kıllanarak. "bacaklarımın arasında" diyerek çığlık atıyor ardından. bir yazı insanı ne kadar etkileyebilir? o sırada klavyenin başında birinin olduğunu ve tuşa dokunurken şehvetli kelimelerle seni azdırmak istediğini düşününce etkiliyor birader. "peki, neler yapıyorsun onlarla?" diye sorunca kıyamet kopuyor tabii. mirc basit bir chat programı ve "cyber" kanallar bu işe hizmet ediyorlar, bunu öğreniyorsun ilk. ardından sistem gün geçtikçe kendini yeniliyor ve her ne hikmetse, düzen "eğer bir olgu iyi ya da kötü sonuçlar doğurmak üzere kurgulanmışsa, yirmi birinci yüzyıl itibariyle netice mutlak suretle kötüye eğrilme biçiminde gerçekleşecektir" alev alatlı orijinli beynelmilel prensip gereği işleyişine devam ediyor. görüntülü ve sesli iletişim kurmak mümkün oluyor sonraları ve diyelim ki finlandiyalı bir çift yatak odalarını canlı yayınla tüm dünyaya açıyorlar. bu da bir müddet oyalıyor insanı ve sonunda akla, fenne ve insanlığa hizmet etme yüce amacıyla var olan internet, bu erek hariç her yolda kullanılıyor ve modern insan kendi gerçeğinden kaçışı artık bu yolla gerçekleştiriyor. esrar üretiminden el yapımı bombaya milyonlarca var oluşu gereği insan doğasına zararlı eğilim bir tuş basımı kadar uzakken, neşet ertaş'ın mükemmel türkü sözlerine ulaşmak ta aynı pencerenin arkasında.

abilerim ablalarım aşk, dostluk ve muhabbet dileniyoruz klavyenin tuşlarından. herkes kadar kusurlu ve herkes gibi çaresiziz. tuz çölüne paraşütle atlamış bir solucandan farkımız yok. sağcıyız ama ahmet kaya dinliyoruz, kolumuz kanadımız kırık, hayallerimiz sakat, rüyalarımız sakıncalı. üzerimize üzerimize geliyor değersizlik sendromu ve bunun tek sorumlusu biziz. arkamız yok, sırtımız açık, karnımız aç ve kaybedecek zincirlerimiz bile yok. sevdiğimiz kızlar parasız, işsiz güçsüz ve aylak diye bizlerle evlenmiyor ve babalarından biraz daha az kel fizik öğretmenleriyle baş göz oluyor. parasız adam gereksiz adam, itten köpekten tekme yiyoruz gün boyu. iş başvurularının sözlü seçmelerinde ayrıksı ve işe yaramaz olduğumuza karar veriyor insan kaynakları uzmanı kadınlar kısmı. göründüğüm kadar doğulu değilim ben diye haykırasımız geliyor göğsümüzü yırta yırta. oysa sesimizin perdesi düşüyor git gide ve çığlıklarımızı içimizin karanlığına gömerek yaşamaya devam ediyoruz sonra. hayatımız diğerlerine öykünmekten başka bir şey değil ve kendimizden intikam alıyoruz sık sık. içerimizde hayatını iyi kötü bir işle düzene koyup ardından evlenip çoluk çocuğa karışanlarda çıkmıyor değil ama onlarda geçim derdi mutsuzluk kervanında umutsuzluk geleceğine yelken açıyorlar. oğuz atay abimiz yıllar evvelinden durumu özetledi ve ezcümle yenildik biz. artık yardım istemiyoruz, ihsan istemiyoruz, kurtarılmak istemiyoruz. bizden geçti artık, şımarık, arsız ve dik başlıyız. kahvehane köşelerinin en saygın yerleri bize ait, laf olsun torba dolsun yaşantımız, çelik çomak sonrası, okey, ellibir, çanak masalarında her konuda ahkam keserek, atıp tutarak, karadeniz'de peynir gemisi yüzdürerek geçiyor ve niye sildiniz lan benim bukowski mi? diyoruz ardından...

2007
/