dünyanın en kolay işi. aynı zamanda en zoru da. kelimelerin balık, aklın deniz olduğunu tasavvur edersek. büyük balık tutmak ve kovayı tatmin etmek kolay olmasa gerek.

işte bu yüzden insan, balığı yakalayacağına inandığında atmalı oltayı bence. balık tutmak da hüner işi. hayatı boyunca bir buçuk balık tutmuş biri olarak söylüyorum bunu. birinde tutmuş, ötekinde kaygan yüzeyli balığı eline almayı (fesatlaşmayın) beceremediğinden tekrar denize dönmesine mani olamamış biri olarak...

işte bu yüzden insan, ısmarlama yazmamalı. içinden geldiği için, içinden geldiği gibi yazmalı. kelime, ancak düşünce ile yalansız bağ kurulduğunda saf halini korur. onu yalanla kirletmemeli, lanetlememeli, diyorum.
okuma ikliminde yaşamımı idame ettirmiştim bundan önce. ne bulursam okumuştum. ilk seferi biraz sancılı olmuştu. ilkokul öğretmenimin ''bu kitabı bu sınıfta bir tek sen okursun'' tembihiyle karşık iltifatına mazhar olabilmek için ''ay'a yolculuk'' adlı kitabı bir haftada bitirmiştim. sonra bir başkasına başladım ve üçüncü bir başkadan sonra yemek/içmek gibi olmuştu benim için. hatırlayamıyorum tafsilatını. tek hatırladığım; buralarda kitap almanın oralarda olduğu kadar kolay olmadığıydı. (''oralar''dan kastım anlaşılmıştır umarım) herhangi bir ''orası'' ilkokulunun aklına gelecektik de kardeş köy okulu kontejanından yararlanıp birkaç kitapla haşır neşir olacaktık. çok eşeğimiz öldü bu uğurda, atasözüne nazire edercesine.

sonra birgün, ''yaz'' dediler bana. ne yazarsan yaz, yeter ki ''yaz'' ilk seferde ''yazamam'' desem de hep söz dinlemiştim, karşı gelmeden boyun eğmiştim denilenlere. artık yazıyordum. okumayı bırakmış değilim. ancak okuduklarımın tezahürleriyle dolu yazdıklarım. ''yazana''değil ''yazdırana'' bakılmasını telkin eden bir tevazu var içimde. bir de özgürlük. ne rtük karışıyor yazdıklarıma ne de yazmak, okumak için kitap bulmak kadar zor. ayağımdaki çarığın, sosyal statüden bi hayli mahrumiyetimin ve boğaza nazır malikanelerde ikamet edememeyişim hiçbir önemi yok. bundan büyük özgürlük olmasa gerek! sadece bir kurşun kaleme ihtiyacım var. şükür ondan da mahrum değilim. hatta bir tane de yedeğim var. eğer, olur da birgün bu köyden biri daha yazacak olursa seve seve vereceğim. ödünç olması gerekliliğinden sıyrılmış bir vaziyette kimbilir birgün ben de bir öğrencime ''yaz'' diyeceğim ve itaat etmesinden hiç şüphe etmeyeceğim.

''her köyden, her mecradan bir kız çocuğu. belki de erkektir. yaşı ufak, gönlü engin olanlardan. hiç görmediğimiz, görmekten de haz etmediğimiz ''oraların'' çocukları da yazıyor. biz okumasak da, değer vermesek de en azından onlara engel olamadığımız için şükrediyorum tanrıya.''
ekmeğimi yiyorum ben bu işten. "yaz" diyorlar yazıyorum, ay sonunda maaşı gösterip "al" diyorlar alıyorum. tabi ki ben de hangi kelimeyi koysam daha şık durur diye düşünüyorum ama beynimin bir tarafında toplananlar parmaklarımın ucunda akıp gidiyor. bir türlü beceremiyorum kıvırmayı, aklıma ne geliyorsa döküyorum satırlara. takdir edilmesi gerekenleri takdir ediyorum, yerilmesi gerekenleri yeriyorum, eleştirilmesine inandıklarımı itin dübürüne sokabildiğim kadarıyla iteliyorum. bu hızla devam edersem günün birinde başıma bir şeyler gelecek, biliyorum. ama dedim ya kıvıramıyorum. belki biraz daha esnek cümleler kurabilsem sevilen bir insan da olabilirim fakat olmuyor, yapamıyorum...
yazmak garip bir şey benim için. sevenlerim yazdığım için seviyor, sevmeyenlerim de yazdığım için nefret ediyor. dedim ya karnımı bile yazdığım için doyuruyorum. hayatımın bir köşesinde yer alıyor bu sevda ama neresinde bilmiyorum.
''hastalıklı beyinlerimizde çakan şimşeklerin kağıtları tutuşturmasıdır. eğer tutuşan bu sayfalardaki yangın başka zihinlere de sıçrıyorsa, o zaman büyük yazarız demektir.''

bgbid
"bir işkence yöntemi vardır. insanın kafasına kova geçirilir ve su damlatılır kovanın üstüne. adamın kulaklarında o ses yankılanır sürekli ve kafayı yer insan. o iki damlanın düşme anındaki farkı yakalamak insanı delirmekten kurtarır. şiir oradadır işte. o anı yakalamaktır." k. iskender

uzun yollardan sonra yürüyecek bir o kadar daha yolum olduğunu fark ettiğimde başladım yazmaya. geriye dönüp baktığımda o günlere ait bir şeyler bulabileyim diye. bir nevi ekmek kırıntısı ama kargalar yemiyor mısraları. oysa daha küçüktüm ama epey uzaklardan dönmüştüm bir gece çıktığım yoldan sabaha karşı. ve o sabah yazmamak suçundan gözaltına alındım kelimeler tarafından. uzun bir gözaltı sürecinden sonra çıktığım ilk mahkemede tutuklandım ve satır aralarına hapsedildim. sonrası malum iyi halden yararlandım ve şartlı tahliyeyle serbest bırakıldım. şartın ne olduğu aşikar.

göz altına alındığımda yaz! dedi birileri... cebrail(as) geldi aklıma. ilk emir çoktan unutulmuş, yazılanlar okunmuyorken ve hepsi insanların gözünde birer saçmalıktan ibaretken, ben kim oluyordum da bana yaz deniliyordu. reddettim, yapamam dedim. "korkma" dedi arkalardan bir ses, "o hep seninle, ne yazarsan yaz, kimse okumasa bile onun okuduğunu bil yeter". ve hayalimde cebrail(as) 'ın sesi yankılandı mağara duvarlarında oku!...

yazdıklarımın hepsi sahte
bir an evvel bitsin bu işkence diye
olurda okursan yazdıklarımı
yazdıklarımdan değil de
yazamadıklarımdan tanımalısın sen beni
çünkü kelimeler yetmez anlatmaya.
anla işte!
öyle bir yerin var içimde.

yalvarırım kurtar beni
azad et.
yoksa bitecek
ömrüm kalemimden önce.

o günlerden beri, hala çınlar kulaklarımda o ses. şıp şıp şıp... ve hala gözümün önünde iki sesin arasında hayal ettiğim suret. ama emin değilim o anı yakalayabildiğimden ve delirip delirmediğimden. belki de bu yüzden yazdıklarımı değil de yazmadıklarımı daha çok sahiplenmem. tıpkı kendimi yaşadıklarıma değil de yaşayamadıklarıma daha yakın hissetmem gibi. yaşanmamışlıklar; bir garip kısır döngü mutlu sonla biten(hayal) ve her seferinde başa dönen(gerçek).

ondan vazgeçtiğimde yazmayı da bırakmıştı. bana yazardı, oraya yazardı, belki buraya bile. ama yazmaktan vazgeçti.
belki de benden sonra yazmaktan vazgeçti. yazmak sırf gönüldeki ağırlıkla mı olur olric? ahah, olric, seni karıştırmayacağım, çok yormuşlar seni geçenlerde, hortlatmayalım o gereksiz diyaloglar akımını.

mesafeye katlanmanın tek yoluymuş belki de sözcükler. üçüncü sınıf romantik filmlerde bile aradım yazdıklarını, ki filmlerin sınıflarını anlayabilecek sinema bilgisine de fersah fersah uzaktım. sezgilerim yanlış yerlerde yanlış şeyleri aradığımı söylerken neyi arıyor olduğumu da unuttum.

yazmaktan vazgeçti. alışınca, yazdıklarından vazgeçtim. yazsaydı bile, bir daha, vazgeçilebilirliğini çoktan kanıtlayan her şey gibi artık bende değildi.

daha farklı konuşabilen birisi olsaydım eğer, -buraya- küfür gelirdi.
yaşadıklarını; en acıyı, en kötüyü yazıyorlar.. teselliymiş, yazdıkça hafifliyormuş, yazdıkça martı kanadı oluyormuş horoz çiçeği.
elini kaldırmak, bir şeyler yazabilmek, teselli arayacak kadar kendinde olmak.. başımı yukarı çeviriyorum, -o gökte değildi oysa biliyordum-
tanrım dedim gücünü kaybetmemiş bir insan en fazla ne kadar kötü olabilir?
ilkokuldayken nurşen diye bir kız vardı. beline kadar gelen sarı saçları vardı nurşen'in. kendi gibi sarı saçlı olan annesi her gün okula getirirdi onu. benim ilkokulu okuduğum yerde annelerin saçlarının ne renk olduğunu bilmezdik. bu yüzden özellikle saçlarını hatırlıyorum o kadının.
nurşen'in daha pek çok şeyi vardı. mesela kendi odasında çift kişilik bir yatağı,  mesela süslü kalemleri,  mesela rengarenk tokaları...  seneler sonra,  bir şeyler yazmaya onu anlatarak başladıysam, onu kıskandığımı gizlemeye çalışmam saçma olur. evet kıskanırdım nurşen'i ama en çok annesini kıskanırdım. tek çocuk olmasını kıskanırdım. annesinin ablası sanılacak kadar küçük olmamasını kıskanırdım. annesinin kızının saçlarını her sabah çeşit çeşit örgülerle süslemesini kıskanırdım. herkes nurşen'in saçlarına, şirinliğine bayılırdı. öğretmenimiz onu sevmek için masasına çağırırdı bazen. beni ise çatlayan ellerime krem sürmek için çağırırdı. çünkü benim uzun, güzel örgülü saçlarım yerine çatlak ellerim vardı. çünkü annem saç örmesini bilmezdi. zaten saçlarımı uzatmama da izin vermezdi. boyun uzamaz sonra derdi hep. ne büyük yalan.
neyse konumuz annem değil,  ona başka bir zaman değineceğim.
nurşen'in annesi,  her sabah fönlü saçları ve şık mantosuyla kızını okula getirip her akşam da son ders bitmeden onu almak için kapıda beklerdi. ben okula tek başıma gider gelirdim çünkü küçük bir kardeşim vardı. gerçi o okula başladığı zaman da biz yalnız gider gelirdik çünkü ben büyümüştüm artık. ah anne. sana ve cahilliğine ne çok kızıyorum bir bilsen.
neden mutsuzsun,  neden bu haldesin diye sorsa bana birisi,  mutsuzum çünkü ilkokulda okula tek başıma gidip geldim diye cevap veririm. mutsuzum çünkü tüm çocukluğum yüzünü hatırlamadığım bir adamın,  sobada üst kısmı yanmış külotlu çorabımdan bacağıma dokunduğu o günün kabuslarıyla boğuşarak geçti. mutsuzum çünkü o adamın ne yaptığını anlayamayacak kadar küçük ama bunu kimseye söyleyemeyecek,  söylersem babamın kötü şeyler yapacağını bilecek kadar büyüktüm. mutsuzum çünkü o adam nurşen'i değil beni seçmişti. çünkü ilkokul çıkışlarında bekleyen sapıklar güzel olanları değil, yalnız olanları gözüne kestirirdi.
nurşen'in annesi sadece onu okula bırakmazdı. onun ödevlerini yapar,  onun yerine şiirler, kompozisyonlar yazardı. bir keresinde öğretmenler günü için yazdığı bir şiirle il ikincisi olmuştu nurşen'in annesi. o gün nurşen'e duyduğum kıskançlık bir kat daha artmıştı. eve gidip,  küçük soğuk odaya kendimi kapatmış,  öğretmene gösterebileceğim kadar güzel bir şiir yazana kadar da çıkmamıştım. tabii öğretmenler günü geçtikten, yarışmalar sonuçlandıktan sonra yazılan öğretmenler günü konulu bir şiir pek de ilgi çekmemişti haliyle. ama olsun, o gün o soğuk odada hayatımı bütünüyle değiştirecek bir kapıyı açmıştım ben.
sonrasında çocukluğumun tüm kabuslarından,  tüm soğuk gecelerinden bir şeyler yazarak korudum kendimi. şiirler yazdım,  şarkı sözleri yazdım, roman denemeleri yazdım - bir ilkokul öğrencisi neden bir katili konu edinen bir roman yazmak ister? canım kemalettin tuğcu'ya sevgilerimle -  hatta dizi senaryosuna bile başlamıştım bir keresinde ama annem defterimi bulup da sen bunlarla mı uğraşıyorsun diye  kızdığı için,  üçüncü bölümden sonrasını yazamamıştım. dizi senaryom parçalanıp çöpe atıldıktan sonra zweig gibi kitapların yakıldığı bir dünyada yaşayamam deyip intihar etmeye kalkışmadım. tabii o zamanlar zweig ismini bilmiyordum. gerçi ilk intihar teşebbüsümde de bilmiyordum. kafka gibi yazdıklarımı yok etmeyi seçtim ben. ve evet, evde kimse olmadığı zaman yakıyordum yazdıklarımı. kafka ile bu anlattıklarımdan birkaç yıl sonra,  sürekli şarampolden yuvarlanmasını dilediğim bir servis aracında babamın ailesiyle sekiz saat uzaktaki bir şehre giderken tanışmıştım. midem bulanmasın diye aldığım ilacın etkisiyle koltuk aralarında uyumadığım tüm dakikaları bir sabah kendini bir böcek olarak bulmuş bir adamı okuyarak geçirmiştim. biraz zamansız bir tanışma olmuş aslında,  bir sabah uyanıp ailemin gözünde bir böcekten farkım olmadığını anlamam yıllar sonrasına denk geliyor.
yazdıklarımı yakmaya başladığımdan bahsediyordum. yazdıklarım arasında yaktığıma,  yakmak zorunda kalmama en çok üzüldüğüm intihar mektubumdu. ilk defa bir şeyi,  birileri okusun diye yazmıştım,  içimde biriken ne varsa kusmuştum ama işte insanlar o mektuptan önce,  halının üzerindeki kusmuğumu görmüştü. ( bir kutu ilacın üzerine iyice öleyim,  kesin öleyim diyerek kolonya içerseniz,  kusarsınız.) neyse ki sürekli kusan bir çocuk olduğum için kimse intihar etmeye kalkıştığımı anlamamıştı.
buraya nasıl geldim ben,  nurşen'den. nurşen'in hala sarı uzun saçları var. bense saçlarımı hiç uzatmadım. boyum da uzamadı. nurşen'in evinde ilkokuldan kalma bir ikincilik ödülü var, annesinin o ödülü sakladığına eminim. benimse ilkokuldan kalma bir travmam ve kendi yarattıklarımı yakmak gibi tanrısal bir alışkanlığım var. aslında benimki daha havalı duruyor sanki.
hiç aramayacağı bir numarayı neden silemez insan? hiç aramayacağı bir numaraya her gün, her allahın günü neden bakar? sanki bir ölüye dokunurmuş gibi neden dolaştırır parmaklarını, bir ölü kadar soğuk bir ismin üzerinde?
bu sene pek çok şeyi kaybettim, pek çok şeyden vazgeçtim, pek çok kereler başkaları için kaybedilen, vazgeçilen bir "şey" olmayı tercih ettim. bunların bir kısmından hiç pişman değilim, etik olmasa da meşru bir şey yaptığıma inanıyorum. bir kısmı için her şerde bir hayır vardır diyorum ama işte bir tanesi var ki onu kaybetmek, ondan vazgeçmek fikrini hala aklım almıyor. hala kendime bu kötülüğü nasıl yaptığımı sorguluyorum. oysa ki belki de bu senenin en hayırlı, en meşru eylemiydi ondan vazgeçmek, onu kaybetmek ama bunu kalbime, kalbim kontrolündeki bilinçaltıma anlatamıyorum. çok özlüyorum. birgün, belki birkaç yıl sonra, onunla bir sokakta karşılaşmanın hayalini kuruyorum son günlerde. uzaktan görsem onu bir anda ne yaparım diye soruyorum kendime. tüm yaşananlara ve tüm yaşanmayanlara rağmen verdiğim tek cevap "boynuna sarılıp kokusunu içime çekerim." oluyor. ah, kokusuna nasıl hasretim. bir insan topladan on kere görmediği birinin kokusuna bu kadar bağımlıyken, nasıl, neye güvenerek ona uzayan dallarını keser hiç acımadan? bir insan kendine niye bunu yapar? bazen aynaya bakarken ölüm var ölüm diyerek kendimi tokatlamak, tokatlamak ne kelime kendime kafa göz dalmak istiyorum. ölüm var ve ben bugün ölsem ve ölürken düşünmeye vaktim olsa, en çok onu bir daha göremediğim için pişman olacağımı bildiğim insanı bir daha görmeme kararını kendim aldım.

...ne çok istedim sana yazmayı. senden geriye kalan yıkıntılara değil ama sana. bir de geçen gün okuldaki tuvalette birisi, tuvaletin boş olduğunu sanıp şarkı söyledi. yerine sevemem. o söyledi, ben ağladım. o söyledi, ben anladım. o şarkıyı bana söylediğin gün bu hikayenin sonunu yazmıştın, ben çok geç anladım.