" kiev "

1

sürüklendim, değersizlik hissi ve küçük kahverengi saksısıyla yanımda taşıdığım küpe çiçeği ile birlikte. sevgilim beni terk etti iki yıl evvellinde, gün geçtikçe kronikleşen para sorunlarım var, iş bulmakta güçlük çekiyorum uzun zamandan beri ve geceleri uyumak yerine sigara içerek geçiriyorum saatlerimi. bir delinin hatıra defterinde çok yorgunum, beni beklemeden çekip gitmen seyrin selameti açısından hayırlı olacaktır kaptan. ensem tüylerim uzun, tırnaklarım kirli, dişlerim bakımsız, düşüncelerim çamur kıvamında, hayallerim cenabet, geleceğim karanlık ve yatağımın altı silme boş bira şişesi dolu. çuvalladın oğlum diyen bir suratla aynadan bana yansıyan görüntümden sıkıldım, düşük bel, dar paça kot pantolonumdan, enli kemerimin metal aksamından, artık onsuz adım atamadığım gözlüklerimden, durduk yere kendi kendime konuşmaktan, olur olmaz sırıtmaktan, her gün kasvetli evimden kaçarcasına dışarı kendimi atmaktan, iş görüşmelerine giderken taktığım sümük yeşili ince kravattan, sırf entelektüel bir zevk edinmek adına ve bilinmeyen bir hedefe ulaşma umuduyla okuduğum tüm o boktan kitaplardan, bir kadınla tanışmak uğruna kaliteli çakmaklar taşımak gerekliliğinden dem vuran pespaye gazete parçacıklarından, geceleri her kanalda ayrı ayrı gösterilme şerefine ulaşmış saatlerce süren dünyanın en büyük icadı iddiasında ağrısız, sızısız, kolayca tüy dökebilen modern ağda reklamlarından, o reklamlarda rol alan ve program esnasında kollarına ağda yaptırarak kıllarını aldıran sırıtık yavşak tadında erkeklerden, geceleri barlarda sürtünmekten, sahte bir cennette mutluluk dilenmek rüyasına uyanmak uğruna seks yapmaktan, kızışmış kuzgun yavrusu hazzıyla para peşinde koşmaktan, telefon ederken bile "efendim" diyene "efendin arıyor" deme küstahlığımdan, başıma gelen her felakette babamı ve tanrı'yı suçlamaktan ve uzun uzun cümleler kurmaktan nefret ediyorum.

sırf çevreye çok sıkı biri olduğum izlenimi versin diye ilk gençlik çağlarımda giriştiğim yerli yersiz ancak kesinlikle gereksiz yüzlerce kavganın yüzüme attığı birkaç çizikten öteye geçemeyen faça izleri ve zavallı denecek kadar az sayıda ki gönül maceralarımın ruhuma nakşettiği jilet kesikleri ile yaşama gayretindeyim vesselam. bitir oğlum şu işi, kendini dünyadan, dünyayı kendinden kurtar diyerek çığlık ata ata beynimin içerisinde dolanıp duran gaipten gelen sese inanasım geliyor zaman zaman. sanatçı bir ruhun oğlu olduğum ve ilham perileriyle birlikte doğduğum safsatasıyla beni oyalayan, umutlandıran ve tahammül etmeme dayanak sağlayan aksi şeytanın kör olmayan gözüne yedi kurşun sıkılsın, ebu leheb'in de elleri kurusun. alkol beynimi buruşturmadan ve dibe yuvarlandığımın henüz farkındayken gerçekleştirebilecek miyim o şiirsel ve muhteşem eylemi? sessiz sedasız ve kimseden intikam almayı kurmadan. ancak, ama, oysa, lakin, gibi biber gazı, darbuka dibi, sevgi pıtırcığı türünden kelimelerle oynaşır ertelenir dururum her zamanki gibi. düşmanım bile yok şu acınası dünyamda, itiraf edebilirim bunu en azından. ne ilk olur bu, ne de son...
mutsuz ve tutunamayan, kronik ayrılıklar denizi densizi. tuhaf oyuncakların mucidi, artık kendi kendinin oyuncağı olmaya karar vermişte yalnız başına oturduğu kaf dağında, haberimiz yokmuş meğer kendini ifşa edene kadar. farkındayım pozitivizmin içine ettiği, etik ve destansı değerlerden yoksun olduğumu ve elim böğrümde, boynum bükük, ön dişim kırık, sağlıksız beslenme kuralları gereği. epeydir, beynimde mekan tutmuş örümcek ağlarının tozlu iplik parçalarıyla çok meşgulüm ve parmağımı kıpırdatmaya bile mecalim yok artık.

kulaklarım uğuldamaya başlıyor yastığa başımı her koyduğumda ve gerçek hayatta rol yapmaya kalkıştığında insanın başına gelmedik kalmıyor. kafamı uzatıp çıkarıyorum kimi zaman köküne kadar battığım kirli ve karanlık çamurdan ve simsiyah dişleri, sivri kulakları ve keçiboynuzu kokan tüyleriyle bir zebani üç başı sivri paslı demirden mızrağını dürterek geri itiyor beni içeri. daha derine gömülmek istiyorum her seferinde, yitip gitmek, hiçbir düşüncede yer almamak, hiçbir sohbette anılmamak, isimsiz mezarlara benzemek, hiçleşmek. elimden gelmiyor, sadece beceriksizlik hissiyle baş başa bırakıp terk edip gidiyor beni iyi zaman cinlerim. hayrete düşüyorum sonra hemcinslerimin hayata karşı başarılarını gördükçe. eğer işin içinde sahtekarlık yoksa, harbiden büyük iş beceriyorlar doğrusu. kıskançlık deme vururum alnının çatından seni. benim sorunum daha öznel ve dışa kapalı, diğerleriyle işim olmaz hiç. öncelikle uyum ve denge yeteneğim sakatlanmış sanki genetikten getirdiğim bir çeşit lanetlenmeyle. dünya, insanın üzerinde yaşaması için uygun tasarlanmış bir yerde, sadece ben beceriksizim. her şey dengi dengine belli bir ritim tutturmuş; ademoğlu görür ancak sınırlı bir duyarlılığın eşiğinde var olabilen imgeleri, duyar fakat belli bir frekans aralığında yer alabilen sesleri, limitlerle çerçeveli ancak beş duyuya hitap eder günlük yaşam. tüm bunların ötesinde var olanlar, onlara bir şekilde kafayı takmış ve sırf bu nedenle türümüzün garip üyeleri derneğine kaydedilmiş uçuk kaçık cinsi tarafından araştırılıp bilimsel makaleye dönüştürülerek bize anlatılır ve biz öğreniriz habire muhteşem iletişim çağı gereği. ben fire veriyorum aralıklarla. ne içime siniyor ne dışa vurabiliyorum var oluşumu. karanlığım, sakin, hafif ve ucuz. altı üstü birinci cigarası ve benzinli muhtar çakmağı ve çocukluğunda benzinli muhtar çakmaklarını doldurarak eğitim giderlerini karşıladığını iddia eden bir ilyas salman gerçeğiyle var olabilmenin kırılgan pişkinliği. kahramanlar çağının uysal izleyicisi olarak ayakta kalmanın yolunu bulacaksın yirmi birinci yüzyılda. bir önceki yüzyılın son demlerini de gördüm ben ve bir hayli berbattı kendileri, bir sonrakini görmeyi ise hayal bile edemiyorum.
' köpek öldüren ' namıyla anılan şarabının hangi marka olduğu üzerine bir buçuk saat tartıştık içki meclisinde dostlarımla dün gece. böylede dertlerimiz var üzerine kırmızı kurdeleli mavi nazar boncuğu takılası. ben ' güzel marmara 'da ısrar ediyordum, ekrem ' çubuk ', salih iddiasız, sessiz sedasız bizi dinliyordu. içtiğimiz biraların haddi hesabı yoktu ve sırf ortama uygun olsun diye anadolu halinden araklanmış ve her nasılsa evimi mekan tutmuş tahta domates kasasının üzerine gazete serip kurulmuştuk etrafına salonun orta yerinde. ekrem birde büyük zeytinyağı tenekesi içerisinde ateş yakmayı önerdi ancak salonu kaplayacak dumanı ve evin benim olduğunu üzerine basa basa bağıra çağıra ifade etmem hevesini kursağında bıraktı lavuğun. salih bir ara dışarı çıktı, ben hala mersin'de bir birahaneye girip ' hacı bana köpek öldüren şarabı getir ' diye garsonu nasıl dumura uğrattığımın elli ikinci versiyonunu anlatma telaşındayım. içki içince bizim tayfa sümsük tavırlarından sıyrılır ve iddialı kişiliklerini giyip kuşanırlar anında. " büfeci derdalan'dır dedi birader " diye çıkageldi salih, gazeteye sarılmış bira şişelerini siyah bir poşette elinde sallayarak. saygı duyduk ve mevzu anında kapandı. iyi çocuklar, kötü besleniyorlar. ama iddia ediyorum ki ' köpek öldüren ' diye ' güzel marmara ' şarabına derler, erbabı bilir, büfeci de iki bira satıyorum ayağına, bilmiyorum diyemeyip cırt çekmiş salih'e sonuçta. bu arada bir şaraba derdalan ismi veren zatı muhteremi de tebrik etmek gerekir, o da ayrı bir mevzu.
sabahleyin kaçta gittiklerini bilmiyorum, gidip gitmediklerini bile bilmiyorum, bir sabah kalkarım ve salonda üç beş adam sere serpe yatıyordur sağda solda, ayak kokuları burun sızlatan, elbiseleriyle düşüp kalkan, yatacak yer için sadece üstü kapalı bir mekanı yeterli bulan ve kaybedenler derneği doğal üyeleri türünden. ne çok adam evinden dışarıda geçirir geceyi ve neden benim evim tercih edilir her seferinde diye düşünmekten kendimi alamam. yalnız yaşıyorum, yumuşak huyluyum, gürültü patırtıya gelemem, gelene hoş geldin, gidene nereye demem, benden gidenin hesabını tutmam, daha ne! bu mahalleye ilk taşındığımda ( ki o zamanlar öğrenciyim ), iletişim kuramadık uzun süre etrafımla. babam hayatının en büyük kazığını, oturduğum bu evi satın alarak attı bana. varoşların çocuğu olmam babam marifetiyledir ey ahali, kişisel tarihime böyle not düşülsün. ilk dört ay boyunca köşe başında ki üç yıl kullanılmış amele ayakkabısı suratlı bakkaldan ve bira aldığım rakı ve beyaz peynir müptelası büfe sahibinden başka kimseyle konuşmadım doğru dürüst. şimdi can ciğer kuzu sarması olduğumuz ama o zamanlar bana uzaktan uzağa diş bileyen dostlarım, gülerek anlatırlar nasıl ipin ucundan döndüğümü içki masalarında. bir kenar mahalle yosması olan melek ile adımı çıkarmışlar meğer kahve köşelerinde ve melek'in o dönemlerdeki kırığı naylon şeref efendi beni yol ortasında, herkesin gözü önünde ders mahiyetine marizlemenin bin bir yolunu arıyormuş kahvede okeyden başını kaldırabildiği zamanlarda. allahtan buna yeterli zamanı yokmuş iri kıyım dallama namzedinin. okeyde siyah yediliyle sarı sekizli arasındaki kombinasyon ile aynı oyun esnasında ikinci okeyin çekilme olasılıkları üzerine epey kafa patlatıyormuş o ara ve ben farkında bile olmadan sıyırmışım yakayı elinden. şu okey oyununu icat edip memleketimin dört bir yanına yayarak delikanlılarımıza meşgale yaratan arkadaştan allah razı olsun, ne diyebilirim ki? hoş, konu başından sonuna aptalca. yalan valla, bir kere melek kim ben neyim? ben kendimle ahbap olamıyorum, kaldı ki kevaşelerle yüz göz olmaya kalkayım. melek hanım bir keresinde küçük oğlunu ders çalıştırmaya göndermiş arkasından da bir tabak kek yollamış üzeri kağıt peçeteyle kaplı, bütün muhabbet bundan ibaret. epeydir dulmuş, geçim sıkıntısı çekerken iki yıl evvel, şimdi kirada oturduğu evi satın almışmış bana ne bunlardan. hıyar bir durum olmakla birlikte ( kaybedenler safında yer almamın en büyük nedenlerinden biridir bu benim, hatun meselelerinde ) inanılmaz derecede eylemsizimdir ben. ergenlik sivilcelerimin ilk döneminde bana cebren ve hile ile ve resmen göstere göstere asılan bir müptezel mitrayı bu tür tavırlarımla öylesine yıldırdım ki hırs yaptı kendince, en sonunda fırsatını bulup dudaklarını dudaklarıma değdirmişti de ardından benim eşcinsel olduğum söylentilerini yaymıştı sağa sola. köşeye sıkıştırılmış bir kirpi kadar korkudan büzülmüştüm ve buz kesmişti elim ayağım. sevmiyorum kur yapmayı kardeşim, .ikmişim hareketini, şeklini, tavrını, edasını. normal zamanlarda bir elin beş parmağı sayısında zayıf ve narin, kurumlu beyin kurtlarım ortada bir manita mevzu varsa aniden mayoz ve mitoz bölünme modunda çoğalma yolunu tutarlar ve kısa zamanda sayılarını darvin'in ve bilumum popülasyon ve devrim meraklısı doğa uzmanının kıçlarını tavana vurduracak, beyinlerini dumura uğratacak derecede arttırırlar. asla gerçeği süzemem ve şifrelerden, imalardan, yollardan, işaretlerden iz süremem. henüz metro seksüel diye bir tanımlama bile icat edilmemişken son tahlilde, kızların saçlarını elleriyle düzeltmesinden anlam çıkartıp " hatun bana tav oldu abi yarın kesin boğazda oturup çay içiyoruz görürsün sen " diyen ayakkabı boyacılarının favorisi, her daim bakımlı ve atak, girişimci ruha sahip erkekler dünyasının var olduğunu bilirim. sadece, ben sünepeler tayfasına yanaştım. bunun da kendine göre bir karizması var ama belli belirsiz ve uzun vadede öküz sıfatını kazanmaktan öteye geçmez. bu işlerin kompetanı üstatlarla dolu etraf, bizim gibi hımbılların ise elleri var sadece. naylon şeref efendi beni evire çevire yol ortasında dövemedi ama altı yerinden bıçaklanıp üstüne birde hapishaneye girdi. derler ki melek hanım bir kere olsun görmeye gitmemiş kendisini ve yine derler ki kalantorlarla bostancının barlarına takılıyormuş yaslı istanbul gecelerinde. ağzı olan konuşuyor bize de onların pazarlaması düşüyor. şairsen duygu pezevengisin be birader, hamburgerciysen et, turşu ve mayonez.
okulun ikinci yılıydı ve derslerle başım dertteydi her dem olduğu gibi. üniversite denilen kurumda adama ne öğretilir de o daha sonraki hayatında onun işine yarar gibi abuk sabuk fikirlerle çok meşguldüm ve kronik kızlarla başı dert de şapşal oğlan pozisyonunda, küçük bir akvaryumda ki japon balıkları nasıl seyrederler kendilerine bakan meraklı insanoğullarını adlı bir piyeste baş japon balık rolüne soyunmuştum. o sıralar üniversite öğrenci ortamında gelecekte bir bok olacağını zannetme adına çeşitli eylem türleri geliştirmek modaydı. hayatın dışına itilip hayata ısınma antrenmanları yaptığını zannediyordun ve bu his seni hareketlendiriyordu bir şekilde. yeni çıkmıştık çılgın ideoloji çağından ve on iki eylül askeri darbesiyle tarumar edilen bir neslin kişiliksiz ardılları olarak hangi çağa girebileceğimizin hesabı içerisindeydik. etiket gecikmeden gelecekti, birazda alayla özal güruhu olarak adlandırılacaktık ve gurumuz şebekli bir kliple tahammül sınırlarını zorlayan bir popçu olacaktı bundan böyle. ne zaman ki devrimci ve ülkücü abilerimiz hapislerden çıktı ve ülke kurtarmaktan sıkılıp kendilerini kurtarma yoluna gittiler, biraz rahat nefes almak kabil oldu. sol taraftan reklam ve medya dünyasına, sağ taraftan müteahhitlik ve inşaat piyasasına son hızla dalan ve cepleri parayla tanışan pos ve sarkık bıyık çetesinin üzerimizde ki baskısı kalktı da biz de kıl oldum abiden yola çıkıp yakalarsam öperim mertebesine erişme imkanı bulduk. gençlik işte! kayıp gidiyor elden sabun köpüğü masalların sarımsak kokusu kıvamında. kavanoz dipli dünya senin de sonun yok mu diyen bir kıza aşık sanıyordum kendimi. benim kelimelerle başım her dem belada olmuştur ve sonum da bu yüzden olacaktır farkındayım.

" aşk dediğin masaldır sakın buna aldanma " diye şarkı söyleyen ablalarından miras kalan her türlü boktan savunma metotlarını üzerimde denemeye kararlı görünüyordu hanımefendi. ben hala inat etmeyi bir çeşit mazoşizmle soslayıp tarih sayfalarına mecnun'dan sonraki en büyük aşık olarak geçme hayalleri peşindeydim. daha o zamanlardan insan ilişkilerinde ki salaklığım patent almaya yetecek derecede gelişmiş demek ki. bu ülkede aşk yoktur, çünkü aşkı anlamlandırabilecek yetkinlikte ki olgun kişilikler, toplumsal ilişkiler yapımızda yerini bulamamıştır. belki bir yerlerde mevcutlar ama ben rastlamadım kendilerine henüz diyerek yumuşatalım mevzunun sert kıvrımlarını hadi. hoş ben pek çok şeyi ya geç anlarım ya da hiç kıyısına köşesine bulaşmadan es geçer giderim. kızlar baş belasıdır bunu bile çözmem uzun yıllarımı aldı benim. git vahşi kurt sürüsüyle takıl, tibet'te inzivaya çekil, büyük okyanus'ta hiç bilmediğin sulara yelken aç ama kızlara asla bulaşma. sırtını her döndüğünde kamçılanacağın gerçeğiyle yaşarsın sonra. teh&#108ikelidirler, almadan vermezler (cinsellik içeren bir bağlam oluşturmak değildi niyetim vermek derken, çok basit, çok hafif, çok ucuz olurdu bu yaklaşım. manavdan portakal almıyoruz, sadece betimleme yoksulu olduğumdan muhasebeci mantığına uygun yaşantı düşkünlüğüne işaret etme gereğidir maksadım ), soğukturlar kendilerinden başka pek çok şeye ve asla tam anlamıyla sırlarını açığa vurmazlar. o sırda ne menem şeyse kendileri de bihaberdir. istisnaları mevcutsa da, bu türlerin hemen hepsi manastırlara kapanmıştır ve bekaret yemini ederek, kendilerini erkeklerden saklayıp tanrı'ya adamışlardır. geri kalanına da aklına gelen her bir yerde rastlayabilirsin. kadın kendi varlığına dahi duyarsızdır ki bunun ispatı anlı şanlı psikoloji ilminin babası, hocası, kocası, eniştesi, her şeyi freud amcamızın ölmeden evvel mırıldandığı son cümle " kadınlar ne ister? " gibi abuk sabuk bir sorudan ibarettir. eğer üstat azrail'le papaz olmadan hemen önce kafayı yemediyse bu hikayeden çıkartılacak çok ders var ancak vakit yok. kırbacını yanında taşı yeterli şimdilik. teşbih ustası dedelerimizden elde kalan ' cinsi latif ' tabirinin bende yaptırdığı tek çağrışım ise söz üstadı atalarımızın " katranı kaynattık olmadı şeker, cinsini. iktiğim cinsine çeker " deyişidir.
velhasılıkelam o zamanların nisan başlarında eve taşındım bir aşk yorgunu olarak, burası okula yakın istanbul'a uzak. yakınlıktan kasıt tek vesaitle ulaşabilme imkanına vurgudur sadece, uzaklığın tarifi ise kadıköy'e ve tabii olarak vapura binme ihtimaline minibüs yolundan bir iki saat mesafede olmasıyla kişiliğini bulur. istanbul her nerede yaşıyorsan orasıdır aslında, yüzde altmış nüfusu için de uzaktan bakılan ve ara sıra gidilen deniz manzaralı bir toprak parçası sadece. bal kavanozuna ekmek bandırıp aslında kuru ekmeği midesine indirdiğini yadsıyan sanal bir alemin çocuklarıyız top yekûn. bu yüzden birbirine yabancı kalan yaşamların kesiştiği bir ucube olarak varlığını sürdürür fikrimce bizans'ın yaşlı orospusu. aşağıladığım sanılıp yanıltmasın sakın. asla onu tam manasıyla anlatma küstahlığına kalkışılamaz, yedi kocalı hürmüz'dür, sekiz kollu ahtapottur, kırk başlı canavardır. sadece dante, cennet, araf ve cehennem'inde kelimelerin elverdiği ölçüde ancak zayıf bir biçimde şiirleştirmeye çaba göstermiştir istanbul'u. ve beatrice'de doğal olarak aslı'dır. gece rahmet yağarmış üzerine gündüz şer, canlıdır, değişir, yenilenir, kirlenir, temizlenir. abilerim, ablalarım istanbul bize benziyor, biz istanbul'uz. laz bir minibüsçünün kemençeli kasetinden anlamadığım sözlerle dolu şarkıları eşliğinde kısa bir yolculuk sonrası kürt böreği yiyerek iri burun kemikli afrikalı bir oğlanın çinli kız arkadaşıyla el ele yürümesini seyretmek kendi başına bir keyif. yeri geldiği zaman etnik çeşitlilikten ve kültürel mozaikten çuvallar dolusu laf üreten, sıra istanbul'a geldimi, sırf babaları buraya bizden önce geldiler ve burada doğmak gibi bir şansa sahip oldular diye kendilerini istanbul'un seçkin evlatları varsayıp mega köy'den dem vuran dantelli hurma parazitlerine sözüm yok. ben, yetmiş iki buçuk millet tekmili birden beraber yaşarda sabahları dilenen martılara bir parça simit atacak delikanlı çıkmaz mı aralarından onun derdindeyim, ey rabbul alemin. amin!

ara ara kahveye giderdim varoş hayatımın ilk dönemlerinde maç seyretmeye, kulaklarımı tırmalayan küfürler arasında tuttuğum takım belli olmasın diye gol atıldığında sesimi çıkarmadan izlerdim sihirli kutuyu. futbol gibi basit bir seyirlikten bile kavga çıkartıp, gürültüyle avunan karga sürülerini kahkahalarla çıldırtacak derecede salaklıklara imza atan tişörtlü, şapkalı, kaşkollü zibidilerin boy boy caddelerde dolandığını da öğretmişti istanbul bana. zaman geçti orada burada salınmamdan ve boş gözlerle etrafımı seyredip hiç birinin suratına bakmamamdan olsa gerek, bana alıştılar, su içene yılan bile dokunmaz diye boşa kelam savurmamış ehli zaman ekabir takımı. sessizdim, sedasızdım, bir sazan tadında susuzdum. sağlıklı yaşam adına günde bir buçuk litre su içmek gerektiğine karar veren zırtapoz dergilere muhalefet olsun babından su gibi bira içiyordum. ama yılan değildi onlar, sadece yabancılara öyle görünmek gibi bir çabanın kurbanıydılar. teklifsiz içilen birkaç sigara tanesi, sabah okula giderken başı eğerek verilen dudak kıpırtılarıyla oluşturulmuş anlamsız harflerle örülü bir kaç selam kırıntısı, ayaküstü genel geçer değersiz bir iki kelam, birde bakmışsın anlatılmaz hızla gelişen candan sohbet kondularında " gel otur hacı, iki çift lafın belini kıralım " muhabbeti. her şey aslına döner, bunca yıl yerimi arayıp durmuşumda, haspam beni beklermiş meğer kapı dibinde. az okumak yabancılaştırır, çok okumak cehennemin kapısı, okumamak safını belirlemektir elhamdülillah. milyarlarca hayat var ve bir o kadar da dokunuş, etkileşim. kıramazsın zinciri, kendi hayatının kölesi olacaksın ya da çobanı. ortası yok asla, iki ucu boklu değnektir ki nereye dokunsan elini temizleme gereği ardında. köle ya da çoban olmak pek de matah bir ayrım değildir ancak. son tahlilde herkes çoban olduğunu varsayar ve herkes kölesidir hayatının. memleketim de durum içler acısı. sokaklarda salın hele, erkekler kibirli, kızlar havalıdır. osurukla şişirilmiş balonlar cenneti. iki mafya bozuntusunun elinde evirip çevirdikleri cep telefonu muhabbeti tuhaflığında rafting meraklısı sersemlerin mide burulmasından muzdarip ince bağırsak parazitlerine rahmet okutacak sahneler. " âlemin kralı diyorum olum sana ya " " ne krallar gördük biz he " " âlemlerin rabbi aşkına bir kere de söz dinle .mına koyum " " bak ciğerim! severim seni bozma ağzımı, başlatma babanın şarap çanağından " " benim babam diyarbakır buğday pazarında hamaldı bi kere " " o halde ananın örekesinden " " bittin olum sen, hesabın dürüldü senin " " hadi len yüreksiz, alemlerin kralına selam söyle kıçının dibinden ayırmasın seni, ilk oradan mıhlamazsam sizi şerefsizim " " şerefini .ikiyim, puşt " gibi martavallardan müteşekkil zavallılıklar üzerine bindallı giydirmeler, gerdan kırmalar, kıç oynatmalar, göbek atmalar. " benim oğlum bina okur, döner döner yine okur " tadında çiftetelli, kasap havası, harmandalı. karmaşanın oğlusun hayat, tut beni saçlarımdan, sal derine derine.
yataktan ayrılıp yeni güne alışmam her seferinde olduğu gibi epey zaman alıyor. yeni güne ve ışığa alışmak hep zoruma gitmiştir. sanki benim esas vatanım uykuymuş da her sabah zorla ondan ayrılmak cezasına çarptırılmışım hissine kapılırım sık sık. kendim uyanırsam daha yumuşak geçer bu evre, ancak telefon, kapı zili, çocuk zırıltısı, tüpçü zevzekliği, seyyar satıcı işgüzarlığı marifetiyle gerçekleşirse hiç çekilmez bir hal alır durum. bir kere uyandıktan sonra da asla gözümü kapatamam yeniden. en azından bir sigara içerim ki vücut gece boyunca yoksun kaldığı nikotin miktarına yeniden kavuşsun. anti ageing uzmanları öptüm münasip yerlerinizden her birinizi.

banyoya gidip yüzümü yıkamak içimi buruyor, kendimi mutfağa atıyorum sakallarımdan damlayan klorlu su eşliğinde. yağı kurumuş köfte artıkları masaya sere serpe yerleştirilmiş tabakların köşesinde, kirli parmak izleriyle sağa sola dağılmış bardaklar, uçları kıvrık kömürleşmiş sönmüş kibrit taneleri, ezilmiş izmaritlerle dolu külden rengini yıllardır muhafaza eden cam kül tablaları, boş bira şişeleri, ağzı düğümlenmiş siyah naylon poşetlerden müteşekkil çöp torbaları ve tüm bunları beynime yerleştiren gözlerimden dışarıya akan sefalet kırıntıları. geçen aydan itibaren faturalarımı ödemekten vazgeçtim en sonunda, şimdi oturup ayda yediği faizi hesaplasam aklım feleğini şaşırır. diyorlar ekonomi iyiye gidiyor, doların yükselişi kesildi, reel faizler düştü, enflasyon dizginlendi, yalancının... ben çocukken de öyle derlerdi, bu sahneyi geçen yılda tekrarlamıştık, önceki senede. korkunç zevksiz ve üç beş mevzua sıkışmış sıkılgan hayatların ülkesi, doğumlarından itibaren kaderin pençesinde geleceğiyle avunan orient express yolcuları. osmanlının son zamanlarında şairlerimiz sokakta gördükleri çamurlu su birikintilerine dalıp memleketin ahvalini sayıp dökerlermiş bir bir. şair duyarlılığı, tavuk suyuna ekmek bulamacı. benimde pis bir mutfak tezgahım ve bulaşık suyu kıvamında gençliğim var. gel de iyiye yor o halde. ezcümle yenildik ey halkım, napolyon'un orduları kadar ezik döndük ülkemize karlar ülkesinin uçsuz bucaksız bozkırlarından. her çinliye bir tane satsam paranın .mına korum diyerek çin pazarına bodoslama dalan ağızlarda sakız bir şirketimizin iflas bayrağını göndere çektiğinden dem vuruyor tabloid gazetelerin ekonomi sayfaları. para kazanma hırsı, bir bok olma hırsı, ev alma hırsı, araba edinme hırsı, hırslı olmak hırsı. ve derdimi anladım ben, yaşama hırsım yeteri kadar yok benim. ırmağın dibinde sürüsünden ayrı yaşayan ve suyun dışarısına duyduğu özlemle hayatını devasa bir klozet kapağının üzerine düşmüş birkaç damla sidik parçasına bulamış, kıçından uydurduğu martavalları derin felsefi çözümlemeler sanıp kendini avuttuğunu varsayan küçük aptal balığı. abazalıktan eline patlayıp duran sefil. elektrik, su ve telefon faturalarını saymazsak borcu olmadığını iddia eden bir ucubeler kralı.
2

esselamünaleyküm kıraç toprakların yağız delikanlısı. aslan olduğunu varsayan aç tilkilerin hinoğlu hin dünyasına hoş geldin. eşikte durma gir içeri gururla, yerin hazır, kapı dibinde kemik artıklarıyla geçindiğin yeter bundan böyle. sana finans dünyasının kapısını ardına kadar açıyorum, senin parmaklarına evrenin hakimi paranın anahtarını ve hükümdarlığını veriyorum. takma sen komünistin teki ya da itin biri demiş ona ' evrenin orospusu ' diye. kedi uzanamadığı ciğere mundar dermiş hatırladın mı bir yerlerden? para güçtür ve güç öbür dünyayı bilmem ama bu tarafın en mutlak hamisidir. söz dinle, gözünü aç, her şeyi öğren, kendini geliştir ve güce uzan. öncelikle hafta içi her gün sabah akşam beş saat bilgisayarın başında alemlerin rabbine şükrederek parmaklarını seri kullanmayı öğreneceksin. yüzlerce hisse senedi kodu rüyalarını süsleyecek ve hiçbir şey üretmeden kısa yoldan köşeyi dönmek ve paradan para kazanmak isteyen haris ve çılgın kompetanların emrine uyacaksın otomatiğe bağlayıp kendini. dokun klavyenin tuşlarına ve milyarlarla oyna bundan böyle. durmadan al sat yap ki şirketin, senin ne kadar değerli bir çalışan olduğunu idrak etsin. zaferin ve yenilginin pencerelerine açıyorum sana karanlıkta dijital ışık yoğunluğunda. oyna onunla! mümkünse küpünü doldur. başkalarının parasıyla, başkalarının talimatları gereği işlem yapabilirsin yasa gereği, ancak çok istiyorsan yeterince güvendiğin birinin imzaladığı sözleşmeyle bir hesap aç, yatır varını yoğunu ve birikimini dilediğin gibi yönet. unutma ' burası borsa, kim kime korsa '. kulağını dört aç arkanı kolla, her adımda çelme yeme teh&#108ikesinin seni yol üstünde beklediğini unutma, haddini bil, kredili hesaptan ve borçtan sakın. öptüm...

cep telefonu icat edileli beri kaybolmuyoruz. bir tuşun ardında dostlar, sevgililer, müjdeler, ayrılıklar, sevinçler. ben içimde kayboluyor sanıyordum kendimi ancak diğerleri beni bir şekilde bulmayı beceriyor her istedikleri vakit. ve benim ruhumun cep telefonu numarası yok ya da varda borçlarını ödemediğimden kesmişler bağlantısını sevgili dünyalar arası iletişimin işgüzar telekomünikasyon memurları. ruhunuzun telefon numarasını çevirip karşınıza " sayın abonemiz bu bir bant kaydıdır. aradığınız numara sistemimizde kayıtlı değildir, bu mesajı ingilizce dinlemek için iki tuşuna basın lütfen " ses kaydı çıkarsa, tekrar arayıp "mesajı ingilizce dinlemek üzere iki tuşuna basmam gerektiğini anlayacak kadar türkçeye sahipsem ne demeye ilk başta ki kelimelerle yetinmeyeyim, hem öbür dünyaya kadar yayılmışsa şu yabancı dil saçmalığı, beni beklemeyin birader ve mümkünse def olup gidin başımdan" demeye kalkışmayın, komik olur. kaybolmuş ruhlar cehenneminidir başka bir açıdan yaşadığımız hayat, insan sırf bu açıdan bile ne kadar zavallı bir mahlûk olduğunun bilincinde değil henüz! hayvanlar hiç değilse ne olduklarını ve ne yapacaklarını bilme kurgusuyla adım atarlar dünyalarına. ' ben bir vaşağım sevgili babamız, yemek yemek ve üremek için yaşam sürerim genelde ama hegel'in felsefesinde ki mantıksal boşluklar ara sıra pankreasımda derin sancılara sebep oluyor, bu nedenle kışı katmandu da bir budist tapınağında mastürbasyon yaparak geçirmeyi planlıyorum ' gibi bir söylem yer almaz hayvanlar aleminin kıyısında köşesinde. tutuklusuyum düşüncelerimin, beynim alkol almadan da aldıktan sonra da tuhaf düşlere sardırıyor kendini, haybeye içkiye para yatırmanın hissettirdiği hıyarlık psikozu da cabası. cır cır çalan mikrofonik cep telefonu ziline kulağı alıştırmak üzere kurslar düzenlense, beş yıldızlı otellerde seminerler yapılsa kanepeli, kokteyl içkiler eşliğinde biz de faydalansak hani fena mı olurdu? tigi gençlerin " ne bu hocam ya, müzeye kaldırdılar artık bunları" dedikleri kafa kıran cinsinden ağır ve hacimli telefonu güçlükle çıkartıyorum pantolonumun arka cebinden. ya ben genişliyorum ya pantolonlarım çekiyor gibi ayrıksı paradokslar da benim eski dostlarımdan. önce arayan kısmında dijital ışıklı ekrandan isme bak, ardından yeşil renkli tuşa basarak konuşmayı kabul et, bu arada telefonu kulağınla ağzının arasında yer alan boşluğa uygun bir konuma gelecek şekilde hızla yüzüne yanaştır ve öylece kal, bir yandan dinle öbür yandan cevapla, arada uygun cümleleri düşün, uzun işler bunlar hocam. çare yok, ritüelleri sona erdirmek gereği vardır diye yazar kullanım kılavuzları. oyun, set, maç sona erer ve perde kapanır! tanıdık bir isim ve aslı değil. benim hayatımın kısa özetidir bu söylem. diğerleri ile aslı vardır ve aslı diğerlerine emanet ederek beni, çıkıp gitmiştir hayatımdan. mutsuz olduğum iddiasındadır ve kendini de mutsuz addedip benim onu daha kötü edeceğim düşüncesinin arkasına sığınmıştır. onca eğitimime rağmen para işinde hep çuvalladığımı ve hayatımın bundan sonraki evresini de bu minval üzere kurguladığımı da kadınlara özgü sezgileriyle hisseder ama dillendiremez. ayıptır ben zengin koca arıyorum demek nasılsa, bana bir ton karakter kelimesi söylemiştir ve benim onlara ağzından çıktığı şekliyle inandığımı bilir, ancak her söylediğini kayıt altına alacak kadar zeki olduğumu da öngörür. selim değiştirilemez, değiştirilmesi teklif bile edilemez, hatta buna yeltenenin anasını avradını .iker gibi bir kanun maddesiyle doğmuş bu adamın aslında sarf ettiği kelimelerden daha küçük bir hayatın neferi olduğunu anlamıştır nihayet. sakız çiğnenir ve şeker tadı kaybolup kendisi yavşayınca tükürülüp atılır.
bu devedikeninin tadına bir kez daha baktıktan sonra ayaklarımız yere değsin yeniden. "he gardaş buyur" mesele basit, mahalleden bir arkadaşa muharrem ağabey kahveye uğradığında tembih etmiş ' selim'e söyleyiverin kadıköy'de bir iş ilanı gördüm, telefon etsin ' diye, ekrem'e yetiştirmişler hemen. " selim borsa mı ne zamazingoysa adam arıyorlarmış, muharrem abi telefon numarasını verdi, bi ara olum ya, ne kaybedersin? " " tamam usta, bakarız sağ olasın. " muharrem ağabey mahallenin emekli amcası, bizim kahvenin siyah kalın çerçeve gözlüklü gediklisi. istanbul fethedilmeden hemen önce yerleşmiş olduğu sanılıyor bu güzide köşelere. muhtar olmuş, belediye başkan adayı olmuş, en son kondusunu müteahhide peşkeş çekip, üzerine kooperatif marifetiyle apartman diktikleri zaman site yöneticisi olmuş. ısrarla yaşıyor, inatla savaşıyor. hayatı öğrendiğinizi sandığınızda, kader kendini hissettirmek maksadıyla, cilveli bir dansöz kıvraklığıyla baş döndürecek kadar naif ve hızlı devreye girmekte gecikmez. hayat ve hayatı yaşayanlar değişmiştir, kıymetlimiz zaman elden kaçmıştır. sadece muharrem ağabey sırtını dönmüştür ellisinden sonra her şeye ve dondurmuştur kendi zamanını. çok da yabancı değildir hani, pek çok yerde rastlayabilirsiniz kendisine. her zaman belediye otobüsüne biner, gururla cumhuriyet gazetesi okur ve bülent ecevit siyaset sahnesinde yer alalı beri ortanın soluna oyunu verir. ara sıra da varoşumuz gençlerinin kültür, eğitim, evlenme ve işe girme faaliyetlerine yardımcı olur. kadim zamanlarda misket peşinde koşan okul kaçkını çocukları kulağından tuttuğu gibi öğretmenine teslim edende odur, yazdığı sayısız dilekçelerle belediyenin canına okuyup, zaman zaman sürü halinde gezip genlerinde sıkışıp kalmış atalarının şanlı tarihinden miras eski vahşi günlerine özenen sokak itlerini toplattırıp içeri attıran da odur. o eski devirlerden elimizde kalan ender miraslardan biridir, tek sözüyle bitirimleri ölümcül kavgalardan döndürmesi, barıştırıp aynı masada çay, sigara içirtmesi şanına şan katar. etrafına kendiliğinden saygınlık yayan ve tek renk kravatlar takan, pantolonunun keskin jilet uçlu ütüsü hiç bozulmayan ve yeleğinin cebinden zinciri sarkan kösteğiyle bir geçmiş zaman gezginidir muharrem ağabey.

ortaköy de sürttüğüm saatlerin birine denk düşüyor bu telefon konuşması ki yaşadığım yer icabı bu yakaya pek nadir gelirim ben. otobüse atlayıp rıhtıma inme gereği cebimde. beşiktaş'tan kadıköy'e dikey geçiş, bir avuç martı çığlığı, bir tutam deniz havası, bir kaç gençliği saçlarına vurmuş, aşık olunduğu takdirde akıllara zarar kıza kesik atmakla geçen mutluluğun resim olup panoya asıldığı vakitler. yıllar boyunca böyle bir yerde boğaz trafiğinin vazgeçilmezi vapurların birinde çalışmanın hayalini kurdum ben, çaycı olmaya razıydım anasını satıyım. ama nerde yirmi beşinden sonra asgari ücretle üniversiteli çaycı istihdam edecek işletmeci memlekette. bir iki ay sonra bırakıp kaçacağından emindirler her nedense ve dudaklarında gülümsemeyle savuştururlar adamı anında. holding namıyla meşhur, parası ve genel merkez binası büyük olup üç beş tane anonim şirketi bünyesi altında toplayan büyük baş tabir edilen şirketlerinde bilgi bankaları vardır insan kaynakları departmanında. başvuru yaparsın eline tutuşturdukları kağıt bilgi bankasında değerlendirilmek üzere kayıt altına alınmıştır gibi ucuz bir yalanla bezenmiştir ve o günden sonra bir daha da arayan soran olmaz sizi. " fare yakalandıktan sonra kedinin siyah ya da beyaz olmasının önemi yok " der kadim zamanların çin ileri gelenlerinden bir tanesi. rencide olmayacakmış iş arayan kişi, öyle der insan kaynakları uzmanları kitaplarında. hayat beni yeterince rencide ediyor zaten bu devirde işsiz bırakmakla, siz etseniz ne yazar etmeseniz ahmet yazar. doğal olarak en ufak bir girişimde bulunmadım istanbul vapur işletmelerinde çalışmak üzere, elim böğrümde kaldı, mahzun gözlerle bakakaldım giden her geminin ardından. canımın içisin istanbul senle ya da sensiz olmuyor bilirsin hep. işte karşı kıyı, işte körler ülkesi kadıköy, hiç yorulmayan gençliğini hep korur o, her tarafı didik didik edilir de ayakta kalmayı bilir hep. çingene çocukları yaz kış çıplak ayakla dilenir kıyılarında, geçip giden insanların bıraktıkları çer çöp arasında ekmek parası ayağına. hiç büyümez bu çocuklar, ilk vapurun rıhtıma yanaştığı günden itibaren sayıları da değişmemiştir. her bir iş girişimin kendi çapında bir mafyası olduğunu kulağına fısıldayan şehir efsaneleriyle büyümüşsündür daha. ' boktan bir işporta tezgahı açmak bile .öt ister oğlum buralarda' diye laf seviştirmeleri tanırsın bir yerlerden.
şimdi ayaklarım sürüklenecek de arabaların arasından atlaya zıplaya bir kez daha ölmediğime şükrederek karşıya geçip t'si ayrıştırılıp türk telekom'a dönüştürülen ptt'nin pt şubesine uğrayıp telefon kartı alacağım da, ardından telefon edeceğim sevgili finans dünyasının kırmızı kurdeleli seçkin evlatlarının mabedine. neden olmasın? ekrem'in dediği gibi kaybedecek hiçbir şeyim yok, su yolunu bulur, çivi çiviyi söker, hacı hacıyı mekke'de ibne ibneyi dakka da bulur. pt'nin yerinde yeller esmiyor ama üst katı cafeye dönüştürülüp kadıköy sevdalılarının yeme içme hizmetine koşulmuş biz buralara uğramayalı. paraya kıyıp cep telefonundan aramak da içimden gelmiyor, otuzluk bir kart alıp telefon kulübesinde sıraya giriyorum. " merhaba hanımefendi, iş ilanınız üzerine aramıştım. " " tamam, adresi alıyım o halde." alıyım alayım ayrımına takılmadan konuya yumuşak iniş, kuzey ırak'ta 172 derece eğimle pike yapan ölüm makineleri f 16'ların gölgesinden. " yarın akşam saat beş, cv'im ile birlikte görüşüyoruz o halde. " cv'sine atlıyım der benim sevgili mahalle arkadaşlarım. türkçe okunuşuyla sivi diyoruz da .ötümüz göğe eriyor. onlar her ismi ingilizce dükkanların seyir merkezi beyoğlu'na sadece fuhuş ve dağıtmak için giderler, fırsat bulurlarsa da kavga edip karakolda sabahlamak pahasına. züppeliğin tabana yayılmasıyla dilini satanların her şeylerini satmaya hazır olduklarını kafamıza muştuladı post modern dünya. şimdi bir internet kafe bulup bilgisayarda özgeçmiş hazırlamalı. lafa bak hizaya gel, şakulün bir kere kaymış sevgili türkçem, net cafe dersem de üzerine alınma sakın. yarın akşama daha çok var. kravat takmasam hatta daha iyisi buz mavisi rengiyle kendime baya yakıştırdığım kot pantolonla görüşmeye gitsem ne kadar güzel olurdu. kısa ve net olsun özgeçmiş denilen beyaz kağıt, adı, soyadı, doğum tarihi, vay anasını yaşlandım ben ufaktan yahu. otuzunu aşmış herkes bana inanılmaz uzak gelirdi bir zamanlar, şimdilerde kıyısındayım otuzların ve lanet bir bilgisayarın yazı programıyla başım dertte. hay bin kunduz, seni icat eden dürzünün muhteşem malikanesinin kenarına yaptırdığı yapay şelalenin suyu kurusun, ne deyeyim. en acınacak bölüm iş tecrübesi kısmı, yazacak kayda değer bir şey yok ki. şevki abinin mekanda yardım etmek ayağına ortacılık yaptığımızı yazsak olmaz, ekrem'le hafta sonu fenerbahçe stadında kanuna aykırı, polisle köşe kapmaca maç bileti sattığımızı yazsak hiç olmaz. boş bırak gitsin. okulun adı yeter, ekstradan yabancı dil ve bilgisayar da var daha ne olacak. kağıdı dörde katla kıç cebine sok ki daha işe başlamadan notunu versinler senin, yuvarlayarak elinde taşımakta ayrı bir bela, her an sağından solundan buruşturulma riski elde. bu arada bu internet kafe işletmenlerinin transilvanya göçmeni vampir olduklarını da bir köşeye not almakta fayda var. üstelik bunlar, gece saat on ikiden sonra dişleri uzayıp insanlara saldırıp, kan ihtiyaçlarını karşılayan cinsinden de değiller, gündüzleri bir tabutta yatıp günün kararmasını beklemiyorlar, düpe düz gün ışığında görüyorlar işlerini. altı üstü on on beş dakika bilgisayarın başına oturduk ve yazıcıdan bir sayfalık çıktı aldık, bir buçuk milyon fatura kesti puştlar. istanbul'un esnafına işin düşmeyecek arkadaş, adamı donuna kadar soyarlar valla. kağıdı, yazıcı kartuşuyla birlikte geçen zamanı da hesaba katarsak maliyeti olsa olsa elli bin, aradaki fark bir milyon dört yüz elli bin türk lirası, yuh! bizi de bu tür küçük hesaplar öldürüyor, çok şükür! dönemsel ekonomik krizlere maruz kalan az gelişmiş bir ülkenin boynu bükük vatandaşlarına da böylesi kılkuyruk dangalaklıklar yakışır. devir muhasebe devridir ey halkım! ileri!
hazır buralardayken yerlerini de tespit etsem şu lavukların, yarın aramak zahmetine katlanmam. üniversite sınavına ilk defa giren tıfıl öğrenci sendromu. sokak tamam, büfeciye iş hanının adını sor, o bilmezse gazete bayii bilir, o da bilmezse seyyar kebapçı. yardımsever yurdum insanı anında aydınlatıverir insanı devasa projektörlerle ışık saçarak. soldan dön abicim sonra önüne çıkan ilk sapağa gir, sahile inen yolun üzerinde bu sokak. siyah üzerine altın sarısı yazılarıyla pirinç tabelalar cenneti, asansörsüz, nefes darlığından muzdaripsen kapısından adımını bile atma geberir gidersin apartmanına gir, ikinci kata merdivenle tırman ama zile basma, boğaz görmese bile rıhtım iki adımlık yol.

kadıköy benim eski sevgilim, her köşesinde ayrı anım gizli. galiba buraya yolu düşen herkes de böyle bir sanı mevcut. her neyse aslı'yı burada terk ettim ben, ruhu bile duymadı, martılar bile bilmedi biten bir aşkı kutsadığımı kırmızı şarapla. zannettiler ki geçici hevesler döneminden kalma zıpırın teki görüntü verip şekil çizmede sağa sola. deniz kadın gibidir tam anlamıyla vakıf oldum şairin bu söylemine, içlerinde ne olacağını asla bilemiyorsun ikisinin de. ve göründüklerinden daha teh&#108ikelidir ikisi de yaz bunu da bir yere. karşılarda bir yerlerde oturuyordun o zaman sen sevgili aslı ve kimisi suya vuran milyonlarca ışıktan birinin çevrelediği duvarların arasında televizyondan geçen görüntülere bakıp iç sıkıntını erteliyordun habire. akşam iniyordu kadıköy'e ve takalar geçiyordu gürültülü motorları uzaktan gelen davul sesi. yaşam gürül gürül akıp gidiyordu etrafımda, istanbul bir otomobilin dikiz aynasında serseri görüntülerinden ibaret. nefes almaya bayılıyordu insanlar ve fahişeler erkek gibi küfrettiklerinde adam olduklarını zannediyorlardı adım başı. bir ben durmuştum ve yanımda yöremde sağa sola oturmuş yalnız adamlar sadece kendilerinin durduklarını ve diğer her şeyin geçip gittiği hülyasıyla baş başa vermişlerdi. seni kötü edeceğimi iddia ediyordun ve ben karşı duramayacak kadar sessiz ve çaresizdim o sıralar. yorulmuştum yorgundun, her şeyi istiyordun ben vazgeçmeyi seçmiştim. tanıdığın en karanlık adam olduğumu fısıldıyordu kulağına iblisin uşağı beyin kıvrımların. karakarga sürüsüyle yatıp kalktığını bilirdim hatta bir kaçını tanımıştım ve engelleyemiyordum namlu masal sevdalarında beyaz atlı düşlere uyanmanı. ne hırsım vardı ne param, içecek sigaram, gece uyurken üzerimi örten bir çatı, birlikte içecek bir kaç arkadaşım varsa çok da fazla dert değildi hayat. kara çalmıştım geçmişime, felsefeden, edebiyattan, sanat seviciliğinden beynim buruşmuştu ve zehirleniyordum yavaş yavaş. cennete yerleşmiş seçkin bir aristokrat gibi hissediyordum kendimi senin yanındayken. her hücrem seni kendi meşrebince seviyordu. sonsuza kadar devam etsin istiyordum oysa kayıp gidiyordun sen yavaşça ve sadece seyretmek geliyordu elimden olup biteni. lanet olsun gurur denen kuytuya! yüreğim ağzımdaydı, adının üçüncü harfine şiir yazıyordum durmadan ve kamaşıyordu gözlerim rüyalarımda bile saçlarının kızılından. o sıra uzun bir ara vermiştik askıya alıp gezip tozmaları ve bir gün telefonda 'seni görmek istemiyorum artık' dedin kabuk değiştiren yılanların soğuk diliyle. kötü bir mucize gerçekleşmişti sanki, çok hazırlıksızdım, çok çaresiz ve çok mutsuz. hayatım çoklaşmıştı hiç olmadığı kadar, hiç olmadığı kadar ölüme yaklaşmış hissediyordum kendimi. sonra miladım başladı yeniden, buz tutmuş nehirlere benzeyen kırık kalpler gününde. bir de mektubun var hakkını yemeyeyim şimdi. kafası karışık ama kararlı olduğunu düşünen ve sana hiç yakışmadığı kadar üstten konuşan cümlelerle örülü. aşk seveni aşağı çekermiş doğruya, muhatabına da yukardan bakmak kalır o halde. ' aşk köpekliktir ' diye bir kitap gördüm geçen gün. demek ki evrenseli yakalamışız ha sevgili. ancak seni azat ederek kendimi boşluğa bırakabileceğim aklına gelmeyecek kadar uzak bir ihtimal değil daha bilirsin. mektubun elime ulaştığı o akşam aksi gibi halı saha maçına gittim, zaten şekilsiz olan yüzüm enine boyuna asıktı, sadece hamit sezdi bendeki değişimi ' bir hal ver sende baba bu akşam' diyerek. ' boş ver dostum hadi şunları yenelim ' diye geçiştirdim bende. boş vermemişim halbuki, maç esnasında kalecilik yapmama rağmen avukat besim abiye gereksiz yere sert girdim, iki hafta kadar aksayarak dolaştı adliyelerde adamcağız. karın bölgeme beklemediğim yerden sıkı bir yumruk almıştım sanki, ağzımda ekşimiş süt tadı, çakıp kaybolan heveskar intikam kırıntıları, hayal meyal buruşuk hatıralar ve fotoğrafların kaldı bende. havlu atmıştım ağır sıklet boks maçında ve bir daha asla maça çıkamayacağımı fısıldıyordu kötü zaman cinlerim. senden gerçek anlamda nefret etmeyi çok isterdim biliyor musun, gerçek adamlardan korkulduğunu öğretmiştin her seferinde bana. " fare! " batan gemilere benziyordum değil mi o zamanlar? halen öyle...
3

mekana postu serdik yeniden, testosteron hapishanesi, kıllı suratlar ve pis bakışlar yetiştirme yurdu, okey oynamayı fayans düzmek gibi garip bir tabirle anan kaybolmuş erkekler cenneti, küfrün ve argonun her türlüsünün duvarlara tekrar tekrar çarpmaktan yorulduğu ve içeriye her girenin üzerine mahmur bir yeşil reçete ilacının sersem işleyişinde düştüğü, bin bir çeşit insanın yan yana gelebildiği tuhaf dünyalar kırıntısı. kıraathane! isme bak selam dur. sıcak bir bardak çay içme ihtimali ve bir kaç tanıdık sesle selamlanma ayini. kadın yok, kaynata zırıltısı, davul tozu, çingene tırnağı, minare gölgesi, televizyon, çay ve gazete sadece.

mekanın sahibi kel şevki ağabey, modadan nasibini alarak ' deniz kıraathanesi ' diye anılan dükkanın adını ' holiday cafe ' olarak değiştirmiş bir iki yıl evvel. büyük ekran bir televizyonla paralı kanaldan üç büyük istanbullunun maçlarını yayınlıyor hafta sonları. aynı zamanda sahile yakın bir mekanda düğün salonu sahibi ve bana ' tohuma kaçtın oğlum sen, eğer bu senenin sonuna kadar sana evet diyebilecek bir eksik etek bulursan salonu sana bedava kiralayacağım sevabına. ' diye takılmaktan büyük zevk alan neşeli ve paralı bir adam. kel şevki abimiz güzel saz çalar, sevdiği adamların düğününde de bizzat sahne alır, anadolu'nun orta yerinden sadece eski kulağı kesiklerin mırıldanıp eşlik edeceği türden uzun havalar ve türküler söyler. kulaklarını çevreleyen oldukça kısa kestirilmiş saç kırıntılarını saymazsak iyiden iyiye kel olması ve bazı samimi müşterileri tarafından ' kel bey, bakar mısınız? ' diye seslenmelerine gülüp geçmek gibi türlü marifetlerle bezelidir.

.iktimin cv'si hiç istemediğim halde ve bunca dikkatime rağmen yine de buruşmuş ötesinden berisinden. umurumda değil, o kadar çok reddedildim ki artık koymuyor üzerime kapıların kapanması. yetiştirilmek üzere tecrübesiz elaman arayışında olduklarını söyledi müdire hanım, ucuz adam arıyoruz demenin ne şam'ın şekeri ne arap'ın yüzü tarifesi. hayatımın en büyük kapısı, aslı marifetiyle yüzüme kapanmışken hatta üzerime yıkılmışken, maltepe sahil gazinolarında garsonluk yapmışım ya da levent'te çok katlı bir plazanın en üst katında görkemli bir masanın arkasına kurulmuşum farkı yok. benim türüm doksanlar türkiye'sinde özal'lı yıllarda ortadan kaldırıldı, birkaç kişi hayatta kalabildik ancak. ve hiçbirimizin bir diğerinden haberi yok. hırsa bulanmış başarılı hayatları, destansı yenilgilerin şiirine tercih edenlerle işimiz olmazdı bizim. kaybedenlerin sessiz birlikteliğinde yitip gitmek ve sürüden ayrılanın kurdun kapmadığı bir deli rüya hayatımız. hülyalı bakışlarıyla ince belli ve biraz uzun saçlı her kadının ayakları dibinde savrulacak toz zerresi kadar değeri yok yani. cehennem dediğin de bir devasa yangındır diğerleri tarafından tutuşturulmuş. ben oradayım...

salih hoşgil karesi kurmuş, hoşgin de denilen tuhaf bir kağıt oyunu, seksen kağıtla oynanıyor ve en düşük kağıt onlu. eşli de tek de oynanır ve en az üç en çok dört kişi gerektirir. benim en hoşuma giden tarafı ise içinde dört tane sinek kızı barındırması. bu kağıda neden sinek dediğimiz de muammasını korur, ama kahvehane lügatinde oyun oynayan kişilerin yanına takılıp ta çay ve sigaradan otlanan adamlara sinek denmesi bir anlamda anlaşılır. öğrencilik dönemlerinde vakit geçirmek ayağına oynadığımız king partilerini bir yana koyarsak pek çok oyun bilmeme rağmen çok fazla masaya oturmaktan haz almadığımdan olsa gerek sabıkalı sinek olduğum varsayılabilir. salih anında ilgilendi, sandalye çektirtti, çay söyledi, sigara ikram etti sonra da karo valeyle maça kızı evlendirerek yüz elli sayının yanına kırk sayı ekleyerek oyuna açılışını yaptı. kel şevki ağabeyden de gazeteyi kaptım yumuldum içine. bugün keyifsiz görünüyor nedense, varmadım üzerine.

resimli paçavra gazete dediğin, mini etekli sosyetik hatunların hangi barda kiminle oynaştığı, en son ne zaman estetik yaptırdığı ve hangi solaryuma gittikleriyle ilgili resimli iki koca sayfa, bir sayfa cinayet, intihar, tecavüz ve trafik kazası, iki sayfa ekonomi haberi, para alınarak oluşturmuş şirket haberleriyle kendi patronların ne denli namuslu ve fedakar bir işadamı olduğuna dair zırvalıklarla bezeli, beş sayfa reklam, iş ilanı, emlak ve oto alım satımı, dört sayfa spor. ara ara da ölüm ilanı, sayısal loto, on numara, şans topu, altılı ganyan, milli piyango, spor toto, iddaa sonuçları. birde sağlık, cinsellik, burç, kıl tüy sayfasını eklersek, oldu sana gazete. içini bayar, ruhunu sıkar, beynini kemirir. bu ülkede yaşamak yeterince ağır bir eylem zaten, sahtekar aynasına her gün göz atmanın mazoşizmle mutlak bağını kurmakta fayda var sevgili sosyolog büyüklerimiz. hiç bir şey yarım saatten fazla ilgimi çekmiyor bir sorunum da bu benim. bu arada hoşgil oynayanların sesleri yüksek perdeden çıkmaya başlıyor ki oyunun dönüm noktasına gelindiğine işarettir. tescilli sinek olmakta bazı meziyetleri gerektirir, en başta oyunu okumayı iyi bileceksin. taraf tutabilirsin ancak hiçbir müdahalede bulunmayacaksın, çok konuşmayacaksın, çay veya oralet yerine daha pahalı olan meşrubat kısmına takılmayacaksın, vesaire vesaire. yenenin ve yenilenin çoğunlukla oyunun orta bölümlerinde belirlendiğine yüzlerce defa şahit olmuşumdur. geri kalanı sürpriz, ayda yılda bir defa gerçekleşir ama günlerce arkasından konuşulur. skor tabelasını yenilenlere imzalattırıp ayakkabı ökçesiyle mühürleyerek kahvenin duvarına asanları çok gördüm ben. bir tür sosyalleşme ihtiyacını giderme telaşıyla olağan dışı başarıları kutsamak da gerek ara sıra. insan neden bir oyuna saatlerini harcar ki ve neden hep aynı kişilerle? kurt sürüleri gibiyiz istanbul'da, mahallemiz, iş arkadaşlarımız, hemşerilerimiz, ailemiz, akrabalarımızla bir ağ örüp onunla kendimizi koruyoruz hep. başka türlü tutunamıyorsun bu koca şehre. biri beni döverse yarın onu beş kişiyle sıkıştırırım, ertesinde on kişi kapışırız, sonrasını allah bilir. hayat zor, can ucuz, post pahalı, ara sıra ötesine berisine çizik atmakta beis yok.
sıkıldım, eve gitmek üzere kalkıp vedalaştım dostlarımla, beni severler, sessizliğimi ve hüznümü anlarlar ve üzerime ilişmezler hiç. salih " baba yarın bir işim olacak seninle, akşam görüşelim " diyor " eyvallah " çekip düşüyorum karanlığın koynuna. evim hiç olmadığı kadar kasvetli bu gece, elbette göreceli bir durum. evin sabah bıraktığım halinden biraz daha tozlu olması dışında pek farkı yok ancak ben iyi değilim. radyolar bile can sıkıcı, konuşacak o kadar çok şeyleri var ki şarkı çalmayı unutuyor dallama sunucular. âlemin bütün gevezeleri radyolarda dc'liğe soyunmuşta türk dil kurumu bu mesleğe isim bulmaya üşenmiş. sersem sepelek boş konuşur tayfası tamlamasının ilk iki harflerini kes birbirine japon yapıştırıcıyla ekle al sana mükemmel bir meslek ismi; sesebokota. mutfağa dalıyorum bira kalmamış buzdolabında, yarım şişe cin buldum ama ve zulasında bir de çeyrek limon. yarım limon olsaydı daha iyiydi ama henüz suyunu çekmemiş ki buna da şükür. çekirdeklerini bıçakla ayıkla ki midene girip de oradaki bakterileri kudurtmasın akşam akşam ne lan bu diyerek. yarım şişe cin benim gibi bir alkolik namzedine ne yapar ki, en çok uykusunu kaçırtıp boş boş duvarlara baktırır. az alkol içmenin de bir jargonu var, dilinin altına alkolü dokundurarak içeceksin, nikotinin ağız içine ne kadar etkisi varsa kahvenin ve alkolünde o kadar var. bunun ayrımına ağız tadıyla varanlar şarap eksperi olurlar, olamayanlarda bodoslama dalarlar masaya, bardak bardak içkiyi sadece mideye yuvarlamaktan ve bu sırada tıkınmaktan ibaret sanırlar içki alemini. ufak yudumlar ve japonların çay seremonisine benzer uzatmalarla cinden alacağım verimi maksimize etme telaşındayken telefonumun cırlamasıyla dünyaya geri dönüyorum. kim ulan gecenin bu kör vakti? cevap yok, karşı tarafta biri beni dinliyor ama ben ne söylersem söyleyeyim kendi sesini bana duyurmaya yanaşmıyor ve ne hikmetse ben buna sinirlenmem gerektiğini düşünerek hırsla kapatıyorum telefonu.

bir keresinde aslı'yı aramıştım da konuşamamıştım böyle. o kim bilir hangi şehirden kim bilir ne nedenle geri dönmüşmüş istanbul'a meğer. ilkinde ne söyleyeceğimi bilemeyerek kapadım telefonu, bir daha aradım elbette sonrasında. " nereden bildin ki, bu sabah geldim ben istanbul'a." diye şaşırdı. ne bileyim anasını satayım çok sarhoştum elime bir ajanda geçti haritada bir yerlere bakıyordum ki bir baktım cep telefonunun kaybolması ihtimalini göz önünde tutarak bütün telefon numaralarını kaydetmişim ajandanın fihristine. her tür salak eyleme kafa yoran bir yeni yetmenin, boş vermeden önce hayata tutunma çabalarından biridir telefon numaralarını her ihtimale karşı saklamak. bu yedi haneli sayılar yerine dostlarımın ve sevgililerimin adlarını yüreğime hançerle kazısaydım her şey çok daha farklı olurdu farkındayım. aslı'nın karşısında bir istanbul telefonu. kendi evini boşalttığından bir ara birlikte kaldığı avukat arkadaşı da olabilir ablasının evi de, herhangi bir yerde ve ben bir yılı aşkın süredir tek bir ses işitmemişim daha dudaklarından. ilk telefonda " efendim " dedi durdum kapadım. sonra tekrar aradım, sonra konuştuk, sonra çok sarhoşsun kelimeleri karıştırıyorsun dedi, bir ara cep telefonum yok dedi, ardından da cebi arıyorlar sonra konuşalım dedi, orospulara takılma dedi, sonra çok içme dedi, şimdi değil ama seni bir gün göreceğim dedi, sonra hala mutsuzum ben biliyor musun dedi ve ben neler söyledim bilmiyorum pek fazla. seni hala seviyorum gibi yavşakça kelimeler ettiğimi hatırlar gibiyim. orospulardan ve içmekten bahsetmiş olmalıyım nereden icap ettiyse. öylesi bir sarhoşluk halinde nasıl oldu da kelimelerini yakalayıp hafızama yerleştirdim o da muamma. o öyle yok ki uzun zamandır, ölen dedemle aslı arasında ki tek fark ikincisini sisli bir istanbul sabahı hafiften görebilme umudundan öteye geçmez. fakirin karnını yarmışlar içinden gelecek sene çıkmış derler ya, benim aşk hayatımın da kısa özeti olur bu deyiş. her şey ' gun 'n roses ' metal topluluğunun dağılmasıyla başladı. aslında kurt cobain'in intiharı bir şeylerin habercisiydi ancak daha toydum ben, anlamadım. otuzuna doğru hayat inişe geçiyor ve batık bankaların kar göstergesinden daha dik bir çizelge biçiminde irtifa kaybedebiliyor bazıları. dibe vuramıyorsun ölene kadar. intifada hali, devamlı eylem kararıyla, kalk ve diren şiirsel söyleminde hayatıma anlam katma çabalarım elimde kalıyor teker teker. rus yazarları kadar mutsuzum ey allah'ım ve rusya kadar yalnız iki binlerin istanbul'unda.
sonraki günlerin birinde internette araştırma yaptım biraz. önce aslı'nın t.c. kimlik numarasını buldum. adı, soyadı, ana ve baba adı, yaş ve cinsiyeti bilmek yeterli ne de olsa. sonra ssk'nın ana sayfasına girip biraz uğraşarak hala sigortalı olarak çalıştığını ve pek de iyi maaş almadığını öğrendim. işyeri numarasını kaydederek kadıköy ssk da çalışan üniversiteden arkadaşım hüseyin'e telefon açtım ve çalıştığı yerin telefonda söylediği gibi balıkesir'de özel bir okul olduğunu öğrendim. bir an içimden atlayıp yanına gitme isteği geçti ama bilirim bu yolda erkeğin başvuracağı en son seçenektir yapışkan aşık rolü. telefon numaralarını kayıt altına aldım işyerinin ama onu da aramadım sonrası. artık onsuz devam etme gerçeğine alışmam gerekiyordu nasıl olsa. aynı kuyuya üst üste iki kere düşmemeli insan, ihanetin cezası unutmak olmalı, ancak bir süreç sorunudur aşk denilen hadise. bazen sadece süprüntü yaşantımı sürdürebilmek adına geçerli bir sebep aradığımı ve bulabildiğim en şiirsel bozguna aslı'yı bilerek ve isteyerek alet ettiğimi düşünüyorum. yaşantılarına sadece elleriyle değil her hücresiyle kök salmış bel bağlamış efendilerin dünyasında benim payıma düşen de kıpırtısız can sıkıntısı sevgilim. ben böyle sonradan olmuş da değilim, bununla doğdum, bazen tamamıyla ben buyum. derin ruhi depresyonda denir telaşlı bir etiketleme varsayımında. hiç fark etmez, kelimeler sadece işkenceyi betimlemenin izini sürerler. nihilist hiç değilse ne olmadığının farkındadır, ben topyekûn kaybolmuş bir neslin geleceğiyim nasılsa. kavramlardan beynim buruşmuş, aklım tavana vurmuş, korkudan gözlerim çukura kaçmış, rüyalarımda demir yabalı iblisler, sesinden sakındığım, görüntüsünden sıkıldığım puslu istanbul akşamları. böyle bir yol haritasında, her şeyin çözümünü aslı'nın varlığına ve yanımda olmasına indirgemem ve o'nun benim kimliğimi alıp, çiğneyip, fırlatıp atıp, hükümsüzleştirmesinin ağır gelişi. içimde birbirine zıt iki değil her biri ayrı hava çalan binlerce çingene duygulanımın salınışı ve bunları herhangi bir faniyle paylaşamamanın derin kederi. akan kan yerde kalmaz piç diyerek akla gelecek her suçu kabullenen batıl itikatlarımla, devasa cahil bir müminin nafile yakarışlarında ki çaresizlikleri el ele gönül gönüle birbirlerine dost tutturmuşum ki akıllara zarar. arada kalmışık da ötemizden berimizden çekiştiriyormuş bizi yırtıcı akbabalar gibi kapitalist abilerimiz ve onların muhteşem renklerde ışıklı reklam panolu şirketleri. seni elde ettiklerinle değil de, edemediklerinle tartan çağdaş zaman ilahlarının kulağına fısıldadıklarına ne çabuk kandın, o lanet ruh hangi zamandır kapı dibinde bekliyordu da sonunda evinin kapısını ona ardına kadar açtın ve nutkun tutuldu be oğlum. dünyada hiçbir şey onursuz bir yaşamın gerekçesi olamaz. hayatın geri dönüşüm kutusu ve garanti belgesi yok. yaşanılanlara bir daha yeniden başlamak mümkün değil. hem geçmişten daha boktan ne var ki? yaşasak ve unutsak her şey çok daha güzel olacaktı. ama hayır, hep peşinden kovalar seni bet sesli kurbağa, ne çok eksik taş vardır yerine konulmadık ve ne çok eylem vardır gereksizce harcanmış. dudaklarımdan dökülen her kelimenin saçma bir söylemin kırıntıları olduğunun henüz farkına vardığım yıllarla, suskunluğumun etrafımca anlamsız bulunduğu ve kötüye yorulduğu günler arasında ki sırat köprüsünün üzerinde dans ettiğim zamanlar o kadar da uzak bir geçmiş değil henüz. şunun şurasında aslı'yı bir buçuk yıldır görmedim ve topu topu iki kere telefonda konuştum bu zaman zarfında. ilkinde beni terk etti ikincisinde de kafam bir milyondu. balıkesir civarında bir yerlerde öğretmenlik yaptığını söyledi en çok. aramıza önceden boğaz girerdi şimdi bir de marmara'yı sıkıştırdık.

karşı kıyının her ışığına farklı bakardım ben aslı'sız yıllarımda. şimdi en azından yalova'yı uzaktan görebilmek için bile darıca'ya gitme gereği cebimde. onu da yaptım araba vapurlarının kalktığı yeri en tepeden gören yerde, yaslı bir marmara akşamında vurdum rakının dibine dibine. muhabbet koyu, mezeler taze, hava güzeldi o gün. her şey zararsız muhabbetler çağında aylak takımından dört beş kişinin kahvehanede yapacak daha iyi bir iş bulamayıp yan yana gelmesiyle başlamıştı. her yarım saatte bir televizyonda canlı yayınlanan at yarışlarının araya girmesiyle kesilen konuşmaların bilmem kaçıncı tekrarlarından birinde " sabri kimi bulursa içer " diye bağladılar lafın sonunu, salih de durdu durdu " selim de ne bulsa içer " diye zıpladı ortalık yere. ben daha yeni gelmişim, ortama ısınma telaşındayım, ancak ispirto ve sulandırılmış kolonya haricinde envai çeşit alkol bileşimini kısacık hayatımın ilk yarısına sığdırdığım ve bunu kendimi övme adına bir iki yerde dillendirdiğimin farkındayım henüz. sabri " bu akşam araba bende, bir yerlere gidip takılalım " demez mi! canıma minnet benim, madem kadim dostlarımdan biri üzerime bir yafta yapıştırmış, bayraktarlığını yapıp yüzünü yere eğmemek boynumuzun borcudur öyleyse. aklıma geldi " darıca'ya gidelim baba " deyiverdim. sabri baba deyişi boşuna değil. mavi gözlü olmasa da enine boyuna dev gibi bir adam sabri. akşama nevale düzüldü, mangal teşkilatı hazırlandı, tekirdağ rakısı alınıp dinlendirildi. e5 karayolundan darıca'ya akşamüstü yola çıktık

bayramoğlu'na uğrayıp rıfat'la kardeşi şeref'i de aldık yanımıza. çimento fabrikası ve araba vapurlarının kalktığı uyuz limanı tepeden gören mekana gelişimiz biraz zaman aldı. rıfat " buralar hafta sonu yiyiş yeri aga, her ağaç dibinde bir araba durur yol boyunca" diye özetledi durumu. arabayı park edip mangalı ateşledik, salih etleri hazırladı, soğan ve sarımsak közledi ve yumulduk rakıya. biraz zaman geçmedi ki tatlı bir rüzgar sardı etrafımızı. neşeli fıkralar anlattı sabri, sivas'tan, diyarbakır'dan, istanbul üniversitesinde ki müptezel yaşamından tayfun talipoğlu tadında yol hikayeleri sıraladı. neşeli kahkahalarla, it kopuk masalları, kaderin cilvesi, öküzgözü üzümünün şaraba dönüşme faslı, demlenmenin incelikleri, dedikodu, siyaset, spor mevzularından hiçbirini es geçmeden, ara sırada ağaç diplerine işemekle aralanan vakit ne zaman geçti ve nasıl oldu da güneş denizin üzerinden batmaya niyetlendi farkına varamadık hani. istanbul her şeye olduğu kadar gün batımına da yabancılaştırıyormuş insanı idrak ettik el birliğiyle. gri, topak topak bulutların üzerinden etrafı kızıla çalarak ve denizle oynaşır gibi kayboldu mübarek. daha o son ışıklarını denizle çakıştırmadan ay kendini gösterdi biraz ürkek ve sanki koyu bej tül bir perde arkasından. karşı kıyının ışıkları seçilmeye başladı yavaştan ve balıkçı tekneleriyle araba vapurlarının farları yalazladı denizi. sabri iyi içiyordu doğrusu, salih araba kullanacağını öne sürerek geri durdu bir iki kadeh sonrası ve güzelleştik top yekûn. muhabbetin son demlerinde iyiden iyiye kararmıştı ortalık ve karşı kıyıya dalıp efkarlanmıştım yine ufaktan. aslı zihnimin bana oynadığı türlü oyunlardan yol bulup yine açığa çıkarmıştı kendini ve ben teslim olmuştum epeydir, kaçmıyordum düşüncelerimden. rıfat " hadi ağa gidelim artık geç oldu " diyene kadar o hal üzere ne kadar kaldım bilmiyorum. sonra kalktık, cila niyetine yudumlanmış kahverengi şişeden efes birasının da verdiği ara gazla her birimiz bir başka ağacın dibine ayaküstü işeyerek iz bıraktık darıca tepelerine. sırtlanların ve aslanların bu yolla hakim oldukları alanın sınırlarını çizdiğini televizyonda izlemiştim, kedilerin aynı yöntemi kullandığını ise gözlerimle gördüm. hayat devam ediyor ve her tür kendi yaşam mücadelesini ortaya koyuyor ama sadece insan bunu anlamlandırma gayretine yeltenebilme cesaretini gösteriyordu. ve bunu yaptığı her seferde daha da hızla taş duvarlara toslamaktan kendini alamıyor o ayrı.
4

eski usul çin işkencelerinden birinin üzerimde denendiğini ve berbat bir cendereye sıkıştırılmış hissetmemi sağlayan ses düzeneğiyle mekanik saatim, şimdiye kadar onu bozmak için geliştirdiğim tüm yöntemlere rağmen çalışmasını sürdürüyor. kaç kez duvara fırlattığımın sayısını ben bile unuttum, ama kendisi kelimenin tam manasıyla rus oğlu rus olduğundan, ucuz, gösterişsiz ve dayanıklı olmaya daha en başından kurgulanmış görünüyor. biz türkler pratik ve daha günü kurtarmaya yönelik aletlerin mucidiyiz nasılsa. eşyanın tabiatı dedikleri şey de bu olsa gerek. bir şey büyük, abartılı, ambalajı şık ve bol ışıklı reklamla piyasaya sürülmüşse gözün kapalı made in usa damgasını vurabilirsin örneğin. işlevsel ve sıra dışıysa japon'dur, himalaya dağ meltemi esintilerinin ve koskoca, çifte su verilmiş çelik samuray kılıçları tarihinin çocuğudur. eğer mal, güvenilir, pahalı, garanti belgeli ve dayanıklıysa sosis ve bira eşliğinde kuzey avrupa da üretilmiştir. her ne olursa olsun taklitse çin, kore ya da türk malıdır. işkenceye de alışılır, değil mi ki insanın adaptasyon yeteneğine işaret eder yedi bin yıllık yazılı ya da değil tarih destanımız. bir keresinde kendisini aslı'nın gidiş saatine ayarlamıştım benim bu rus'u. kurmadım sonra öylece kaldı uzun bir süre. bir gün aslı saatin durduğunu söyledi. ' senin gittiğin saati gösterebilme yeteneğine sahip sadece ' diye aklımca kompliman yaptım. kendisiyle ilgili her şeyde olduğu gibi aslı ayrıntıya indi, bir sürü süprüntü cümle kurmak zorunda bıraktı beni. kompliman arada kaynadı gitti, geride beklemiş hoşaf tadında buruk lezzetler bırakarak. bir keresinde de kökenleriyle ilgili tuhaf bir övgü saplantısına takılıp kalmıştık böyle. arnavut göçmeni kökene sahip olmasının benim lügatimde ufak taşlarla örülmüş kaldırım, una bulanarak kızartılmış ciğer ve inatçı bir savunma taktiğiyle anti futbol oynayan arnavutluk milli takımından başka hiçbir çağrışım yaptırmayışı, anlamadığım sebeplerden gücendirdi aslı'yı, oldukça güzel geçen bir akşam yemeği sonrası. domuzluk bende biliyorum. doğrucu davut ile kral arthur el ele vermişler de ' şövalye kanunları ' el kitabı yazmışlar sanki okuyup uygulamam için. her yerde her düşünülen fikir dile getirilmemeli felsefesini bir tür maskeli sahtekarlık saydığım sürece başıma gelecek felaketlerden dilim sayesinde mesulüm amenna. olayı neredeyse ırkçı bir söyleme oturtmasını da ben ateşledim farkındayım. ama sırf türk olduğum için neden gururlanmam gerektiğini ve sokağa her çıktığımda, beş bin yıl evvelki atalarının uçsuz bucaksız orta asya steplerinde at sırtında, taş üstünde taş, baş üstünde baş komayarak sınırlar değiştirip devletler kurmalarının, ortalıkta salınan, cadde boylarında piyasa yapmakla meşgul bu nesle ne gibi bir faydaları olduğunu sormak ise başlı başına kabustu. hep tetikte ve savunmada yaşayan habis ve tescilli kötü bir ruha da sevgilisine ufak tefek de olsa mutluluğu çok görmek yaraşır zahir. boşuna kaybetmedim ben bu aşk oyununda.
gece neye hizmet ettiği belirsiz bir içgüdüyle kurduğum saatimin cırlamasıyla uyandım bu sabah. bugün perşembe ve epey süreden beridir ilk defa sabah kalktığımda sigaraya emzik gibi asılmak değil, sıcacık demli bir bardak çay ve ekmek eşliğinde yumuşak, yağlı peynir parçacıkları yemek geçiyor içimden. giyinip bakkala çıkma hevesim ve aynanın karşısında artık dişlerimi fırçalamam gerektiğini düşünmem de iyiye alamet değil. ne olur ne olmaz gibisinden sokağa çıkar çıkmaz bir sigara iliştiriyorum dudaklarımın ucuna. peynir yarım yağlı üç yüz elli gram, fişek yapılmış gazete kağıdına tıkıştırılmış iki yüz gram siyah zeytin, çikolata, ekmek, sigara, kibrit, sakız ve diş fırçası. bu hızla alışveriş yaparsam bir iki hafta sonra iflas bayrağını göndere diker ve borçlanma devresine girerim ki bu oldukça can sıkıcı bir durum. zaten baba desteği olmaksızın bu kadar yıl ayakta kalmam epeyce zor olurdu benim için istanbul'un bu güzide köşesinde. bir de bizi neden avrupa birliğine almıyorlar diye hayıflanıp duruyoruz. otuzlu yaşlarda hayata hala ailesine bağımlı tutunmaya çalışan kocaman bebeklerin boy boy kapılardan dışarıya yeşerdiği bir ülkeyi kucağına oturtsun diye kapı kapı dolanmaktan ayaklarının altına kara sular indi delikanlı başbakanımızın. tanzimat'tan bu yana yüzünü batıya çevirmiş ve demokrasi dahil tüm siyasal ve toplumsal gelişimini dışardan gelecek desteğe endekslemiş bir ülkenin başbakanına da asgari ücrete yıllık yüzde on iki zam yapıp avrupa da kulis yapmak yakışır. hakkını yemeyelim daha kötülerini de gördük evvelinde. bir şeyler yapar gibi görünüp suya sabuna dokunmadan iktidar koltuğunu işgal eden en azından beş tane başbakan ismi sayabilirim türk siyasi tarihinde aklımın ancak erdiği on iki eylül askeri darbesi sonrası. bugünlerde gıda maddelerinde yüzde on sekizlik katma değer vergisinin yüzde sekize çekilmesi gündemi meşgul ediyor ki olumlu bir gelişme, gelirinin büyük kısmını gıda sektörüne ayıran kitleler açısından. fakat fiyat ayarlamasını serbest piyasa koşulları gereği üretici firmaların eline bırakmakla bu ne denli akıllı bir iştir, zurnanın son deliği tüketici zevatın cebine nasıl yansır göreceğiz yakında.

eski bir gazete kağıdı serip kuruldum salonun orta yerine, paraya kıyıp gazete bile aldım anasını satayım. hayatı zehirlemenin iki yolu var; ya günlük yaşayıp sıkıştıracaksın kendini alelade iş ve ilişkilerin demir leblebi kıskacına, ya küçümseyip yaşantını daha yüksek değerlerin peşinde harcayıp gideceksin elinde var olanı. yirmi iki yaşına kadar futbol takımı taraftarı olmamamın anlamını çözemeyişimin arkasında ki hakikat, hayata yeteri kadar tutku yerleştiremeyen silik kişilikler havzasında yitip gitmemdir. arkadaşlarımın sürüklemesiyle gittiğim bir futbol maçında sadece anın tadını çıkartmaya çalışan iki hippi turistin hiç anlamadıkları dilde yapılan tezahüratlara güle oynaya eşlik etme gayretlerine, bizim el kol hareketlerimizi beceriksizce taklit etmelerine ve kalabalığın coşkusuna ayak uydurma çabalarına öylesine imrendim ki hemen orada beşiktaş'ın görüp göreceği en ateşli taraftar olmaya karar verdim. sarışın, yüzü çilli kız bizim takım gol atar atmaz erkek arkadaşına öyle bir sarıldı ki, biz türklerin bir sorununun da aktif yaşama yeteneğimizin daha çocukluk döneminde çeşitli baskılarla sakatlanmış olduğunu hissettirdi bana. roller çiziliyordu daha en başından ve biz o kalıplara uygun davranış türleriyle var olduğumuzda mutlu olabileceğimiz öngörüsüyle yetiştiriliyorduk. haliyle daha stresli ve kompleks mizaçlı olmamız kaçınılmaz bir çıkarımdı ve ' bizim topraklarda sert olmayan adamda dert olur oğlum ' diyen bir babanın oğlu olarak bu saatten sonra hayata bakış açımı değiştirmeyi biraz zor kabullenebilirdim. sanırım aslı'yı korkutan nedenlerden biride bu karamsar izdüşümdü. değilmi ki babasından öğrendiği kırılmaz kalıplar zincirine sıkı sıkıya bağlı erkeklik figürü beni ona çekmişti ve yine aynı gerekçe nasıl üniversiteye başladığından itibaren hızla kendini evinden uzaklaştırıp savurmuşsa ıraklara, benden de o aynı merkez kaç kuvvetiyle kopup gidecekti zamanı geldiğinde. sadece beni algılama sorunlarıyla baş başa bırakıp gitmesi onuruma dokundu. ' sev ama uzaktan ' felsefesini ' ' senle ya da sensiz olmuyor ' aptal diplomatik benzeşmesiyle örtüştürmesini içime sindiremedim hiç.
insanların hayatı biçimlendirme çabalarının da iki eksen üzerine kurulduğunu düşünüyorum; var olmak ve sahip olmak. doğar doğmaz göbek bağını kesip kulağına ezan okuyorlar ardından bir melek elinde iki hapla beliriveriyor bebeğin zihninde. ' mavi ve kırmızı hapım var sadece elimde küçük insan, biri sahip olmanın muhteşem zenginliğini ayağına seriyor, diğeri var olmanın korkunç hüznünü. seçimin üzerine kurulacak bir hayatın izlerini süreceksin gelecek yaşamında. mavi hapı seçersen kendini sahip oldukların ve olamadıklarınla tartacaksın. mutluluk denilen aldanışa aklın sığsa ve benliğin yeterince kuvvetliyse erişmen mümkün. iç onu ve hayatın boyunca var oluşunu yadsıyarak kendin hariç her şeye kucak açarak yaşa. çağlar boyunca insan kardeşlerin milyonlarca defa bu yolu seçti ve geride kalan torunlarına sayısız oyuncak bıraktılar oyalanmaları için. kırmızı hapı seçmek istiyorsan artık uğraşacak sadece kendin varsın sevgili küçüğüm. geride kalan her şey sisli bir perdeden görünecek bundan böyle sana. yaşamını koca bir arayışın pençeleri arasına sıkıştıracaksın ve mavi haplı serdengeçtiler her köşe başında sırıtkan konuşmalarla alay edecekler seninle. sana sadece kendini bulman ve bununla baş edip var olman için yola koyulma fırsatı sunuluyor. hiçbir yere varamaman mümkün, olabilecek her noktaya ulaşman olası. seç birini evladım seç ve kaderini çiz, ardından her şeyi unutup altına işeyeceksin ve her şey kaldığı yerden devam edecek. ' sanırım ben kırmızıdan yana kullandım tercihimi. hikayemin yegane desteği bu masaldır ve aslı'ya mutsuzluğumu açıklayacak başka türlü somut bir gerekçe sunmam da mümkün görünmüyor. başarabildiğim tek şey olabildiğince dürüst olmak ve her ne isem onu açıkça ortaya sürmek. poker oyuncusu olmak için yetiştirilmedim ben ya da ruhumu şeytana satıp elde ettiklerimin üzerine basarak yücelmek üzere kurgulamadım geleceğimi. peynir, zeytin, ekmek yemem gerekiyorsa kahvaltı masasında sadece onlar vardır. dişlerimi fırçalıyorsam hayatı en sıkı yerinden yakalamışımdır, gece yıldızlara bakmayı akıl etmişsem günü artıda kapamışımdır, hesabımı ödemişsem ve borç bırakmamışsam yarına mutluyumdur, ayakkabılarım vurmuyorsa ya da yanından yöresinden patlayıp su almıyorsa halim vaktim yerindedir, işime gücüme karışan pek yoksa ve akıl verip durmuyorsa birileri olur olmaz, bir şekilde hayatımı rayına oturtmuşumdur. bir yalnızlık döngüsünün manifestosunu yazdığım elbette aşikar, ancak şartların sınırını ben belirlemedim. kaderin bana çizdiği minicik rolü sezar gibi güçlü, spartakus kadar onurlu geçirme kararım asla beni terk etmeyecek.

şimdi küçük zeytin tanelerinin sarıldığı gazete kağıdına bıraktığı gri izler üzerine, ' boya katmışlar lan buna zehirliyorlar bizi ufaktan valla ' geyiğine sardırmadan sofrayı kaldırıp dışarıya hazırlanma vakti. gitmeden hafta sonu maçlarına göz atıp bir kupon hazırlamakta fayda var. mahşerin üç kara belası ingiliz ada şövalyelerinden ikisi evinde, biri deplasmanda oynuyor, fransızları es geç dünyanın en dengesiz ligi bu sene, ( geçen hafta lig birincisinin, sondan ikinci takıma kendi evinde berabere kalıp beni hatırı sayılır bir paradan ettiğini sadece sağır sultan duymadı ona da yazılı açıklama gönderdim ) iskoçlardan iki takım iki banko, sanki bu ülkede diğerleri bunların şampiyonluk yarışında figüran rolüne soyunmuşlar yıllardır, geçinip gidiyorlar kendi aralarında, makarnacılardan dört sağlam maç seçersek, üstüne ispanyol boğalarından da bir iki takım eklersek, oranlarının çarpımı otuz ikiyi bulur. üç yeni türk lirası yatırsak doksan altı lira kazanma ihtimalini cebe koyar hafta sonuna da kahvehanede konuşacak mevzuumuz olur hiç değilse. daha adamakıllı bir para kazanmadım devlet marifetiyle tertiplenmiş bu kumar işlerinden ancak sadece çocuk esirgeme kurumuna şans oyunları kanalıyla yaptığım zorunlu bağışlar sayesinde cennette orta büyüklükte bir köşk edinme çabalarımın bir neticeye ulaşmasını umuyorum öteki dünyada. milyonlar milyarlar yerine liralardan kuruşlardan bahsetmem boşuna değil. geçen yılsonu şaşaalı reklamlarla televizyonlarda günaşırı tanıtılarak ocak bir itibariyle altı sıfırı atılmış yeni türk lirasıyla da tanıştık çok şükür. su katılmamış süt rengi iktidar partimizin icraatın içinden programında konuşacak ve gündemi meşgul edecek bir mevzusu daha var artık.
5

epey zamandır sere serpe bıraktığım sakallarımın artık ustura marifetiyle kazınması gerekiyor. ustura deneyiminin başlangıç hikayesi basit. çok parasız kaldığım üniversite yıllarımın ilk döneminde hesabımı kitabımı istanbul'a göre dengeleyememenin verdiği sıkıntı dönemlerinden birinden yeni çıkmıştım ki bir daha asla beş parasız kalmayacağıma söz verdim kendi kendime. yurtta kalıyordum ve o sıralar kredi yurtlar kurumunun bağış ayağına verdiği sabah ve akşam yemeği kuponları ile bir müddet hayatta kalma çabalarım açlık sınırına dayanmadan devam edebildi. bu kuponlara sabah kahvaltı niyetine birkaç hazır pakette zeytin ezmesi, karper peynir ve macun kıvamında yıvışık reçel ile yarım ekmek veriyorlardı. akşam ise ya aldığın yemeklerin dörtte birini düşecek kadar bir miktar paraya saydırıyordun kuponu ya da yarım ekmek ile çorba içebiliyordun sadece. geri kalan tüm masrafım ise günlük iki otobüs biletiyle birinci sigarasına verdiğim ufak bir miktardan ibaretti. kendime yediremediğimden babama haber vermedim, borç almaktan hazzetmediğimden de hemşerilerim ile sınıf arkadaşlarıma hiçbir talepte bulunmadım. hayat geçip gidiyordu istanbul'da ve benim aç yatıp yatmamam sadece benim sorunumdu bu koca şehirde. sayılı gün geçip gider, geriye onun esamisi okunur ya sonrasında hovardaca para saçtığım dönemler olmasına rağmen hiçbir zaman tedbiri elden bırakmamaya gayret gösterdim. o dönemin hemen arkasından kendi kendime bazı ekonomik kemer sıkma politikaları geliştirmeye karar vermiştim. değilmi ki koca koca süslü püslü kitaplarda hatırı sayılır profesörlerin el emeği, göz nuru, bilgi dağarcıklarından süzülme ve seçkin iktisat ilmini okul sayesinde beynimize çivi gibi çakmaya ve orada kalıcı izler bırakmaya niyetlenmiştik, bu ilim irfan ocağından kaptıklarımızın bir kısmını pratiğe aktarmanın zamanı gelmişti hani. en ucuzundan tıraş sabunu aldım bitpazarından, eski zamanlardan kalma hala adını kuaför olarak değiştirmemiş yaşlı ve kesinlikle şişe dibi kalınlığında camlarıyla gözlüklü berber amcalarımızın kullandığı tipte sert ve dayanıklı. üzerinde marka adı olarak ali bıyıklı kabartma yazılı açık mavi plastik bir ustura, bir kutu perma sharp marka jilet, kendinden fırçalı ayakkabı boyası edinmek ilk hamlelerimdi. ürettiği usturasına ismini kazdıran ve berberler dünyasında haklı bir üne sahip ali bıyıklı abimiz gerçek yaşamda ' ustura ali ' namıyla anılmakta mıdır, gerçeğe tam anlamıyla vakıf değilim ancak bir akşamüstü ankara bendderesin'de umumhaneye giderken sırnaşık seyyar tezgahlarının köşesinde hemen kerhaneye dönmek üzereyken " abi boyalım mı? " gibi yavşak bir ağızla önce yakınlık temasında hareketlenen tıfıl oğlan ve benim daha durumu anlamlandırma çabalarım neticeye ulaşmadan bir miktar boyayı o loş karanlıkta ayakkabıma sürüverdiği geliyor aklıma. " ha! ne? ne oluyor? " gibi cümleler dökülüyorken ağzımdan, bu emrivakiye hiç eyvallahımın olmayacağını ve geçim derdini bulaşık suyu hırsına şimdiden bezemiş bu ufaklığa kendimce tavır koyacağımı zannederek yürümeye yeltensem de küçük müteşebbisimiz aniden yüz seksen derecelik değişimle üslubunu sertleştirdi bir de üstüne efelendi kendince. " ha .iktir lan!" diye geçip gittim ki ardımdan beni " ustura cemal'e söyleyecem görürsün sen! " diye tehdit ederek uğurladı. içeri daldım ama tüm hevesim sekteye uğramıştı bir kere. genelev piyasasının ben buralara uğramayalı beri enflasyon oranının iki katı oranda fiyat yükseltmesine mi yanayım, ilerde kuracağı bıçkın yaşantısına alıştırma turları atan bir yeni yetmenin benim gibi eşek kadar bir adama posta koymasına mı takılayım bilemedim bir türlü, attım kendimi dışarı hemen. fırlama boyacımız ortalıkta görünmüyordu ve ustura cemal tarafından az sonra boğazımdan doğranacağım paranoyasıyla baş başa kalmıştım minibüs durağına yollanırken. şimdi bu psikopat cemal ile bizim ali bıyıklı abimizin lakapları haricinde ve cemal'in, ali abinin en sıkı müşterilerinden biri olması dışında bir ilgileri var mıdır gibi bir soru ister istemez akla gelir ve hiç yeri yokken anlamsız bir dolu çağrışımı beynimize nakşeden o kötü anlar hafıza kaydının defterinin dürülmesi gerektiğini hatırlatıp, bunun olanaksızlığını bulabildiği her fırsatta ispat etmesine acı acı gülümsetir. hevesle giriştiğim bu ucuz yoldan tıraş olma ve ayakkabı boyama mevzu bir süre oyalamakla kalmadı, üç ay boyunca suratımda jilet kesikleri ve ayakkabılarımda yer yer göze çarpan boya artıklarıyla ortalıkta dolaşmak zorunda bıraktı beni. yüzümün bir kısmında sakallar ters bir yüzeyden dışarı adım atmaya meyilliydi genlerimde yer alan bir tepkime sonucu ve çene kemiklerimim uç kısmı zayıf olmamın da verdiği destekten ötürü norveç kıyılarına rahmet okutacak derecede oldukça dik kıvrımlara sahipti. elbette ki yaşantım içki, sigara ve kronik uykusuzluk gibi kavramlara uyum sağlama gereği kilo almama izin vermiyordu ve lanet olası ali bıyıklı kabartmalı ucuz usturam ne kadar dikkat gösterirsem göstereyim bir yolunu bulup kıllarımı köküne kadar kazımakla kalmayıp derimin altına da sızarak ince bir kırmızı izi suratıma yerleştirmeyi her seferinde aynı ustalıkla beceriyordu. kan taşı kullanmayı acemi berber anılarımın hafızama kazıdığı kötü hatıralarından dolayı hiç düşünmediğimden ve hayatımın her döneminden hatırladığım kedi çükü benzerliğinde yaralarımın yakamı hiç bırakmadığını bildiğimden haftanın üç günü ' dövüş kulübü ' filminden fırlamış bir klişe tip olarak salınıp duruyordum etrafta.

idealizmin kendine göre saf ve çocuksu yanı çekici gelir önceleri insana, ardından yeteri kadar zeki beyin hücreleriyle çevrelenmişse kişi bunun su katılmamış, dümdüz ve ari bir salaklıkla özdeş olduğunu fısıldar içerlerden bir yerlerden gelen o tuhaf ses. dışarıda gümbür gümbür davul çalarak alay ediyordur etrafın bu tutumunla. ilk başlarda çevrenin bayağılıklarla örülü olup senin elit bir kitlenin adamı olduğun hissiyle oyalanıp entelektüel avuntu kırıntılarıyla vakit geçirirsin yüksek perdeden. hiçbir şey akıntının tersine yüzmeyi uzun süre yanında taşıyamaz oysa. akıntı sonsuzdur, insan fani.

dişlerimi fırçaladım bir güzel, sıcak su kaynatıp aynanın karşısına kuruldum masa başında. perdah atmak diye nitelerler az tıraşlı sakalın üzerinden geçmeyi berber sınıfının ekabir takımı. benimki ise olsa olsa kemik kıran sert sakal kıllarımın verdiği anıştırma sonucu kar kürümek ya da tırpanla tarla biçmek arasında seçim yapmayı gerektirir. artık tıraş sabunu yerine ozon tabakasıyla dost olduğu iddia edilen metal kutularda köpükler kullanıyorum. kim bilir hangi eski geminin demir kaportasından imal edilmiş sıfır kilometre yeni bir jileti ikiye bölüp ali bıyıklı marka usturama takıyorum. sakalları önce sıcak suyla yumuşatmam ardından üzerini köpükle ovuştura ovuştura sıvamam gerek. her ayrıntıyı kralların şölen sahnelerine çevirmekte benim gibi bir çulsuza yakışır eyvallah. epey özen gösteriyorum ve üst üste iki kere alarak sıfırlıyorum sakallarımı, makasla uzun favorilerimin uçlarını düzeltiyorum, briyantin sürüp saçlarımı tarıyorum ( ben ve briyantinli saç bir arada: fredy ve kabusları devam ediyor üzerine çeşitlemeler serisine devam demektir ) ve yüzüm alışılmış olanın öte tarafına ait tuhaf bir görüntüye dönüşüyor anında. epey zamandır sakallı ya da bıyıklı dolaşan birinin kim bilir hangi nedenle bunlardan vazgeçmesiyle etrafındakilerin üzerinde ilk görüldüklerinde bıraktığı tuhaf benzetememe haliyle eşdeğer bir duygulanım yeni yüzüme alışana kadar oyalıyor beni. kaportasına özenle pasta cila atılmış ve görülebilen her bir yeri iyice yıkanıp, silinip ardından da bir güzel parlatılmış eski model ateş kırmızısı bir chevrolet marka otomobile benzetiyorum kendimi keyifle. meraklısına diye satış ilanı verilen ve zaten sadece meraklısının ilgilendiği çok alımlı bir görünüm ve ilk başta fark edilir cinsten övgüye layık görsel bir festivaldir kendileri. bakmaya doyamazsın uzun süre ama kaputunu açmaya gör; en az beş yüz kere kurcalanmış bir aksam, sağına soluna yedek parça fakirliğinden uydurulmuş torna işi yamalar, çalıştığı ilk on yılın sonunda kendini emekliye ayırmayı görev bilmiş amortisörlerle karşılar seni. hele hele onu kullanma hevesine kendini kaptırırsan, devasa büyüklüğüne yakışır manevra kabiliyetini, direksiyona bir vücut geliştirme şampiyonasına hazırlanıyormuşçasına iki elle asılmaları, su gibi benzin içen sık sık yağlamazsan imanının gevreyeceğinden emin olacağın sekiz silindirlik eşek ölüsü motorunu hiç sorma anlatmakla bitmez.
şunun şurasında sadece akşam beşte zenginlerin oyuncağı borsanın giriş katında iş görüşmem var ve ben daha şimdiden yeni yetme manken edalarında aynanın karşısında harcıyorum saatlerimi. epeydir süren başıboş hayatıma getireceği düzenden mi yoksa kronik parasızlık sorunuma bir süreliğine de olsa ara vereceğinden mi nedir bu neşeli hallerim? aslı'dan sonra tepe taklak ve kesinlikle aşağı yönlü seyreden yaşantı sanım meğer en ufak bir tutunuş kırıntısına bile böyle bir tepki verebiliyormuş, ummuyordum hani. kendime yakıştıramıyorum ama üzerime oturuyor elbisesi anında. oğuz atay'dan bu yana ülkedeki en büyük tutunamayanı kendi küllerinden yaratacak olan bu sığırcık kuşuna sıcak ve huzurlu bir ev, uzun vadeli bir iş, prezervatifli güvenli aile içi seks hayatı, çocuk yaparak geleceğe sarkma hayali, süpermarketlerde hafta sonu aile boyu alışveriş yapma ihtimali fazla geliyor yine de. hayatımın ilk yarısından edindiğim tecrübe vasıtasıyla yapabildiğim en iyi şeyin yatağa yanlamasına uzanıp, sigara ve bira içerek bukowski okumak olduğu düşünülürse bulabileceğim tek işin boktan ve batması muhtemel bir derginin ucuz editörlerinden biri olmak olduğunun henüz farkındayım. hayat insanların hayallerinden ve düşüncelerinden ibaret olsaydı diğerlerinin muhteşem kurguları yanında benim payıma düşen sadece pırıl pırıl ışıklar saçan devasa yıldızların arasında kaybolup gitmiş kendi mütavazi ışığıyla avunup diğerlerine öykünen ve onları küçümseme paradoksuna kapılmış bir mum ışığı olmak kalırdı. zannedilenin aksine düşlerin sığlığı mutluluğu yakalamanın muhteşem sırrı değildir babam, önyargılarıyla sulandırılmış dar görüşlü bir dimağın işaretidir kendileri. allah'a şükür ayaklarımız yere basıyor da böylesi kabusları ancak akıl yitimi olarak nitelendirilecek uyku sırasında çoğu zaman da farkına bile varmadan geçiştirip gidiyoruz. yoksa çılgın bir ressamın histeri çığlıklarında kaybolup gitmek ya da deli bir yeni yetme şairin elinde oyuncak olup kadere kahretmek gayet mümkündür ve ben daha kendi düşlerime gem vuramamışken diğerlerininkini kaldıramayacak derecede hassas bir mideye sahibim. benim kendime has dertlerim mevcut, en başta da kimlik sorunum geliyor. 'güdümsüz!' aceleci bir yaftalama çabasıyla bulabildiğim en uygun tabir budur kendime. eğer herhangi bir seçenek varsa ortada, kendi adıma ben her devirde yanlış ya da küçük hesapların adamı olarak sonuçsuz hamlelere meyilliyimdir. en olmadık yerde nereden kaynaklanmışsa köküne kibrit suyu dökülesi gururlanacağım tutar, en gereksiz zamanlarda ortama terslik niyetine olumsuz fikirlerimle çıkışlarım meşhurdur, durduk yere başımı belaya bulaştırıp ardından günlerimi onu defetmek adına harcadığım çok olmuştur. ne var ki zararı kendime indirgeyecek kadar da hümanist ideallerim sayesinde çevremde felaket tellalı olarak anılma bahtsızlığından burun farkıyla yırttığımın da altını çizmekte fayda var. her seferinde bu kez öyle olmayacak diye ne stratejiler geliştirmişim, nice kuramlar denemişim ki haddi hesabı yok.

salih'e telefon açıyorum, akşam sekizde benim evde buluşmak üzere kararlaştırıyoruz. kimseye haber vermememi, yalnız konuşmak istediğini tembih ediyor. epeydir dalgın bu çocuk, yeni yeni ayrımına varıyorum bunun. o kadar çok kendi hayatlarımızla ilgiliyiz ki etrafımızda olup bitenlere kayıtsız kalıyoruz çoğu zaman. onlara ilişmemiz için ya bizim özelimize dokunmalılar, ya da randevu almalılar bizden. yirmi birinci yüzyıl post modern dünyayı kudurmuş köpek dişi emperyalizmin önüne gelen her bakir toprağa saldırması diye adlandıranlara bir hatırlatma da benden. aynı zamanda büyük yalnızlıklar ve kısır döngü bencillikler çağıdır kendileri. aslı'nın bir suçlaması da benim alabildiğince bencil olduğum üzerinedir, boşuna değil. sırf bu laf yüzünden hayatımı ayaklarının dibine bıraktım, bu da olsa olsa evrensel örümcek ağında kendi kendime ördüğüm yapışkan salaklık oyunuyla özdeştir. herkes kendi hayatının güdümünde ben merkez kulesinde hapis. zaten asıl sorun bu olduğu için birbirimizden kaçıyoruz durmadan, boşuna " türkiye birbirlerini arayan ve ısrarla bulamayanların ülkesidir. " denmiyor. fıçı içerisinde yaşayıp elinde fenerle gece gündüz " adam arıyorum! " diye etrafını kendine güldüren saçı sakalı birbirine karışmış milat evveli dostumuzu saygıyla anmamak elde değil. etraf artık yanlış anlaşılmalardan geçilmiyor, dört bir yana kör kurşunlar sıkıp hedefi ıskaladığımıza şaşıp duruyoruz ardından. kadınlarla başım ne kadar dertliyse arkadaşlar konusunda da o denli şanslıyımdır ki her birini yılların süzgecinden ince eleyip sık dokuyarak telefon rehberine yerleştirmişim. salih'le arkadaşlığımız da çok uzun senelere dayanıyor. önceleri sağda solda görürdüm mahallede, çok konuşkan olmadığını biliyordum. devamlı koşturacak bir şeyleri, etrafında sohbete koyulduğu birkaç kişi, birini söndürüp diğerini yaktığı ucuz sigarası, siyah oltu taşı tespihini parmakları arasında döndürmesiyle tam bir şehir bitirimi olma yolundaydı o devirler. kaygan bir zemindir varoşların caddeleri, kim bilir belki de sadece anasının duaları sayesinde takılıp düşmeden hayatını rayına oturtmayı başarmıştı. altı aylık bir süreçte ortak arkadaşlar vasıtasıyla pek çok kez yan yana gelmemize rağmen doğru düzen konuşmadık bile. ben daha yaşlı olduğumdan ağırdan aldım ve varmadım üzerine. kötü içtiğimiz bir sahil gecesi her nasılsa yolu düşmüş muhabbete katılmıştı geç saatlerde. ayarımın kaçtığı bir sefere denk gelmiş olmalı ki dostlar refakatime salih'i kattılar eve yollanırken. yaptığım türlü soytarılığa o içen ve içenleri bilen vakur tavrıyla katlandığını hatırlıyorum. beni evime getirmekle kalmadı odama kadar da eşlik edip yatağıma yerleştirdi o gece. ertesi gün hatırımı sormaya eve gelmesi ve ona çay ikram etmemle kıvamını bulan dostluğumuz hiç aksamadı ondan sonra. tuhaf bir şekilde bana saygı duyduğunu hissediyordum, belli etmiyor ya da hareketleriyle dışa vurmuyor ancak yapmadıkları ve söylemedikleriyle ancak muhatabının anlayabileceği bir tavırla içerlerde bir yerde duyumsuyordum olup biteni. bir yönüyle benim, alıştığı çevresinden farklı olduğumu biliyor, diğer yönüyle yabancılara kapalı tuttuğum pek çok yönümü dostlarıma sonuna kadar açtığımı seziyor ve kendisini de onların arasına rahatlıkla yerleştiriveriyordu. kendince önemli saydığı meselelerinde benim fikrimi almak gibi bir olayı da mevcut, tabii yollardan mahallenin abisi gibi hissetmeme ve kendimi değerli varsaymama neden olan. rıfat'ın babası kara halil amca rahmetli olmadan evvel hastanede oğullarına vasiyet niyetine bir söz bırakmış; " önce gidin karınızı satın, sonra arkadaşınızı satarsınız ". kimse kimseyi satmasın hocam ne gereği var. çorum'dan kalkıp önce kadıköy balık pazarına yakın yerde çay ocağı, ardından fikirtepe dolaylarında kahvecilikle başlayan istanbul macerası küçük oğlu şeref'in uyuşturucu işine bulaşması sonucu gebze'ye kadar sürüklemiş kara halil'i. o devirlerde fikirtepe'ye yeni giren beyaz ölüm bir daha çıkmamış mahalleden ama bir vakit karadenizli bir mafya babasının belki kendi çöplüğünde kendinden başka bir iktidar istemediğinden ya da ailesinden birinin eroine alışıp bok yolunda telef olmasından dolayı mahalleyi bu illetten temizlemeye karar vermesiyle birlikte bir ara sekteye uğramış sokak aralarında al sat muhabbeti. başta şeref'in bütün arkadaşları olmak üzere ne kadar torbacı varsa saçları ve kaşları kazıtılıp, sıra dayağından geçirilip, falakaya yatırılıp sokakta dolaştırılmış ders niyetine. sadece şeref yırtmış paçayı babası sayesinde. rıfat'a gelince kendisi tam bir istanbul fırlaması olmasına rağmen dünyanın en kolay zengin olma yöntemi beyaz işine ve beyaz kadın ticaretine bulaşmadan hayatını kazanmayı bilmiştir. ileri derece de astım hastası olan ve bu nedenle sağlık kurulu tarafından yüzde altmış iş görememezlik raporuyla çürüğe çıkartılıp askere gitmekten yırtan şeref'te babasının o'na son emanetidir. rıfat inanılmaz yollardan para kazanır, bir bakarsın beş parasız gezer, bir bakarsın etrafa kucak dolusu para saçar. son dönemlerde ki yeteneği inşaat sektöründe faaliyet gösteren müteahhit firmalara komisyonunu alarak fatura temin etmektir. minibüsçülerden petrol ofisi sahiplerine kadar geniş bir ağın aracılığına soyunmuştur. para sorunu olan firmalarla tefecileri buluşturması, çeşitli entrikalardan yüz akıyla sıyrılması diğer yeteneklerindendir. bin bir türlü cambazlıklarla iş alan şirketler adlarına düzenlenmiş faturalarla masraf göstererek vergi kıskacından kurtulmak ve dönemsel para sorunlarını tefecilerle çözmek için başvururlar rıfat'a. ışık hızıyla iş bitirip aynı hızda aleme dalar ki esamisi okunmaz. rakı sofrasına sekiz on meze dizdirmeden oturmaz ama kaya dibinde sadece tuzlu fıstıkla bira içtiği vakitlerde o'nu daha çok severim. ne kadar çevresi olduğunu kendi bile bilmez, ama her türden adamla düşüp kalktığı halde soluğu salih'le benim yanımda almaktan da kendini alamaz. salih ile moda'da garsonluk yaparken tanışmışlar delikanlılık çağlarında. para harcamakla ilgili aşırı savurganlık huylarını o dönemlerden kaptığını salih ballandıra ballandıra anlatır hep. o dönemin en popüler ve en pahalı mekanlarından birinde epey bir süre çalışmış yol yordam öğrenmiştir istanbul jet sosyetesinin hizmetinde. ergen zibidilere kız arkadaşlarıyla baş başa kalabilecekleri loş masalar ayarlayıp onların aynalı sazan kıvamındaki pullarını yolmaktan, afyonlanarak mekana damlamış mafya babalarının her kül tablası değiştirmelerinde dönemin en büyük parasını ellerine sıkıştırmalarına kadar yüzlerce hikayeyi keyifle dinledim pek çok akşam.
burası istanbul, her yol mubah… insanlar ayakta kalmak için inanılmaz taktikler geliştirme yetenekleriyle donanmışlardır. ankara kıçı değirmen taşı saygın memurlar şehriyse eğer, istanbul sınırsız özgürlüklerin ince belli çay bardağında içilmiş bir yudum demli çayıdır. tökezlediğin an kimseden yardım dilenmeden kendin ayağa kalkmak zorundasın öncelikle. müthiş zaferlerin muhteşem yenilgilerle at başı koştuğunu ve her an bir tanesinin ipi göğüsleyip seni ele geçireceğinin gerçeğiyle yüz yüzesindir. en büyük suçlu istanbul’dur öncelikle. etrafa bakıyorum bazen, işporta tezgâhlarının başında kara saçlı kürt delikanlılar korsan cd, korsan kitap, porno yayınlar, kaçak sigaralar satıp intikam alıyorlar bir nevi istanbul’dan. gerçi sadece sultan mehmet burayı fethetmiştir bunu herkes bilir ama ondan sonra gelen nesillerin her biri, en azından ilk geldiklerinde kendilerini fatih ya da hiç olmazsa ulubatlı hasan varsaymaktan kaçınmamışlardır. hemen ertesi dakika gerçekleşen düş kırıklığı sonrasında, akla gelen tek şey istanbul’un buraya gelen herkese geldiği andan itibaren madik atıyor olmasıdır. ertesi, ömür törpüsü bir öç alma sürecidir. burada doğup büyüyen anadolu kökenlilerin de farklı yöntemleri var elbette. anladık istanbul derinden sarsar insanı, değerlerini yıpratır, kişiliği ters yüz eder, başa kakar, yürek pareler, el yakar. nimet de burada zillette. bir yanda vur patlasın çal oynasın bütün dünya akmerkez’den ibaret, tüm caddeler vali konağı, her semt nişantaşı pırıl pırıl hayatlar diğer yanda onları seyreden on milyon seyirci. bazen tirübünler sahaya inmeye yeltenirse de güvenlik güçleri eliyle yaka paça dışarı atılmaktır akıbetleri. ancak istanbul’a rağmen yaşamayı tercih edersen eğer seni seçen kısır döngü kaderimse çekerim türküsünü çığırmama şansına sahip olabilirsin. salih ayrık otu olarak seçtiği yeni yaşantısını kendi deyimiyle kadıköy ve gece hayatından elini eteğini çektiği zaman ancak kurabilmiştir. inatla ve hırsla çalışır ve askerden geleli beri ehli namus bir kızla evlenmenin hayallerini kurar. son işi bir tekstil fabrikasında servis çekmektir. sigortası olmasa da kazancı fena sayılmaz, kendine ve arkadaşlarına ayıracak pek çok zaman bulabilmektedir işi sayesinde. şükredecek daha çok şeyimiz ve daha bol vaktimiz vardı eski devirlerde. şimdi birinin işinin olması en büyük ve tek şükür sebebi mahallemizde. diplomalar çeşitlendi, sayıları arttı ve ekmek aslanın midesine yuva kurdu ahir zamanlarda. şeref’in “ parasız adam, gereksiz adam ” önermesi acı acı gülümsetir beni, ne zaman bu ahval üzere düşünsem. sigara gibidir işsizlik belası, tiryakilik yapar, baş döndürür, öldürmez süründürür. kendinden başka suçlayacağın kimse kalmaz git gide. sanki bu hayat seni aşağılamak üzere kurgulanmıştır, havva annemiz yasak meyveyi sırf bu nedenle ağzına götürmüştür, iskender hindistan seferine bunun için çıkmıştır, çanakkale bu sebepten geçilmemiştir. işi olmak aşağılanmaktan kurtulmak mıdır o da ayrı bir baş belası. duyuyorum her yerden kaprislere boyun eğmek ve ağız kokusu çekmek diye nitelendiriyor çoğu meslek erbabı iş hayatını. ya bu patron, amir kısmı arızalı ya bizimkilerde bir tuhaflık var. her mahalleden bir milyoner çıkmış mıdır emin değilim ancak pek çoğundan milyonlarca işsizin fışkırdığı aşikâr. en çok da işverenin hesabına dönüyor çark, daha ucuza, daha nitelikli iş gücünü istihdam etme yetkisine kavuşuyor bu durumda. çarkın dişlisine diş bileyenler şaşkın, kendileri mi dışarıda kaldılar yoksa kasten mi bırakıldılar? memnuniyetleri mi onları öfkeli öfkeli söyleten? hırsız olmamamın sebebi elime yeterince fırsat geçmediğinden mi, yoksa muhtaç olduğum kudret damarlarımda dolaşan asil kanda mı? burada basit türüyle yüz kızartıcı suçlar kapsamında dar anlamlı hırsızlıktan değil polisin avantasından iş bilir memurun sakalına, batık bankacılardan hayali ihracata, her türlü beceriye dayalı sebepsiz zenginleşmeden dem vuruyorum. adlar değişir, tanımlar farklılaşır, nitelik farkı mümkündür ve elbette anlaşılabilir kategoriler vardır ama eğer kıyının öteki yanındaysam hepsinin aslı astarının hırsızlığa dayandığını iddia edebilirim. küçük çaplı kolpocudan, hamutuyla götürülen deve kervanına kadar her birinin yolu açık olsun ve mümkün mertebe bana uzak dursun. bana değmeyen yılan ne kadar yaşarsa yaşasın ve her horoz kendi çöplüğünün bilirkişisi olmaya devam etsin. bana sorumluluk, duyarlılık, insani tepkiler koyma gereği, sevgi, barış, eşitlik, kardeşlik, özgürlük masalları sıralamayın beyhude yere. ilk gençlik çağlarımda çok daha heyecanlı ve sinirliydim her türlü memleket meselelerinde. ülserden kıvrılan bir mideyle basurdan muzdarip bir kıç hediye kaldı geriye. allahtan kahvehanede lavuk muhabbetine sardırmadım da bir filin bile ayaklarını yerden kesip, yatak yorgan yatıracak migren belasını başımdan uzak tutabildim. karamba karambita…
6

kravat takmadım ama ceket, gömlek, kumaş pantolon üçlemesini kuşanarak, siyah ve ona yakışan formlarını oluşturmayı becerdim sokağa çıkarken. nisan güneşinin hayata anlam yükleyecek derecede güzel ışıltılarıyla ferahlayarak sanki daha bir temiz, daha bir tenha, daha bir şefkatli istanbul bugün. kahveye gitmekti niyetim ama ekrem’in dükkâna uğramaya karar verdim. ekrem’in girmediği denemediği iş kalmamış neredeyse. bir kısmının kanunsuz olduğu üzerine söylentiler var arkasından. ben dedikodulara burun kıvıranlardanım. bir şey doğrulanması gerekiyorsa dobra ve muhatabından gelmeli. ekrem’i ilk tanıdığımda sert erkek tavırlarına gıcık olmuştum. leman dergisinin sayfalarından atlayıp dünyamıza düşmüş karikatürize giyim ve saç tarzı, argo ve üst perdeden konuşması epey bir süre uzak tuttu beni sonradan epey seveceğim bu dostumdan. bıçkındır, tehlikelidir, uçurum kenarı çocuğudur ve içine helva sarılmış ev yufkası kadar merhametli bir yüreğe sahiptir. bir keresinde arkadaşları bunu bir kavgaya götürmüşler, karşı taraf tedarikli ve kalabalık bir kadroyla karşılamış bunları. sadece ekrem kaçamamış, diğerleri tabanları yağlamışlar postu deldirmemek için. beş on kişi almışlar bunu evire çevire benzetmişler tekme tokat, en sonunda bir inşaata sığınmış ve oradan eline geçirdiği bir beş on tahtayla kuşatmayı yararak kendini kurtarmış. o gece yanıma geldi, dayak yediği umurunda değildi, dayak atanlarla da işi yoktu, o’nu götürenleri kafaya takmıştı. tüm ısrarlarıma rağmen hastaneye götüremedim, iç kanama söylemlerimi ağzıma tıkadı. “bırak ağabey yav, ağzına sıçacam hepsinin” diyor başka bir şey demiyordu. bira verdim, elini yüzünü sildim, kolonyayla dağladım yaralarını. bir türlü öfkesini dizginleyemiyordu, “.mına koyacam tümünün, bıraktılar beni sokak köpeği gibi tek başına orada” beni dinliyor ama kendi düşündükleriyle çok meşgul olduğundan pek kaile almıyordu. uyuyana kadar sürdü bu sağırlar diyalogu. “abi anam şimdi endişelenir diye gitmedim eve, bir telefon edeyim de meraklanmasın garip” o gece kurduğu en anlamlı cümleydi, geri kalanların tümü yarın tek tek yapacaklarına aitti. en çok da kedi cevdet’e kırılmıştı, “böyle değildi bu oğlan, neredeyse beraber büyüdük, beraber girdiğimiz kavgaların haddi hesabı yoktu” diyordu. “aç mısın?” diye sordum misafirperver bir ağabey olarak. başını salladı ve sigaraya yumuldu yeniden. sabah kalktığımda gitmişti, başta kedi cevdet olmak üzere diğer bitirim dostlarını ziyarete gittiğini biliyordum, bir kısmının o gün başının epey ağrıyacağını, hepsiyle köprülerin sonsuza dek yıkılacağını da. ekrem asla ertelemez, asla affetmez, asla peşini bırakmazdı kafaya taktığı kişisel davasının. sedat peker ve alaattin çakıcı hayranıdır ayrıca. “arkalarına koca bir karadenizi almışlar usta, yedirmezler istanbul’u karagümrüklüler gibi haytalara. adamların tek özelliği psikopat ruhları, nuriş gitsin sibel can’ın tüylerini yolsun, ne işi olur onun mafya babalığıyla” gibi sanki içerden biriymiş gibi ahkâm keserdi kahve köşelerinde. allah’tan hiçbiri ekrem’in farkına varmadı da garip anasını hapishanelere düşüp ya da bir çatışmada bok yoluna telef olup daha fazla ağlatmadı. semt pazarından benzin istasyonunda pompacılığa kadar işlere girip çıktı. “pompacı ekrem” dedikleri de olur o günlerin hatırasına. cinsel bir içerik taşıdığı ve salon kabadayıları arasında kullanıldığında sesini çıkarmaz ama az tanıdığı ya da sevmediği biri tarafından dillendirilirse posta koymayı da ihmal etmez, “bana sadece arkadaşlarım pompacı der, sen kim oluyorsun lan” diyerek tersler. bir ara üç kişi epey afili bir işin peşinden koşmuşlardı. büyük kulüp’te kumar oynayan kodamanlardan biri bunların elinden tuttu ve tuzla tersanelerinde bir kantin işletmesinin sahibi oldular. ihaleyi nasıl üzerlerine aldıkları hala karanlıkta kalan bir konudur. bir gün takım taklavat lacileri çekmiş, siyah güneş gözlükleriyle, güzel bir arabayı kahvenin önüne park etti. kadim dostları sevindi, diğerleri kıskandı ama ekrem eski ekrem’di. üç beş ay sonra ortaklarından bir tanesi içki, kumar, kadın üçlemesinin de verdiği ara gazla ekrem’i ve ortağını soyup soğana çevirip sırra kadem bastı. haftasına işe girmelerine ön ayak olan hamileri bunları beykoz’da ki konağına çekip bir güzel ıslattı. “paraya yanmıyorum ulan, itibarımı iki paralık ettiniz itler, bir daha tuzla’ya elli metre yaklaşın sülalenizi silerim istanbul’dan” diyerek bunlara mühlet verip parasına yüklü bir faiz işleterek geri istedi. bu tür adamlar üzüm yiyen köpeği pekmez sıçana kadar kovalamalarıyla meşhurdur. ekrem atladı otobüse rize’ye gitti, amcaoğullarından her sene gelen çay parasını bu sefer erkenden tahsil etmek ve mümkünse borç para almak üzere. sonra neyi var neyi yok satıp borçlarını kapatıp, mahallemize kesin dönüş yaptı. kendine yamuk atan arkadaşını tüm aramalarına rağmen bulamadı ve içki içerken sıraladığı tehditlerin çınlaması uzayda yankılanıp duran ve kaybolan hoş bir seda olarak kalıncaya kadar küfretmekten kendisini alamadı. bir zamanlar çalıştığı berber rüstem amcanın yanına kalfa olarak girdi ve halen irtibat bürosu olarak kullanıyor dükkânı. rüstem amca, ekrem’in geniş çevresinin de etkisiyle işinden memnun ama kenar mahalle kabadayısı tavırlarına da kıl oluyor içten içe. bir keresinde beni bile aracı etti. “konuş şununla, senin sözünü dinler, içmenin sıçmanın, kavga gürültünün sonu yok, nerde başıbozuk bir hırpani var bunun arkadaşı” diye beni doldurdu. doğal olarak içki eşliğinde açtım konuyu, ne kulak astı ne de söz dinledi. sadece “söylerim az gelirler mekâna.” diye bağladı muhabbetin sonunu.

“selamünaleyküm!” daldım içeri, ekrem tezgâhta bir müşterisi ile meşgul. gözleri ışıdı “hoş geldin baba, otur keyfince” gazetelerin sıralandığı sehpanın arkasına kuruldum. “lan cezmi, çay söyle selim abine” diye seslendi çırağa, müşterisine de çay isteyip istemediğini sorup “üç olsun oğlum, canın çekiyorsa kendine de al.” dükkânın önündeki telden çamaşır kurutmak için kurulan tezgâha yıkanmış havluları asan cezmi fırladı gitti anında. berberlerle müşterileri arasında kurulan o özel ilişkiyi baltalamamak üzere gazeteye gömüldüm. aynı teraneler, neden mizah duygusu bu denli az bu gazetelerde. asık suratlı köşe yazarları kabız oldukları bir sırada çektirdikleri fotoğraflarını köşe başına asmışlar. alt tarafa döşedikleri yazıları da kurtlanmış keçiboynuzunu anıştırıyor. yoruluyorum, sigaradan medet umuyorum son çare olarak. cezmi çay tepsisini sallayarak getiriyor. ekrem fırça atıyor “niye sen getiriyorsun çayı?” diyerek. mahcup ve sesini çıkarmadan dağıtım yapıyor. iyi bir bahşişi hak etti şimdiden. müşterinin kulak kılları ispirtoya batırılmış bir ucu pamuğa sarılmış kalın bir tel marifetiyle yakılıyor çay sonrası. kaş ve saçlar elle siperlenip kulağa yaklaştırılıp çekiliyor yanan pamuk. ihtiyarlığın şeref madalyasıdır kulak kılları erkek adamda. kulak kılı işlemi aynı zamanda tıraşın sona erdiğine işaret. kolonyalar ikram ediliyor, rötuşlarla uğraşılıyor ve “sıhhatler olsun” temennisiyle sona erdiriliyor tören. cezmi cekete yelteniyor hemen, yumuşak bir fırçayla omuzlara düşmesi muhtemel kıl artıklarını temizliyor ve ceketin giyilmesine refakat ediyor. “eline sağlık usta, borcumuz?” “beş lira” beş lira cüzdandan özenle çıkartılıyor, paranın bütün olarak sunulması sonucu cezmi’nin bahşişi arada kaynıyor ve çekip gidiyor adam. ekrem aletlerini yerine yerleştirip, tezgâhına çekidüzen verdikten sonra yanıma oturuyor. rüstem amca yine hastaneye gitmiş, romatizmaları tat vermiyormuş epeydir. lafı evirip çevirip bana getiriyor, meraklı gözlerle kılık kıyafetimi tartıyor. durumu izah ediyorum, iş görüşmesi için akşam kadıköy’e gideceğimden dem vuruyorum. seviniyor hemen, gözleri ışıyor, kelimeleri canlanıyor. demek ki etrafım benim işsiz halimden endişeleniyor epey zamandır. insanın kendi sorunlarına yakın duran kişilerin yanında olması çok büyük bir şans. umutlandırıyor hayata dair ve tahammül etmeme dayanak oluyor. bir ara beni koltuğa oturtup saçıma çeki düzen veriyor ekrem ve ense kıllarımı alıyor özenle. cezmi’yi iddaa kuponunu yatırmaya gönderiyorum ve geri döndüğünde cebine bir miktar bozukluk sıkıştırıyorum. bir iki müşterinin dükkâna damlamasıyla beraber gitme vaktimin geldiğini gösteriyor saatler. biz işsizler sınıfı duyarlı davranmalıyız işi olanlara, onları gereksizce meşgul etmeden ve işlerinden alıkoymadan takılmalıyız yanlarında. “hayırlı işler” diyerek ayrılıyorum dükkândan, yürüyüşüm bile yabancı geliyor bana bu kıyafetlerle. daha dik duruyorum ve kendinden emin adım atıyorum sanki. pozitif enerji manyaklarına benziyorum hafiften, “ her şey çok güzel olacaktan” “ölmek için güzel bir güne” dönüşmek istiyorum ama elvermiyor güneş. kahvehaneye gitme fikri, kılığım kıyafetim sebebiyle olur olmaz herkese izahat yapmak zorunluluğunu çağrıştırdığından çekici gelmiyor artık. atlayıp kadıköy’e gitmek daha iyi, en azından rıhtımda oturup saçıma rüzgârla fön çektirmek mümkün ancak meç yaptırmak imkânsız, zaten meç yaptırmanın mantığını anlamak ta kabil değil. kadınlara yakışabilir ama erkeklerde nuri alço devrinden sonra kalsın hocam ben almayayım. aşağıya doğru yürüyüp e-5 karayoluna iniyorum. bugün benim şanslı günüm herhalde, tanıdık dolmuşçu rast geliyor iyi mi? çankırılı recep abi neredeyse dolmuşçu âleminin lakapsız tek şoförü. çankırılıyı lakaptan sayarsan çok çok öyle anılır. recep abi emekli, başında saçı yok, ağzında dişi yok, elde yok avuçta yok, ama götürdüğü kadının haddi hesabı da yok. tip dersen çarşamba pazarından biraz hallice ve recep abi fahişelerle iş tutmaz gel de akıl sır erdir. çüküne bal çalmış babası doğarken derler de duy da inanma.
“selamünaleyküm, hayırlı işler!” recep abi yan koltuğu boşalttırıyor hemen. “abicim sizi şöyle alalım biraz, hatırlı misafirim var” diyerek, zaten böyle bir surat kime ne derse muhatabına itaat etmek düşer sadece. dolmuşçu tayfasının kavga dövüş işlerinde dayanışma içerisinde olup âleme nam salmaları da başka bir şehir efsanesi. bırakalım sosyete zevatının kimin eli kimin .ötünde muhabbetini şenay düdek gibi ucubeler üzerine vazife bilsin, bizim payımıza da kendi safımızın kahramanları düştü hemşire. şenay düdek hiçbir dolmuşa bindiğinde şoför koltuğunun yanında ki koltuğa oturup sigara içemez, ya da direksiyonda ki arkadaşına yardım ayağına müşteriden para toplayıp hesap üstü veremez, yolun sağını kollayıp el eden potansiyel müşterileri şoföre bildirmez, ben de mermerci’nin kızlarına yüz metreden fazla yaklaşamam, realite bu. recep abi ülkücü olduğunu iddia eder, cep telefonu melodisi “ölürüm türkiye’m” türküsüdür, ekranında üç hilal ile dolunaya başını dikip uluyan bozkurt amblemi vardır ama en çok sevdiği türküde selda bağcan’dan aşık mahsuni şerif’in ‘yuh yuh’ türküsüdür. saz çalar kıyısından köşesinden ve ne zaman neşet ertaş’tan “kaşların karasına” yı dinlese o sıra takıldığı kadını arar. “türkü dinledim de aklıma geldin sevdiğim” diyerek. her seferinde aynen böyle olur. “recep abi hepsinin mi kaşları kara yahu?” dersem de “he valla öyle yeğenim” diye geçiştirir, bazen gösteriş niyetine hatunu ön koltuğa oturtup, işi paydos edip mahallede dolmuşla gezindiği de olur. takılırlar ertesinde “anneanneni gezdiriyormuşsun dün akşam” diye, hayatta lafın altında kalmaz, küfrü yapıştırır anında. “çok istiyorsan senin ebeni de gezdireyim” karabiber soslu mısır patlağı, satre’nin bulantısı, alaattin’nin lambası, tansu çiller’in çiftliği. bu âlemde gözün açık sırtın pek olacak, diline hükmedeceksin. istediğini söyleyen istemediğini duyar ne de olsa. dolmuşçu tayfası şoför ve mal sahiplerinden oluşur. hatlı minibüsün plakasıyla birlikte değeri yüz tane asgari ücretli işçinin yıllık kazançları toplamından biraz fazladır. şoför benzini tamamlar, patronun parasını çıkartır, geriye ne kalırsa yevmiyesini cebine kor. kırk lira ve üzeri günü kurtarmaya yeter de artar bile. günde iki paket sigara, sabah çorba, akşam ızgara, kâhya parası, çay molası derken para kuşa döner ama günde bir kerede olsa saatini yakalayıp aynı seferde arabayı birkaç kez doldur boşalt yaparsa yeterlidir günü kurtarmaya. dolmuşçu esnafının sahte paradan kaçak silaha pek çok karanlık işe bulaştığı söylentisi yaygınsa da sayıları azdır ancak küfür etmeyenine henüz rastlamadım ben. en çok da kendi aralarında döner küfür muhabbeti. gruplaşma vardır aralarında ve hat uzun, dolmuş sayısı fazladır güzergâhta. martıların ekmek kavgasına benzer direksiyon başında para kazanmak. son dönemlerde polis de musallat olmuştur harem-gebze hattına, ayakta yolcu taşımaktan basarlar cezayı köprü altlarında. kırk dokuz yeni türk lirası ve on ceza puanı. işbilir maliye bakanımızın yeni taktiklerinden biridir belki bu yöntem, belki de küçükken annesi evini terk edip şoföre kaçmış bir trafik şube müdürünün beyin kıvrımları arasında sıkışıp kalmış intikam ataklarıdır. bizim gibi işsiz güçsüz tayfasına da böylesi kılkuyruk komplo teorileri yakışır, elhamdülillah.

recep ağabey usulen uzattığım yol parasını elimi tutarak geri çeviriyor. esnaflığın lonca teşkilatından bu yana yazısız kanunlarından biri de budur. hareme yolum düşerse bana çay söyler gerekirse yemek ısmarlar yine elimi cebime attırmaz. bir ara bizim mahallede ikamet etmesi ve benim takıldığım kahveye uğramasıyla başlayan ilişkiler zinciri bu minval üzerinde yürür bu ülkede ve sırf bu nedenle ben başka hiçbir yerde yaşamak istemiyorum ölene dek. eğer küreselleşme ve post-modernizm denilen cenabet düşünce tarzı memleketime sirayet ederde bu hasletler de tarihe karışırsa son kalesi de düşmüş bir imparator gibi ya canıma kıyacağım ya da kendimi bir eve hapsedip kimseyi hayatıma bulaştırmayacağım. e-5 üzerinden haydarpaşa numune hastanesine epey sürüyor yolculuğum, malum köprü yenileme çalışmaları ‘büyükşehir belediyesi çalışıyor’ tabelaları eşliğinde tam gaz ilerlemekte, ilerlerken bizim de canımıza ot tıkamakta çok şükür. recep abiye “hayırlı işler” diyerek iniyorum durakta. burası harem’e on dakika mesafede ki son durak. yukarı köprüye çıkıp hastanenin giriş kısmının önünde ki ışıklardan karşıya geçiyorum ve beni beş dakika sonra kadıköy’e ulaştıracak dolmuş taksiye biniyorum. on yedisinde saçları kızıla çalan delikanlı kızlar kadar güzel it oğlu it. her taraftan insan fışkırıyor, hemen rıhtıma atıyorum kendimi. eskiden işgal edilip çayhane olarak hizmete sunulan işletmelerin yerinde yeller esiyor, çiçekçiler ve canlı hayvan satan dükkânlar da kaldırılmış. uyuz üç beş oturak konup istanbul âşıklarının hizmetine sunulmuş ki boş yer bulabilene aşk olsun. buradan moda da ki yelken kulübe kadar sahilden ilerle her kuytuda kapısı içerden kitlenmiş bir kapalı mekân bulamamış çiftlere rastlarsın. yeterince hanzo değilsen göz ucuyla süzüp, geçip gidersin, ama su katılmamış kalassan onları bir şekilde rahatsız edersin ki pek de işe yaramaz sonuçta. en çok yüz metre ötede bir başka yer bulunur nasılsa. âlemin derdi beni geriyor bugünlerde. adamakıllı sıcak var ve canım buz gibi efes bira çekiyor, iş görüşmesine bira kokan ağızla bir gitmek de daha en başından işe alınmamayı garantiler. naneli sakızın üretilme sebebini idrak ederek, bir ağaç gölgesi bulup denize karşı bira içiyorum sonrası. istanbul gümbür gümbür akşama hazırlıyor kendini. çığırtkan kuşlara benziyor biraz, her bir yandan farklı bir ses fışkırıyor. okulu askıya alıp gezinen liseli çocuklarla dolu etrafım. kızlar erkek gibi konuşuyor, erkekler de erkek gibi konuşmaya çalışıyor. kravatlar biçimsizce salıverilmiş, gömleklerin kolları katlanıp geriye atılmış, her biri ayrı telden çalan envai çeşit saç biçimleriyle dudak arası sigara tabloyu tamamlıyor. dünya umurlarında değil gibi davranıyorlar, önemsenmek istiyorlar ama dünya da onları ..klemiyor evrensel birleşik kaplar teoremi gereği. .okunda boncuk arama evresidir lise çağı. ben var olmak üzereyim, ben de farklı bir şeyler var, mafya üyesi ile maden mühendisliği okumak arasında bir yerlerdeyim ama su ürünleri fakültesinden mezun olup gardiyan olma ihtimalim de mevcut. fizik dersinde ivme denilen bir baş belası ile başa çıkamıyorum ancak beş lira ile üç gün geçinmenin ne demek olduğunu öğreneli epey oluyor. ihtilal sonrası özal zamanına denk düşer benim lise çağım. yabancı sigara yasağının kaldırılması ile kaçakçıların ekmek kapısı kapatılmış ve yüklü vergi bindirilerek vitrinlerde yerini almıştır sigaralar albenili paketleriyle çeşit çeşit. o sıra orta anadolu’nun ağaçsız şehirlerinden birinde dayak yiyorum öğretmenlerimden ben gün aşırı. tuhaf bir oyuna dönüştürmüşüz her şeyi “kalk ulan tahtaya” “ulan deme bana” “terbiyesiz, çık sınıftan gözüm görmesin seni”. saçımızı elle kontrol ediyorlar örneğin her pazartesi, müdür yardımcısının elinde bir makas, önüne geleni kırpıp gönderiyor geri, limon suyuyla yapıştırmışım sertleşmiş saçım ama cin gibi it oğlu it yemiyor numaramı ve derin bir kesik atıyor alnımın üstüne. çizik karizmayla eve dönüyorum berber parası almak için. berber gülerek karşılıyor bizi, sabah sabah yevmiyeyi doğrultmanın keyfiyle. rahmetli ahmet kaya boşuna dememiş “kırk yıl su değse bir .ikim olmaz mermere, hayatta güvenme ibne ile berbere” diye. okul idaresinin berberler odasıyla işbirliği yoksa eğer, evren paşa’nın askeri yönetiminin sivil yaşama yansımaları bu uygulamalar. kafam bozuluyor, sıfıra vurduruyorum saçımı. diğer arkadaşlarım da bana uyuyor, güneşin altında ampul gibi parlayarak dönüyoruz okula. girişte karşılıyorlar bizi, bu sefer de protesto ediyorsunuz diyerek disiplin kuruluna veriliyoruz hep birlikte. benim gauss yöntemiyle ardışık yüzlerce sayıyı toplamayı öğrenmem gerekirken saçımın iki santimden uzun olması sebebiyle okuldan uzaklaştırma cezası almam aklıma sığmıyor ama kalorifer dairesinde sigara içerken yakalanmamla birlikte tekrar cezalandırılmamı bir nebze olsun kabul edebiliyorum. öğretmen tayfasının bu osuruktan terane işlerle uğraşmasından kelli her şeyden yarım yamalak öğrenerek üniversite seçme sınavlarına hazırlanıyoruz ve o saatten itibaren hayata bir sıfır geriden başlamak zorunda olduğumuzu fark ediyoruz. ingilizce dersi içerisinde barındırdığı ‘.m’ yardımcı fiili nedeniyle bizde alay konusuyken zengin tayfası çatır çutur ingilizce konuşuyor kendi aralarında. daha sonraları tüm gramer kanunlarını öğrenmeme rağmen ingilizceden nefret etmemin kaynağı bu yıllara dayanır. matematiği sevmeme rağmen matematik hocalarından nefret etmek de öyle. çağrışımlar tanrı’sının emanetine saygı duyarım ben her seferinde o’da sağ olsun hiç boş koymaz beni. bu yüzden biraz tuhaf bu duruş. gerekli gereksiz pek çok şeyi hatırlama rahatsızlığı veya boş işlerle beyni meşgul etme zırvalığı adlarından birini verebilirim buna. gerçeğim olurlar kendileri, değiştiremem, çaba göstermek işe yaramaz.

bir sabancı iş performansıyla kendini ölçer, köylünün teki son model traktörüyle hava atar, genel kurmay başkanı öldürttüğü terörist sayısıyla övünür, tansu çiller servetinin kaynağını çıkınla açıklar, murathan mungan “bu ülkede her şey olunur ancak rezil olunmaz” der, demet şener herkesi sıraya dizip ibrahim kutluay’la evlenir, dikembe mutombo ribaunt kralı seçilir, sevda demirel orospu olmadığını iddia eder, semra özal, fatih ürek’in şarkı söylediği barda puro içer, ayşegül tecimer yirmi bir yaşında ki sevgilisiyle kavga eder, sezen aksu beşinci kocasını boşar, it ürür kervan yürür, selim seyreder. ara sıra da kendinden ufak boylu kaşları biçimlice alınmış kızlardan dayak yer ve onlara âşık olduğunu iddia ederek avunur, kendini acındırır, acılarından kule inşa edip boş vermişliğe sardırır, yalnızlığına tahammül edebilme gücüyle öğünür, kurda kuşa, börtü böceğe, çayıra yeşile gitme sevdalısıdır, zeki olduğunu varsayar, ailesine uzakta oldukları sürece bağlıdır, dostlarını satmaz, düşmanlarını ağlatmaz, ne ota ne boka yaranır, kendi boşluğunu neden doldurduğundan bihaber ortalıkta salınır durur. müslüman olmasa komünist olmaya karar verecektir, liberal olduğunu varsaysa da tuzu kuru sınıfından olmadığının da bilincindedir, hem onların ne menem bir sınıfı temsil ettiğini de anlamamıştır, sütten çıkmış ak kaşık olmadığını bilir, kızlarını orta sınıf arızalılar grubundan seçer, tek gerçeği beşiktaş taraftarı olduğudur, o da türetilmiştir. ak .öt kara .öt belli olmamıştır bu memlekette atatürk öleli beri ve selim efendi neye inanacağını şaşırıp allah hariç hiçbir şeye inanmamaya özenmiştir, ancak sıkı bir günahkar olmaktan da yakasını kurtaramamıştır. “laik sistemin yaratığıyım ben” diye sisteme giydirirken, içerden bir sesin “hassiktir lan!” diye çığlık çığlığa at koşturduğunu hisseder. her fırsatta belediyeye küfrü basar, devlet dairelerinin azılı düşmanıdır, statükodan sıkılır, bürokrasiden darlanır, politik kasttan haz almaz, aristokrasiden nefret eder, burjuvaziyi aşağılar, üstün insan kavramına .ötüyle güler, parayı sevmez, övünmeyi bilmez, gözyaşını silmez, türkü dinler, halay çeker, ağzı kokar, burnu akar, dümdüz bir adamdır nihayetinde. su akar, deliler bakar, selim de kendi tarifini kendi eliyle yapar.

artık gitme vakti hoşça kal kardeşim deniz, bir borsa şirketiyle iş görüşmesi yapmam ve onlara kendimi beğendirmek gerekiyor şimdi.
tiran

1

kapıda karşılandım ve bir sandalyede beklemeye alındım. içerisi klimanın da etkisiyle yapay bir serinliğe sardırmış kendini. dümdüz ve bembeyaz bir duvarı boş bırakılmış ve önüne sıra sıra lüks sandalyeler dizilmiş, cep sinemalarından biraz daha küçük bir salon. diğer tüm duvarlarda büyük boy resimler var, daha çok manzara ve çiçek. duvarı boydan boya kaplayan pencerelerin iki yanında kalın kadife perdeler var. karşı duvarda yan yana iki pano ve üzerinde mahkeme duvarlarına yakışır tarzda daktilo yazısından fotokopi edilmiş resmi tebliğ yazıları. hem çaycılık hem de güvenlik olarak iki işi üstlenmiş ancak tek maaşla, üstelik asgari ücretle istihdam edilen konuşkan bir delikanlı ilgileniyor benimle önceleri. ilk bakışta alevi olduğunu düşündürten kara kaş kara göz sırım gibi bir delikanlı. samimiyet kuruyoruz anında, ne de olsa aynı sınıfın farklı versiyonlarıyız. bir ara lavabonun yerini sorup, aynada saçıma başıma çeki düzen veriyorum, dişlerimi suyla serinletip parmaklarımla ovuyorum. tekrar salona dönüyorum ve özgeçmiş denilen kâğıdı gönderdiğim odadan beni çağırmalarını bekliyorum. birkaç kişi dolaşıp duruyor etrafta, ellerinde tomar tomar kâğıt var genellikle ve bilgisayardan cızırtılı sesiyle çıktı alınıyor durmadan. çaycı çocuk bir çay daha getiriyor, yine bir sürü şey konuşuyor benimle, ismi talip, çıktığı bir kız var, laf arasında kızın ailesinin görüşmelerine sorun çıkaracağından bahsediyor bir de üstü kapalı. alevi olma ihtimali gittikçe daha güçleniyor şimdi. böyle de bir sorunu var bu ülkenin, eski kulağı kesiklere göre daha farklıymış önceden. yetmiş seksen arası türkün ateşle imtihan edildiği yıllarda, aşırı sol cenah alevi nüfusa el atmış ve birkaç ilde esaslı bir bölünme ve çatışma gerçekleşmiş iki topluluk arasında. bu illerden bir tanesi de benim doğduğum yer. alevi hemşerilerimin büyük çoğunluğunun o olaylar sonrası istanbula göç ettiğini bilmiyorum daha o zamanlar çocuk aklımla. yaşadığım her şeyi sonradan kitaplardan okuyarak öğrenmek gibi bir mevzuum var benim. teyit edilmesi anlamına yakın biraz. alevileri de okudum dinledim ama kafam epeyce karışık bu konuda, ifadeleri kapalı ve dogmatik. ben türkülerini severim, eski nesil alevilerin misafir ağırlamadan yeni doğan çocuğun beşiğinin kenarına saz asma türü adetlerini severim, demokrat yaklaşımlarını severim. ancak azınlık olarak kendilerini ifade etmeleri ve acılardan müteşekkil bir geçmişi süsleyerek üstlenmeleri bana anlamsız gelir. yavuz sultan selim düşmanlığından, nüfus kâğıdından din hanesinde islam yerine alevi yazılması mahkemesine, chp partisinin sözde din ayrımını her fırsatta reddetmesine karşın seçimlerde belli bazı illerde sadece alevi adayları parti listesine almasına kadar pek çok imge ve oluşumu benim küçük aklım almıyor. kimsenin inancıyla derdim yok, sadece tarihe not düşüyoruz kıyısından köşesinden. bir keresinde çocuğuz daha, yaşlı komşumuz gülbeyaz teyzenin tavuklarını ürkütüyoruz oraya buraya koştururken “yezit’in dölleri” diye bizi azarlıyor. kim ulan bu yezit? ve nereden onun soyu oluyoruz? herkeslere soruyorum, tık yok. iki grup arasında kız vermeme gibi bir gelenek söz konusu o günlerden miras. işin cinsiyet ayrımcılığı kısmını anlatmaya bile değmez, onu da sevgili feminist kadın yazarlarımız simone ve satre’nin etkisinden kurtulup fırsat bulduklarında çözsünler. “gerçekçi ol imkânsızı iste” der altmış sekizli fransız çiçek çocukları. feminist türk kadın yazarlarından çözüm beklemek imkânsız ötesi gerçeküstü bir durumdur yaz bunu da bir yere. şimdi bilmem ne zaman yaşamış, kim bilir neler yapmış ebu süfyanın torunu olduğu bilinen şahsın benimle ne kadar bağı varsa, kuantum fiziğinin de bölgesel, ırksal, dinsel, etnik fanatizme o kadar etkisi var hacım. alev alatlı ablamız, bu konuya açıklık getirirse şu günlerde ezcümle haberdar olur, yüreğimize su serpilir, önümüz aydınlanır, kulaklarımızın pası açılır, dilimizin bağı çözülür. valla burada biri var!..

ben bu düşüncelerle epeyce dağılmışken, talip yanıma geldi ve nihayet kabul edildim kraliçenin huzuruna. odaya girip kenardaki sandalyeye iliştim, bir süre bilgisayarla uğraştıktan sonra “talip” diye seslendi. gözlerini üzerime dikip bir müddet tarttı beni. göz temasının .mına koyum, eğdim başımı yere, sıkılıyorum olduğum yerde. mal pazarında satılık koyun klişesi. kavun olsa dibini koklarsın, karpuz olsa şaplak atıp sesini dinlersin, at olsa dişine bakarsın, benim neyime bakıp da tartıya alacaksın. orta anadolu’dan miras yanık ten, asimetrik yüz hatları, kemiksiz boksör burnu, alnı öne çıkaran önden dökülmeye başlamış saçlar, alkollü gecelerin mirası gözaltı torbaları, rengi belirsiz uyuşuk uyuşuk bakan gözler, az önce ekşi limon yemiş gibi bir ifade, sanayi çırağı artığı yanı yöresi çizik kalın ve uzun parmaklar, orta ayar tezgâhtar giyim tarzı, eğik duruş, sert bakış, umutsuzluk felsefesi, buhranlı yaşam tarzı, ceviz kabuğu geçmiş, bok içinde badem sevdalar, gülkurusu, tuz kokusu, ucuz şarabın cam bardak dibi tortusu, elma şekeri, muz kabuğu. kadın bana baktığında bunları düşündüğümü anlamıyor elbette ve ben de anlatmaya pek hevesli değilim zaten. orta yaşın üzerinde ve son demlerini yaşıyor güzelliği. sutyenle desteklenmiş göğüsler büyük ve biraz eğilse “çorumla sungurlunun arası, yaktı beni gözlerinin karası” türküsünü çaldırtacak cinsinden beyaz gömleğinin üst düğmeleri açık bırakılmış. elbette saçlar sarı ve sabah çekilen fönden eser kalmamış şimdi. “bu memleketin esmer yaratılmış sarı saçlı bayanları birleşin” deseydi karl marks, edirne’den ardahan’a kadar sayıca epey fazla bir taraftar kitlesi olurdu kendine eminim. şimdi bunların bir de dernek falan kurduklarını düşünün, diyelim ki dernek başkanlığına da bizim müstakbel müdire seçilmiş olsun o dönem. bir masa etrafında toplanıp önlerinde çay kahve “sarışın kadın aptaldır” sorunsalına sahte sarışın olarak çözüm aradıklarını hayal edin birde. aman sabahlar olmasın, güneş bir daha doğmasın, kurbağalar kısır kalmasın, kurtlar sisli havalarda dışarı çıkmasın, kargalar beyaz gömleklerimizin üzerine sıçmasın.

önemli biri olduğunu düşünüyor, o öyle sandığından etrafında ki herkesin de buna biat etmesini ister bir hava hâkim odaya. isimlik tabelasında müdüre yazısı özellikle büyük yazılmış, sıfatların isimleri gereğinden fazla tamlamaları herkesin işine geliyor olmalı. varsayalım bir gecekondu mahallesinde bir akşam kız istenmeye gidiliyor. çikolata, çiçek, takım elbise üçlemesi tamam. “siz ne iş ile meşgulsünüz hamdi bey?” “hademeyim ben aşağı mahalledeki ilköğretim okulunda, ya kızımız nerede çalışır?” “uluslararası yabancı bir firma da yönetici asistanı” “öyle mi? bizim hıdır da çok uluslu bir firmanın kirli tabaklar servisinde temizleme uzmanı”. birleşmiş milletlerin anasını eşşekler kovalasın sabaha kadar, tezgâhtarına satış temsilcisi adını verdiği halde asgari ücretle çalıştıran ve aylık ssk primini yatırmaktan imtina eden, vampir kırması kapitalist patron zihniyetinin de öyle. solcu senaristlerimiz bunalım altmış sekiz kuşağını anlatmaktan vazgeçip esaslı bir konuya parmak bassalar kurbağalar kısır bilirim, öte yandan “halk bizi anlamıyor, biz sanat yapıyoruz” teranesinin, beceriksizliğin süper ego sayesinde perdelenmesi anlamına geldiğini de iyi bilirim. halk denen güruha inanmadan, ne alçak perdeden ne de bir basamak yukarıdan yaratılmadığını bileceksin bu sanat manat işlerine bulaşacaksan eğer. manatı kırkından sonra resimle uğraşan emekli müsteşar karılarıyla, şiir yazan ibnelere bırak ve asla sanat yapıyorum diye ortaya çıkma bu memlekette. olabilecek en boktan sıfattır, hele bir de meslek olarak nitelendirilmişse durum haddinden fazla tehlikeli bir hal alır. gazetede bir haber, son albümünü çıkarmakta olan kadın sanatçımız malezya usulü rejim yaparak bir ayda beş kilo verdi. iki gün sonra ilk klipini çekerek götünü bacağını, göster ama verme tarzında sergileyecek televizyonlarda ve biz toplum olarak onun kasetini alarak ulus da yeni bir villa almasına katkıda bulunacağız. ne güzel istanbul! yaşasın korsan, kahrolsun sanat. ne diyorum ben yahu? zehirleniyorum hafiften ve ortalığı kana bulamakta sakınca yok amcası.
kadın benim buruşuk kâğıda ansiklopedi okur gibi ağırbaşlı ve ciddiyetle bakıp duruyor, ben de fırsattan istifade onu seyrediyorum. tiksinerek ve bana bakmadan konuşmaya başlıyor. bu tavır mesai saati bitmesine yarım saat kalan memur zevatında da mevcuttur. eve gitme moduna giren amca ya da teyze her haliyle aşağılar seni ılık mudanya sirkesi kıvamında. işi yapmasına yapar, lütfetmiştir öncelikle. maaş alma sebebinin bu iş olduğu fikri ve işgal ettiği koltuğa göz diken binlerce insanın dışarıda gezindiği veya kahvehanelerde okey oynayarak can sıkıntısını ertelediği gerçeği, mesleğe başlamasının ikinci senesinde kendisini terk etmiş, çok çalıştığı halde hak ettiği ücreti alamayan ve üstleri tarafından yeterince takdir edilmediğini düşünen huysuz ve sıkılgan hayatlar derneğine üye olmuştur. zaten ne hikmetse bu ülke de sakıp sabancı dâhil herkesin bir takdir edilme arzusu mevcuttur. niye ki olum ya, paranın .mına kodun, tüsiad da sağlam bir koltuğun var, aklına esince kitap yazıyorsun ve onu basacak matbaayı kökünden satın alacak paran var, boğaz manzaralı atlı köşk'ün var, senin için ter döken on binlerce işçin var, her halükarda taşaklarını yalayacak yüzlerce siyasetçin var, neredeyse her üniversiteden fahri doktoran var, hemen hemen her konuda fikrin var ve bunları yayınlayacak televizyonlar var, hızını alamıyorsun "doğu raporu" adı altında girişimlere imza atıyorsun. neden? doğu ile alakan ne, kalantor üç beş antepli iş adamı hariç kimi tanıyorsun, milyar dolarla ölçülen işletmelerin var hangi biri esaslı bir yatırım yaptı doğu anadolu'ya? banka şubesi açıp para transferi yaparak komisyon almaktan başka ne tür bir katkın oldu ki memleketin bu garip köşesine. mesela kulp spor kulubüne ne tür bir faydan dokundu? urfa'nın etrafı türkülerin dediği gibi dumanlı dağlar mı çevrili sabah vakti hiç gördün mü? "gabar dağlarından indim aşağı karşıda göründü apo yavşağı" diye bağırarak koşan komando er trabzonlu hasan'ın köyde bıraktığı yavuklusu emineyi bilir misin ya da grup yorum'un "cemo" türküsü ne anlatır farkında mısın? bu kardeş kavgası neden asala terör örgütünün bittiği yılın ertesinde başlamıştır ve kürt türk kavgası kimin ekmeğine yağ sürer son tahlilde? irak'ın demokrasiyle yönetilmesi amerika birleşik aletlerini neden ilgilendirir de, libya umurunda değildir? iraklılar ağlamak için conilerin gözyaşı bombalarına gereksinim mi duyarlar, yoksa zaten yeterince sebepleri var mıdır? listeyi uzatabilirim ama sorular keskin cevaplar muğlâk. ölünün arkasından konuşulmazmış, hadi oradan. cengiz han da ölü turgut özal da, cengiz'e istediğin kadar giydir, özalı koru, olur mu hiç? her şey konuşulacak, eğrisi doğrusu ne varsa eteklerdeki taşlar dökülecek. ben lise de öğrenciydim sene bin dokuz yüz seksen dokuz, birinci sigarası içiyorum parasızlıktan ve gazetelerde manşet aynen şöyle; semra özal papatyalar grubuyla bulgaristanda doğum günü partisi yaptı, iki yüz adet don perin yon şarabı eşliğinde. papatyalar anavatan partisinin kadın kolları organizasyonu, dernek başkanı da selim edes denen iş adamının karısı. iski ve engin civan skandalı patlamamış daha ve ben liseli küçük aklımla don perin yon şarabının kaç para türk lirası ettiğini hesaplıyorum. sonra sene bin dokuz yüz doksan üç nisanı özal ölüyor ve ben susuyorum, yok öyle yağma. içilen şarabın da hesabını sorarım, gidilen yerin de. "ben zengini severim" kelamını da unutmam, "verdimse ben verdim" saçmalığını da. kimin parasını kime veriyorsun ulan, allah seni başımızdan uzak tutsun, aile fotoğrafında yer alanları da bildiği gibi yapsın, bu dünya da olmaz artık umudum yok, ancak öteki dünya da iki elim yakanızda olacak bunu bilesiniz. tüyü bitmemiş yetim diye diye bu milletin kanını emdiniz yahu, yeter. öldüğünüz gün rahmet yağıyor memlekete, ardından sizin yanaşmalarınız ele geçiriyor siyasi iktidarı ve her şey devam ediyor kaldığı yerden. demir ellerden ve büyük anıtlardan gına geldi memlekete bilesiniz. atatürkçü düşünce ve çağdaş yaşamı koruma derneğinde de gına geldi. özgür yaşamak ve mümkünse özgür ölmek istiyoruz gari. ne paramız var ne de işimiz, sevgilimizle dertleşmek için meclis parkında cop yemeden oturmak istiyoruz, kuğulu parkta gece bankta uyumak istiyoruz, başörtümüzü takmak ve üniversitede okumak istiyoruz, solcuysak da sınavlarını kazanıp maliye bakanlığında müfettiş yardımcısı olarak istihdam edilmek istiyoruz, bir şey yazarken arkasını düşünmemek istiyoruz, işe girerken aşağılanmamak istiyoruz, onurla kimseye muhtaç olmadan yaşamak istiyoruz, çok mu şey istiyoruz?

ve müdire beni ölçüp biçip benimle eften püften konuşarak on beş dakika içerisinde kararını verip "sonuç belli olduğunda size on beş gün içerisinde haber verilecek" diyor. zaten yeterince sıkılmışım (aslında .ikilmişim daha doğru olur), artık gitmem gerektiğini düşünüp ayrılıyorum odadan. daha kapıdan dışarı adımımı atar atmaz rahatlıyorum. bundan sonraki hayatımın bu odalarda geçeceği fikri midemi bulandırıyor hala. yapacak bir şey yok, ya bu deveyi güdeceksin, ya deve dikeni gölgesinde geberip gideceksin. ekmek yemek, elektrik faturanı ödemek, ayakkabı almak, sakız çiğnemek, rüya görmek, ayakta işemek, burnunu kaşımak, türkü dinlemek, el çırpmak, dişlerini fırçalamak, kaşlarını çatmak, bira içmek, uyumak, çarşafları yıkamak, kapıları kilitlemek ve benzeri binlerce eylemi günlük hayatına iliştirmek zorundasın bir kere. böyle dillendirildiği vakit saçma sapan yaptırımlar zincirine dönüştüğünün farkındayım ama kaçış yok. çağla şikel'in bu yaz bodrumda giyindiği bikiniden, ultra modern dans eden ve her klipinde oynattığı mankene aşık olup onunla üç ay takılan mustafa sandalın kıçına parmak atılmış kedi misali zıplayıp durduğu son klipine kadar yüzlerce görüntüyü gün aşırı beyne enjekte etmek ve ardından hazmetmekte ayrı bir mevzuu. "ben hiçbir yere ait değilim" çığlığı bir rock müzik konserinin en orta yerinde kafa sallamaya yaramıyor, olsa olsa bira içip sızarken allah'a "bugün de bana verdiğin hayata tahammül ettim, ancak yarın ne olacağı hakkında hiçbir fikrim yok" derken bulursun kendini. yastığa başını koyduğun andan itibaren aslında en ateşli eyleminin uyumaktan ibaret olduğu fikriyle oyalanırsın bir müddet. hiçbir şey ile bir şey arasında sıkıntılı bir cenderedir geçirdiğin gün ve tozu alınmamış mutfak rafları kadar çaresizdir bedenin. bir başkasının gelip seni cehenneminden çıkaracağı hayali artık yol üstünde çalı dikeni eziyetten başka bir şey değildir ve bir millet uyanıyor dan o halde ben niye hala mahmur gözlerle onları seyrederek uykuya dalıyorum a dönüşümdür olagelen.

kadıköyün kalabalık bir caddesine sürükleniyor ve bir kızın önce bana sıkı bir omuz atıp ardından "önüne baksana be" deyişiyle irkiliyorum. ben iki adım atar atmaz babamın öküz ya da ayı olduğuna dair düşünce beyanında bulunacağından adım kadar eminim. gitsem yanına "aslında durum sandığınızdan daha farklı hanımefendi, babamın sri lanka büyükelçiliğinde ikinci katip olması ya da mezbahanede kasap olması benim keş veya dünya rekortmeni bir yüzücü olmamı zerre kadar ilgilendirmiyor, hem bildiğim kadarıyla kendisi öküzü sadece annesinin köyüne gittiği vakit saban arkasında ya da kurban bayramı öncesi mal pazarında, ayı yı da her yaz memlekete gelip bir iki ay kalan çingene sirkinde sarhoş bekir'in zinciri eşliğinde defle oynatılırken görmüştür. vakit olsa size daha çok şey anlatırdım kendisine dair ancak istanbul da yaşama kuralları gereği görüyorum ki beni kapkaççı veya sapık sanmanızdan irkilip yürüyüp gitmem gerekiyor yoluma. üstelik omuzu yiyende benim öncelikle, dalgın olmam size bana çarpma ve üstüne hakaret etme lüksünü bağışlamaz." desem. ancak burası istanbul ve herkes haklıdır kendi meşrebince. sırf bu yüzden bazen gözlüklerimi çıkartarak yürüyorum yollarda, kimsenin görüntüsü iki metreden evvel beni esir almasın diye. hele güneşliyse hava daha iyi, siluete dönüşür istanbul anında.
2

etkilenmek istiyorum. siyasi, estetik, dini, sosyal, kültürel, sanatsal, etnik, teknik, felsefi, etik, sembolik, fantastik, karizmatik herhangi bir önderim yok benim. uğruna ölümü göze alacağım idealimde yok. ülkem için ölürüm belki, hani amerika birleşik aletleri gibi emperyalist bir ülke şu an olduğu gibi mali, sosyal ve politik ablukaya almaktan vazgeçip ülkemi doğrudan doğruya istilaya girişirse gözümü kırpmam, dedelerimden bana miras "hür doğdum hür yaşarım" şarkısını çağırırım elimde mavzer conilere ateş açarken. ama niye gerek duysun ki, zaten yeterince söğüşlüyor memleketimi ve istemediği kadar kıç yalayıcısı mevcut her bir güruhtan. güce tapınma post modern dünyanın yeni dini. yavşak ve sırıtkan ama iş bilir ve atak, cevval, fırdöndü iş adamı ve her ne demekse iş kadını dolu etraf. artık çocukların isimleri ingilizce karakterler gözetilerek konuluyor, ilerde e-mail adresi alırsa başı ingilizce ile derde girmesin diye. erovizyon şarkı yarışmasına ingilizce söyleyen ucube sınıfıyla katılıyoruz ve avrupalılar birincilik vererek ödüllendiriyorlar bizleri. hindistan'ı, pakistan'ı, hatta cezayir'i bile anlarım dil satılmışlığında ancak ömrü hayatında her türlü meşakkate rağmen hürriyetinden vaz geçmediğiyle övünen bir halkın kaymak tabakasının batı dünyasının giyimine, yaşantısına, diline olan hayranlığı ve geri kalan sürünün onları her gördüğü yerde alkışlayarak onları onaylaması beni rahatsız ediyor. osmanlının son devirlerinden itibaren fransızca revaçtaydı ve başta galatasaray lisesi olmak üzere pek çok saygın lise yabancı dilde eğitim yaparak gençleri yetiştiriyordu. dili piç, ruhu piç, beyni piç binlerce genç adam salındı meydana ve geldiğimiz aşama "şarkının türkçe olmasında ısrar etmek, eski kafaların düşüncesi" diyen kenan doğulu ile güzellik yarışmaları daimi jüri üyesi hıncal uluç'tur. bin dokuz yüz elli sonrasında geçirdiğimiz sosyolojik evrim sonrası "küçük amerika" hayalleri kuran bir ülke olarak ingiltere'nin konuştuğu dile merak sardık. ne yazık ki bizi bu kâbustan uyandıracak bir mahatma'mız yok ve artık pek çok yerde köprüler yıkılmış durumda. "küçük rusya" olma hayalleri kuranları hiç saymıyorum bile. gündemimizi moda belirliyor artık ve kaçış yok asla. bir dönem de üniversite seçme sınavı revaçtaydı, hayatın ritmi duruyordu sınav yapılacağı zaman ve ne hikmetse tüm ülke geleceğini üniversite sınav sonucuna endekslemişti. yıllar yılı bu memleketin kalkınma sorununun eğitimden kaynaklanan yapısal sorunlar olduğuna dair demeçler dinledik. aklım başıma geldi geleli müfredat değişiyor bu ülkede ve ne hikmetse kapitalist ekonomik düzeni kıçına parmak atarak tersinden oluşturduk hep beraber. dedelerimizden enkaz devralmıştık kabul ama üzerinde özgürce uyuyabileceğimiz bir tutam gökyüzümüz vardı hiç değilse. ülkemizi askerler kurtardı ve ondan sonra da onlar yönetti. evrensel "asker politikaya karışmamalı" kuramı modern dünyayı elli yıl geriden takip eden üçüncü dünya ülkeleri için geçerli değildir sevgili dostlarım. tanzimat'tan bu yana devlet tarihimiz paşaların kalemleriyle yazılmıştır ve siyasetin baş aktörü olmayı elden bırakmamışlardır. solcu tayfasından bir cenah eski zamanlarda komün devrimini gerçekleştirmek üzere yüksek rütbeli askerleri manipüle etmeye kalktıydı da, emeklide olsa bir generali yanına çekmeyi başarmıştı. tepeden inme demokrasinin tepeden inme reform arayışları olması mümkündür, hak ve özgürlükler de tepeden inebilir, bu mantıkla tepeden inen tepe tarafından zaman zaman askıya da alınabilir. ortam yeşillendi haddinden fazla, diğer renklere ayıp olacak şimdi. kırmızıya ne dersin? he olur! eski sevgilim, gözümün itdirseği, hayınım, beş para etmezim, sırt dönülmezim, karanlığım, fikrimin kaynanadili, beynimin kanserli hücresi, seni unuttum ben. bana kaderimin bir oyunu mu bu? sinirli ve genç bir yazarımız bir karadeniz türküsünü hatırlatmış bir yazısında "o boklu şalvarın ben verdim parasını, seni alacak uşağın ..kerim anasını" diye. diyelim ki bundan on sene evveli olaydı bu türküyü çığırıp eserdim istanbul semalarında ve sana iki metreden fazla yaklaşacak her erkeğe yırtıcı bir kuş gibi saldırıp yanına yöresine çizik atardım. gençken insan deli dolu ve akıl dışı oluyor demek ki. üzerine birde yirmi yıllık eğitim sürecinin buruşturduğu beyin ile pısırıklaştırdığı bedeni ekle aha sana ankara kurtuluş parkında saat gece yarısını gösterirken ikiye ayrılmış bacak arasından bırakılmış ve daha yere düşmeden sıcaklığını kaybetmiş köpek boku değersizliğinde yavuz araf selim.

lise son sınıftayken bitirim dünyasının eşiklerinde dolaştım ben. "horoz sevenler derneği" adı altında bir kuruluş aklına getir, sokak itlerinin tekmelenerek kovulduğu bir orta anadolu şehrinde. sevilen horoz denizli veya normal ebat ve boyutlarda envai çeşit horoz değildir bir kere. en babasından hint cinsi dövüş horozu olması gerekmektedir. çirkin ve vahşidir, doğası gereği kavga etmeye meyillidir ve onları izleyenler bu dövüş üzerine bahse girerler. öncelikle horoz sahipleri bu bahis işine bulaşmışlardır, geri kalan herkes de bilgi ve görgüsüne güvenerek bahse para yatırır. mekâncının komisyonu haricinde para el değiştirir, olan hayvanlara olur. kıyasıya girerler birbirlerine, dünya ağır sıklet boks maçı bu kavganın yanında çelik çomak türünden çocuk oyuncağı kalır. horoz olmak, zaten yapısı gereği kasıntı ve erkeksi iken bu tür horozlarda bir başka kişilik kazanmıştır kendiliğinden. kazanmak için her yolu denerler ve gaga, pençe, hırpalama, saldırı, savunma başlangıçtan bitime kadar türlü şekillerde yenilenir. öldüresiye darbelerle üstünlük bir o yana bir diğer tarafa geçer ve bir tanesi artık dövüşemeyecek duruma gelinceye ya da ölene kadar devam eder. seyirciler de bir tuhaftır, insanın aklına para kazanma hırsından öte bir şeyler var bu adamlarda dedirtir. sanki ölüm kalım savaşında kendileri sürülmüştür arenaya. hele horoz sahiplerinde heyecan doruk noktasındadır, öyle haykırışlarla horozlarını yüreklendirirler ki aslında kavga edenler horozlar değildir sanırsın. yılmaz vural'ın teknik direktörlüğünü aklına getir, elli misli el kol hareketi, mimik, haykırış, heyecan, tansiyon ve gerilim ekle sahne az da olsa canlı yayına dönüşür anında. mekân dışarıya karşı yapısı gereği korunaklıdır ve eskiden savaşların süvarilerle yapıldığı dönemlerden kalma askeri bir ahırın kalıntılarından oluşmuştur. kocaman asma kilitli ahşap kapılarını bir yana bırakırsan, yüksek duvarlarla örülü ortasında bir meydanı olan genişçe bir hanı düşünün. meydanın tam ortasında bir çeşme, muhtemeldir ki eskiden etrafı atların su içtiği yalakla çerçevelidir, ancak geriye sadece taştan bir çıkıntı ve üst tarafa iliştirilmiş birbirine ters yöne bakan iki damlayan musluk kalmıştır. hayat bir devinimden ibarettir ve türkler, tarihi ve tarihlerinden kalan yapıları modernize etmekle iştigaldirler uzun bir süredir. restorasyon adlı kelime epistemolojik anlamını yitirip pratik ve ucuz montajı angaje etmiştir yerine ve türk, pratik üstadı olarak uzak ya da yakın tarihi eserlerini yeni kullanım amacına uygun dizayn edip onları bozup çirkinleştirmekle ünlüdür.

şimdilerde "türklüğü aşağılamak" adına açılan davalarla çalkalanıyor memleket, davalar beraatla sonuçlanıyor genelde ve akla hayale gelmez bir gündemle ülke halkı meşgul ediliyor gün aşırı. sevgili adalet bakanımız konuyla ilgili anayasa maddesi hakkında "301 kapı numarası değildir" gibi bir vecizeyle gündeme yeni bir pencere açtı ve fakat halen aydınlanmış değilim ben bu mevzuda. biraz kalın kafalı olduğumu itiraf etmeliyim öncelikle ve bir önceki paragrafın son bölümünde var olan yargılarımın kapı numarası olmayan anayasa maddesini ilgilendirip ilgilendirmediği hakkında derin endişelerim var. sallamıyorum desem daha doğru olacak, yazacağım şeylerin çerçevesini çizebilecek bir ana ya da baba yasa maddenizin olabileceği vehmine nereden kapıldınız sevgili büyüklerim? şimdi ben mi kahramanım mı böyle düşünüyor? kahramanım bir vatan haini veya eli kanlı bir devrimci ya da en aşağılığından azılı bir suçlu olsaydı ne yapacaktı bu fakir? "büyük birader" tabiri bir kurgu roman kahramanı olarak kalsın ve biri beni beynimin içerinde gözetlemesin ne olur?

not: 2006 yılında yazmışım ben bunları, idare ediverin gari...
3

akşam karanlığına kaldım yine ve kadıköy'den uzaklaşmam gerek parasız yaşam kuralı gereği. her köşe başında para harcamam için bir sebep yaratılmış sanki. geçenlerde orta yerde ki parkta bulunan tuvalete girme gafletinde bulundum da yeni türk lirasıyla bir lira verdim tamı tamına. sadece ben şikâyetçi değilmişim demek ki, içeriye girdiğim tuvaletin metal kapısına keçeli kalemle "bir milyona ağzına da sıçtırtıyor musun ulan?" diye yazmış benim gibi söğüşlendiğini düşünen bir arkadaş. elimde iki üç tane bukowski kitabı var. ne yazık ki modası geçti 'pis moruğun' ve korsanı basılmıyor artık. eski kitap satan dükkânlar var rıhtımdan moda'ya çıkılan yol üzerinde. çaresiz üç beş lira eksiğine eski kitaplarını aldım otobüs duraklarının paralelinden yürüyüp minibüs durağına geldim sonra. yakacık dolmuşlarının önünde sıraya girdim hemen. demokratik bir toplum, herkes mahmur gözlerle boş dolmuşlara yerleşiyor ve koltukları dolan araba kalkıyor. sıra bana gelir gelmez en arka koltukta en dip köşeye yerleşiyorum. ne kadar az insan teması o kadar çok bukowski böyle zamanlarda. hemen yol paramı da yollayıp gömülüyorum kitabın içine. amerika, evsizler, ayyaşlar, düzüşler, kaybedenler, kadınlar, at yarışları, kasabalar, tren ve otobüs yolculukları, hastaneler, işler, şehirler, ibneler birbirine karışıyor yine ve ben istanbul'dan azat oluyorum bir kere daha. anında fark ediyor it oğlu it ve bir hareketlenme oluyor minibüsün içerisinde. önce büyük bir alışveriş merkezinin yan tarafından geçerken üç beş tane zibidi biniyor minibüse. neşeleri yerinde cıvıl cıvıl ve kaygısızlar. her konuşmalarında gülecek şeyler buluyorlar. erkeklerin saçları uzun, kulakları küpeli, kızların ise tam tersi neredeyse sıfır numara saç, erkeksi ve yeni yetme metalci giyim. bunlar bizim oraların değil kozyatağı ya da bostancı'nın çocukları. kıyafetler rahat, konuşmalar esprili ve coşkulu, gülücükler teklifsiz ve kendiliğinden. derken şoför mahallinde ufak bir arbede yaşanıyor ve şivesinden kürt ya da en azından doğulu olduğu anlaşılan on sekiz yaşlarında fütursuz bir erkek sesi bölüyor bizim zengin çocukların sesini. şoför ile yandaki koltuğun arasında motor kabini diyebileceğim yere oturmuş genç ile koltukta oturan yolcu tartışıyor önceleri. genç işi kabadayılığa vuruyor sonra, "konuşma lan!" la kurulan cümleler "bana istanbul çocuğu ayağı yapma" larla devam ediyor. diğeri ne kadar laf anlatırsa anlatsın, doğulu gencin "in lan aşağı, ne diyeceksen orada de" tehdidi sonrası kırılan onuru bir türlü yerine oturmuyor. mesele "biraz öte git beni sıkıştırıyorsun" gibi boktan bir mevzudan açılmış, gencin terslemesiyle farklı bir boyut kazanmış ardından. bukowski'yi kenara bırakıp kendi gerçeğimle yüz yüze geliyorum. erkek saçlı kızlar korkuyla, küpeli erkeklerinin koluna sarılmışlar sıkı sıkı ve şoför dâhil hiç kimse konuşmuyor. derken tahminlerimi doğrularcasına bostancıda iniyor tigi genç güruhu ve biraz sonra da bizim bıçkın delikanlı iniyor aşağı. gömlek düğmeleri üsten üç düğme açık ve göğüs kılı bile yok bu sert adamda. tek serveti gençliği ve istanbulda var olmanın anlamını çözmüş kıyısından köşesinden. kendini ezdirme, söz söylerken tekleme, gereken söz ve davranış kalıplarını cesurca yerine getir ve sonuna kadar git. ya bir gün dere kenarında leşini bulurlar ya da en babasından yeraltı dünyasına kaydın yapılır. kapı kapandıktan sonra geride kalan adam son hamlesini yapıp şoföre çıkışıyor "helal olsun kaptan, minibüsünde yolcuna hakaret edildi, sen tek laf bile etmedin" diye. minibüsçü ben her gün nelerle uğraşıyorum dercesine elini şöyle bir sallayıp üzerine bir de sigara yakıyor. tekrar kitaba gömülüyorum ben de ve minibüste kalan yolcunun yerinde olmadığıma şükürler ediyorum içimden.
4

sırtımızda bize ait olmayan ama üzerimize yapışıp kalan ve bir daha hiçbir yere gitmeyen mahur ve melankolik bir hüzün paltosuyla dolaşıyoruz biz türkler. gittiğimiz her yere ve tanıştığımız herkese sunuyoruz onu ve bu hüznün pazarlanma işi bizi epeyce meşgul ediyor. eski yıllarda kamyonlara asılan “ağlayan çocuk” kartpostalı gibi yerel ve yaygın. menşei türk değil ancak o denli içselleştirilmiş ki seksenli yıllar onunla anılıyor nostalji niyetine. istanbul'da dolaşıyorum ve omzumda bir adam oturuyormuş gibi yürüyorum yollarda. adam her nedense git gide ağırlaşıyor ve en sonunda akşamüstü evime dönmek için herhangi bir vesaitle genellikle de otobüs ya da minibüse bindiğimde omuzum çöküyor üzerime, uyukluyorum ya da anlamsızca yola bakıp gözlerime yapışan her türlü ışıktan sakınıyorum. para babaları dolu etraf sanki ve otobüsün dışındaki her araç beni fakirliğimle aşağılıyor. yağmur yağıyor ıslanıyorum, kar yağıyor üşüyorum, güneş çıkıyor kavruluyorum ve bu pastadan bana düşen payın neden bu kadar az olduğuna bir türlü akıl sır erdiremiyorum. sonra acıbadem sokaklarında geceleri çöp toplayan çingeneler, merter'de yol üzerinde müşteri kovalayan travestiler ve sur dibinde kağıt mendil satan çocuklar aklıma geliyor ve ben şükretmem gerektiğine karar veriyorum yeniden. oysa biliyorum ki sadece üç gece üst üste kadıköy'den evime taksiyle gelmeye kalksam kişisel bütçem o denli sarsılır ki tekrar eski düzenini alması dört aylık kemer sıkma politikası sonucu ancak mümkün olabilir.

off ulan off! yüreğim yağmur ormanları benziyor biliyor musun? hiçbir müdahale söndüremez bu yangını. sefilin tekiyim ben, aptal, aptal, aptal! geberene kadar içmek ve kaybolmak zamanı şimdi. ben arızalıyım, güne kara çalarım, tanıdığım herkese felaket taşırım, "lanetli yahudi" gibi gittiğim her yere bela taşırım, asla iflah olmam, asla durulmam, yararlarımı kaşır dururum. allah beni affetsin, ya da yok yok, affetmesin!

"lanetli yahudi" hıristiyan âleminin bu taraflarda az bilinen mitlerinden bir tanesi. rahmetli cemil meriç beyefendiden öğrenildiği kadarıyla; hazreti isa sandaletlerini tamir ettirmek için bir ayakkabı tamircisine uğramış. kibirli ve ukala tamirci kılık kıyafetine bakarak gelenin bir hırpani olduğuna karar verip kendisini dükkânından kovmuş. allah, peygamberine yapılan bu saygısızlığı affetmemiş ve ayakkabıcıyı cezalandırmış. kıyamete kadar gittiği her yere felaket taşıyacak ve o orayı terk edene kadar bela o şehirden uzaklaşmayacaktır bundan böyle. "serseri yahudi" dendiği de olur, gittiği her yerden kovulur ve iki bin yıldır felaket taşır oradan oraya. rivayete göre veba türü salgın hastalıklar, haçlı seferleri sırasında meydana gelen yıkım, yenilgi ve bozgunlar, dönemsel ekonomik buhranlar, kıtlık, bin yedi yüz seksen dokuz fransız ihtilali, amerikan iç savaşı gibi sosyal felaketlere neden olmuştur. rivayet edilmez ama, (zaten bunu ilk defa ben açıklıyorum); kendisi ara ara tatil yapsa da yirminci yüzyıla kadar yedi yüz sene kadar irlanda'yı kendisine mekan tutmuş ardından orta avrupa'ya sıçrayarak iki dünya savaşında bizzat onbaşı olarak görev almıştır. "dünya barış günü" ilan edildiği günden sonra önce birleşmiş milletler cemiyeti'nin kuruluş aşamalarında aktif görev almış ardından da yeni kurulan israil devleti ile birlikte ortadoğu'ya geçmiştir. osmanlı dağılalı beri huzur nedir bilmeyen bu topraklar artık kaderine boyun eğer gözükmektedir. demokrasi, batı medeniyeti tarafından toma hawk füzeleri eşliğinde getirilmektedir ve geldiği andan itibaren kan, ter ve gözyaşı eksik olmamaktadır bu topraklarda. israil, iran ve türkiye petrol yatağı ortadoğu'nun arap olmayan üç ülkesidir ve her biri farklı rejimlerle, farklı ideolojilere göre yönetilmektedir. israil, amerika'nın hem uşağı hem de efendisi olarak ikinci dünya savaşı'ndan sonra gıdım gıdım ilerleyerek kendine bir yurt edinmiştir ve şimdilerde tüm enerjisini bu devleti korumaya vakfetmiştir. bu amaç uğruna başta filistin halkı olmak üzere toplu ya da tek tek adam öldürmekten çekinmez. göt kadar ülke bir tutam nüfusuyla devasa arap âlemine kafa tutar ve deyim yerindeyse onları parmağının ucunda oynatır. arap dünyasının ileri gelenlerinin yeni jet motorlu uçak modelleri ve avrupalı genç yaşta fahişeler gibi çok derin sorunları olduğundan kardeşkanı dökülmesi umurlarında değildir, en çok televizyonda seyredip, vah vah der geçerler. bu arada atı alan üsküdar'ı geçer amerika irak'ı işgal eder, afganistan tarihten silinir ve iran kuşatılır dört bir yanından. türkiye zaten kafadan, avrupa birliğinin ağzı açık ayran delisi olduğundan ümüğü sıkılmaz. ne ota ne boka yaranır, ermenileri katletmiştir geçmişte, bu yüzden önce diplomatları öldürülür, sonra ermeniler katledilmemiştir diyenlere para ve hapis cezası öngörülür frengistanda. ermeniler o zamanlarda çok masumlardır, komita ve milis kuvvet oluşturmak yerine marangozluk, terzilik ve kuyumculuk gibi işlerle uğraşmaktadırlar. osmanlı devleti durduk yere bu adamların yaşadıkları yerden sürülmesini devletin bekası açısından gerekli görüp "tehcir yasası" nı çıkartır. ne sikim iş kimse bilmez ve tarihçi ya da değil bu ülkede herkes hayır katledilmemiştir der durur, zaman zaman şöhret budalası birkaç hırt aydın çıkar batı gazetelerinde aksi görüş beyan eder o ayrı. göç sırasında terzi etyen makasını, kasap agop'un karısı eleni terliklerini bile alamadan yola koyulurlar. bu yolculuk sırasında ölenler olur belki ama sadece çanakkale savaş'ında ölen iki yüz elli bin türk askeri kimsenin umurunda değildir. bin yıldır bu topraklardayız ancak bin yıldır geldiğimiz yere sürülmek isteniriz. ermenistan ağrı dağının doğal sahibidir, kars, erzurum ve civarı onlara aittir, kürtler ankara'nın kenarından karadeniz bölgesine hat çizer, yunanistan'a göre batı ege, istanbul ve batısı onundur, suriye hatay'ı sınırları arasında gösterir, rusya'ya bakarsan boğazlar onun kontrolünde olmalıdır. ne bereketli memleketmiş arkadaş ver ver bitmiyor. kimse demez ki artık orta asya çin işgalindedir kardeşim orada bize ekmek yok, geldik küçük asya'ya artık geçim derdindeyiz. bırakın uzak tarihi iki yüz yıl evveli sınırlara dönsek dünya jandarması amerika yerine ulu manitu’nun çocukları at koşturuyor olurdu yeni kıtada. bu arada iran ablukaya alınırken, biz hala küçük amerika hayalleri kurmaya devam ederiz. birkaç hafta önce hakkında idam kararı alınan saddam hüseyin diktatördü, cellâttı, egoistti, şuydu, buydu amma iyi kötü ülkesini idare etmeyi biliyordu kardeşim. hiç değilse şii, sünni, arap, kürt ve türkmen gruplarını bir arada tutmayı başarabiliyordu. şimdi batı ithali demokrasiyle baş başalar ve herkes birbirinin gırtlağına sarılmış durumda. sıçayım sizin özgürlük ve demokrasinize. materyalist hıristiyan ahlakı nasıl bir insanlık türü yarattı, açın internet sayfasını ve gezinin şöyle bir göreceksiniz. seks, uyuşturucu, paraya tapınma ve kendi nefsini yüceltme zafiyeti. paris hilton yaratık değil batı toplumunun geldiği son merhaledir. ama daha kötüsü de mevcut; tam bağlantısızlar...

amerika da türeyen bir grup. allah, din, iman, vicdan, insanlık, onur, haysiyet, vatan, millet, ırk, toprak, bayrak, felsefe, sanat, bilim, aile, klan, soy, etnik köken, ahlak, töre, gelenek, karı koca, anne baba, çoluk çocuk, adalet ve hukuk sistemi gibi kavramlarla ilişiği olmayan, iki ayakla yürüyen pimi çekilmiş el bombaları olarak betimleniyorlar. duygudan yoksun denecek kadar insanlıktan uzak, bencillik kuleleri yüksek bir hayatın izini sürüyorlar. kendi çıkarları için yapamayacakları hiçbir şey yok ve içgüdüleriyle yaşıyorlar. modern insanın yan ürünü olarak sayıları şimdilik az ancak sanata özellikle de sinemaya yansımaları pek fazla zaman almamış. amerikan orijinli şiddet ve hapishane filmlerinin doğal figüranları olarak pek çoğunda rol alıyorlar. hayatta kalma biçimleri para elde etmek ve ölene kadar öldürmek biçiminde. gözü pekler ve kaybedecekleri hiç bir şeyleri yok, zaten hiçlik mefhumuyla var oluşlarını gerçekleştiriyorlar. epeyi otuzunu görmeden geberip gidiyor ve pek çoğu arkasında en azından birkaç silahlı soygun veya cinayet bırakıyor. hapishanelerde ki nüfusları hiç de az değil ve gün geçtikçe sayıları artıyor. batı toplumunun katı materyalist toplumsal düzeni, kendini bir türlü ifade edemeyen ve yolunu kaybetmiş hıristiyan inanç sisteminin kıskacında ucubeler olarak doğup ya elektrikli sandalyede kızararak ya da polisle çatışırken ölüp gidiyorlar. içlerinde amaçsızca adam öldürenler olduğu gibi sudan sebeplerle veya birkaç dolar için suç işleyenlerde mevcut. âlemin derdi beni gerdi havalarına girmeden artık sadece amerika'da olmadıklarını ifade ederek açıklama getireyim. geçenlerde iki tane ciğeri beş para etmez serseri ramazan bayramını kana bulayarak türkiye'yi ayağa kaldıran eylemlere imza attılar. zevk için adam öldürdüklerini söyleyen bu iki cani "katil doğanlar" figürünün bir oliver stone imzalı hollywood filmi olmadığını ispat etmek istercesine arabaya atlayıp kimi zaman üç beş kuruş uğruna, kimi zamanda kafayı esrarla iyice cilaladıkları için haybeye yedi kişiyi katlettiler. sen şanslısın çünkü güzergâhta yer almıyordun sadece. amok koşucuları gibi öldürmek ve ölmek adına girişilen bu eylem hapishaneyle sonuçlandı ve hiçbir avukat onları savunmak istemiyor şimdi. delikanlılığın bile bir raconu vardı bu memlekette eskiden, artık tam bağlantısızlarımız var. batı’dan ilim ve fen ithal etmek için yola çıktık açık alınla, geldiğimiz aşama kapkaç ve levis 501 kot giyme sevdası. bilmem kaçıncı milli eğitim şurası toplanmış ancak bu toplumun yüzde ellisi milli eğitimden, yüzde yetmişi de şura kelimesinden bihaberdir kimsenin bunu tartıştığı yok. on dört yaşında kız öğrenciler birbirlerine lanlı, oğlumlu konuşuyor, önlerine başarılı yani sadece para kazanan ve lüks yaşam süren türünden deniz akkaya servis ediliyor. artık erkekler alaattin çakıcı ya da onun ekran yaratığı polat alemdar namzedi, kızlar tuğçe kazaz kırması. gel de hayra yor bu rüyayı ve geceleri rahat uyu bundan böyle. yazılı ve görsel basın topunuzun amına koyum, allah belanızı versin ve medya towerslarınızı başınıza geçirsin. kına yakın artık, katı ve sevimsiz cumhuriyetimiz, kıymeti kendinden meçhul dört başı mamur davar sürüsü bir gençlik ile meydanlarda kenan doğulu eşliğinde onuncu yıl marşı okuyabilir artık. kimin eli kimin kıçında sosyetik yaşam, herkesin eli herkesin kıçında toplu seks cinnetine dönüşmüştür. para kirli ise harcanma yolları da ondan nasibini alacaktır. estetik budalası yaşlı kadınlara tayt giydirip sahnenin tozunu aldırarak yürüyecek bu kervan. gazeteler ve televizyon her dem onların yaşamlarını gündeme taşıyacak ve üstüne üstlük şikâyette onlardan gelecek. domuzlar körfezinde çıkartma yaparken mangasını kaybetmiş kuş beyinli amerikan askerine dönüşen yığınlar sizi seyredecek ve okuyacak, ortam reklâm manyağı olacak, tüm apartmanlar ürün logolarıyla süslenecek, bu siktimin yazım programı da bana logo yerine ayırmaç kullanabilirsiniz diye uyarı verecek. ayırmaç ne oğlum, kim buldu bu kelimeyi, hem kelime bulmak ne haddine? tilcik, tümleç, yerleşke, aktöre, ırlamak, sevi, elinin körü, zıkkımın peki...
5

üç beş bira alıp eve giriyorum. karnım kazınıyor açlıktan ama bu meret tok karnına pekiyi gitmez ve etki etmez bilirim. sadece uyumak istiyorum, mümkünse günlerce sürmeli, hatta aylarca. sarhoşlukta bir nevi ayakta uyuklama hali. var oluşundan ve gerçekliğinden uzaklaşmak için bulunan en kolay, yasal ve hafif yöntem. hem üzerine konulan fahiş vergiler nedeniyle ülke ekonomisine olumlu katkı sağlamak gibi içerken pek akla gelmeyen hayırlı bir tarafı da mevcut. kimi zaman devletin idaresinde ki büyüklerimizin, "ulan önüne gelen vergi kaçırıyor bu memlekette, biraz daha stres husule getirelim de içki, sigara ve benzin tüketimini artırarak gelir düşüşünü telafi edelim" benzeri düşünüp tartıştıklarını varsayıyorum yuvarlak bir masa etrafında. eskiden olsa şampanya patlatır ya da en azından şarap içerlerdi masanın etrafında şimdi "soft müslüman" bir partinin kabine üyeleri olarak en fazla limonata içiyorlardır. bizim de hoşumuza gidiyor bu durum elbette. nasıl olsa ödediğimiz her vergi bize yol, su, elektrik olarak geri dönüyor, ancak her ne hikmetse bunların kullanımı da ücrete tabi. diyelim ki ben, normal bir işte çalışan bu memleketin en sıradan adamlardan biriyim ve ortalama bir türk'ün yaptığı her eylemi gerçekleştiriyorum. ufak tefek farklılıkları es geçersek geriye, sabah gazete alıp, belediye otobüsüyle yola koyulmuş, mesaisiyle birlikte asgari ücretin biraz üzerinde aylık maaş alan ve haline her hafta cuma günü öğlen arasında gittiği cuma namazında şükreden bir tıfıl oğlan kalır. henüz evlilik gibi masrafları boyunu aşan bir faaliyete girişecek gücü kendinde bulamamıştır ve sabahleyin aldığı gazeteye verdiği otuz beş kuruşun aylık olarak on lira elli kuruş tuttuğunu hesaplamaktadır. günde bir paket kısa lm sigarası içer ki otuz günlük maliyeti tamı tamına seksen yedi lira olup aylık gelirinin altıda biridir. haftada bir kere birahaneye gidip sadece bir çerez ve üç fıçı bira götürse elli altı lirayı gözden çıkaracaktır. işyerinin servisi varsa ne ala ya yoksa tek vesaitle gidip gelse en ufak mesafe bir liradan iki lira ki etti altmış lira. bu adamın kız arkadaşı yok mu, olmalı öyleyse hazır kartlı da olsa cep telefonu muhakkak vardır, idareli kullanıp iki haftada yüz kontör yüklese yirmi beş lira da iletişime harcar. velev ki adamımız askerliğini tamamlamış ve ailesiyle birlikte yaşıyordur ancak nereden baksan diş macunu, fırçası, tarağı, jileti, sabun köpüğü, saç jölesi, ayakkabı boyası derken bir yirmi lirada da oraya bağlanır. ayakkabı, pantolon, gömlek, iç çamaşırı, çorap dersen asgari ayda yirmi beş lira da kılık kıyafete koyarsak, geriye sadece kız arkadaşıyla kafe, lokanta, park bahçe gezmeleri kalır ki oda rahat bir elli liraya mal olur. asgariye vursan temiz üç yüz lira yani bir aylık zorunlu ihtiyaçları için on sekiz günlük çalışması gerekmektedir. adamımız bu dengeyi her ay korumak ve açık vermemek zorundadır. ayda iki kitap alsa, korsanı dört lira olan kitaba on beş lira bayılacaktır, bir kere sinemaya gitse dokuz lira. o da sinema yerine vcd seyreder, korsan kitap alır, tiyatroya gitmez, kaset almaz mp3 yükletir, windows'un lisanslı programı yerine track program kullanır ve geçinir gider. allahtan sosyo-kültürel aile yapımız böyle bir yaşantıyı cevaz kılar. tek başına ya da evlilik hayatı kira, elektrik, su, telefon, ısınma ve beslenme sorunlarını beraberinde getireceğinden türkler de anne baba hayatın her döneminde çocuklarına katkıda bulunmak üzere kodlanmıştır. emekli olunması, çocuklara yardım edilmeyeceği anlamına gelmez ve birazda bu nedenle büyük çocuklar gibi yaşam sürmeye devam ederiz. erkeklerimiz futbol maçlarında kadınlarımız her gün farklı kanalda yayınlanan dizilerde kendini arar. kelli felli adamların cırtlak renkli takım formalarıyla kol kola girip küfürlü bağrışmaları ne denli garipse, kadınların yapısı gereği kurmaca bir dünyanın kahramanlarını, ilişkilerini ve konuşmalarını muhabbetlerine dahil etmeleri o denli sakat bir durumdur. elbette kimseden her akşam felsefi sohbetler yapmasını veya hıncal uluç gibi her akşam o bar benim bu konser senin ultra modern bir yaşantı sürmesini beklemiyoruz ancak her ne kadar da ekmek kavgasının pençesinde kıvranırsa kıvransın diline, yaşantısına, giyimine, evine, kişiliğine, ruhuna kalite en azından bir farklılık ya da farkındalık katabilmeli insan. vıcık vıcık kahvehane muhabbetinde "ver coşkuyu, ver coşkuyu!" sürgit yaşama tarzı beni boğuyor dostlarım. parasızlıktan şikâyet edip duran, asgari ödemesi yapılmamış kredi kartının aylık faizinin hesabına saatlerini harcayan, bulabildiği en küçük fırsatta istanbul gecelerinde rus asıllı fahişe peşine koşup "kopan!", üç beş yıllık ömrü hayatında hiçbir yaralı parmağa işemeden geçip giden lavuklar cehenneminde benim payıma da onları seyretmek düştü ya ondan feryadım. ben bu cehennemin ne şeytanıyım ne de kurbanı. sonsuz bir sallantıda hali benimkisi. aşk da boyumuzun ölçüsünü aldık elhamdülillah, meşk zaten kafadan yok, istanbul sağır ve dilsiz, çocuklar çığırtkan, yetişkinler değersizlik kıskacında ve ben ne istemediğimi biliyorum ancak ne istiyorum onun farkında değilim. avrupa birliği'ne girmeli mi girmemeli mi onun ayrımında bile değilim. .ikeyim avrupa'sını deyip geçiyorum en çok ama bu ulu liderin muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak edebiyatına aykırı bir söylem olmaktan öteye geçmiyor. ulu önder ile ilgili fikirlerim popülist genel bakış açısından farklı söylemlere gebe. nihayet bir tane adam gibi adam çıktı ve “kral çıplak!” dedi memlekette ve yök, en baba açılımıyla beraber yüksek öğretim kurumu duruma el koyup bu mümtaz ve liberal profesörümüzü aforoz eyledi. resmi söyleme uygun beyanatlarda bulunmayan hocamız benim yıllardır düşündüğüm ancak dillendiremediğim çıkışlarıyla üniversitede ki kürsüsünden oldu ama en azından benim beynimin fikri üstadı olmayı başardı. ulu önder mustafa kemal atatürk bin dokuz yüz otuz sekiz yılında vefat etmiş bir faniden ibarettir ve türk halkının şu an itibariyle kendisine herhangi bir bağımlılığı kalmamıştır. allah razı olsun vatanı kurtarmış bize cumhuriyeti hediye etmiştir ancak söylediği şeyler ve ilkeleri; taklit ve yirmi birinci yüzyılda geçerliliğini yitirmiş demode beyanlardan ibarettir. bir kurmay yüzbaşı bulunduğu konum itibariyle ve geçirdiği tek yönlü eğitim sayesinde kendisini baş tacı edebilir, bir bürokrat varlığının temeli statüko vasıtasıyla başucuna ulu önderin fotoğrafını yapıştırabilir ama nekrofili sadece psikoloji ilminde hastalık olarak betimlenir öncelikle bunu ifade edeyim. üniversitelerde ki en ciğeri beş para etmez güruh atatürkçü geçinen tiplerdir. seksen sonrası resmi söylemin gönüllü uşakları olarak, pastadan, başları ağrımadan ve kısa yoldan çöplenmek adına bu yola başvurmuşlardır. aşırısından en hafifine sağ ve sol cenahı anlarım, ama dyp, anap, chp gibi partilerin gençlik kollarının üniversite şubeleri, birbirlerinin üstlerine basarak yükselmeye çalışan yavşaklar sürüsünden ibarettir. illa muhalif olmak da gerekmez, insan pek ala herhangi bir siyasi parti grubuna katılmadan da hayatını sürdürebilir, saygıya şayan bir yaşam türüdür, ancak gençlik denilen delikanlı adamların meslek, para ve şöhret uğruna düzen partilerine hizmet etmeleri ve böylesi karşılıklı birbirlerinden faydalanma halleri benim içimi buruyor. yirmi beş yaşının altında olup da doksanlı yıllarda turgut özal'a, tansu çiller'e, mesut yılmaz'a, şimdilerde genç parti başkanı cem uzan'a oy veren zırtapoz takımı kırkına geldiğinde hangi siyasi ziyafete çeşni olacaktır varın hesap edin artık. mevzunun ara yollarından kurbağaları ürkütmeden ana yola saparsak; "atatürk öldü", pek çok şeye imza attı ve gerçekten büyük bir adamdı, yalnız o kadar. "nutuk" sıkıcı bir yazılar derlemesidir, "onuncu yıl marşı" dinlenilmekten gına gelmiştir ve bu memlekette ne kadar omurgasız ve korkak adam varsa bu marşı her fırsatta hararetle ve yüksek sesle söylemekten çekinmemiştir. iki bira içtim ve kafam yeterince iyi ve iddia ediyorum ki bu saatten sonra ben atatürkçü değilim arkadaş, bu yüzden türk ve müslüman kimliğinden uzaklaştırılacaksam çok da tın! beni bu iki varlığımdan uzaklaştıracak otorite henüz var olmadı. yasalarınız, hapishaneleriniz, işkenceleriniz beni ilgilendirmiyor. en çok kitaplarımı basmazsınız, aydın doğanlarınız ve karanlık batanlarınız da çok .ikimde, en iyinizin .mına koyum. varoluş dik duruştur gerisi nil ibrahimgil'in şarkıları kadar ütopik ve saçma sapandır. rahatsız ancak keyfi yerinde, kırılgan ama tuzu kuru, sıkılgan fakat para kaygısından ırak, çılgın olduğunu varsayan lakin sığ!

çok önemli not; evet dostlarım bu yazıların yazıldığı devirler türkiye'de kemalist baskının yoğun hissedildiği yirmi sekiz şubat süreci döneminin hemen sonraları. o sıralar ben şimdiki olduğu gibi yine muhaliftim ama siyasi aktörler farklıydı. yazı ne kadar da çabuk eskiyor. hayatım boyunca iktidar partilerinin hiçbir tanesine oy vermedim, o yerden vicdanım rahat, fakat o sıralar askeri vesayeti çok yoğun hissediyordum ve bu hissiyatla bunları yazdım. şimdilerde çok daha farklı düşünüyorum, kendimi gerçekten atatürkçü hissediyorum ve bu kırk beş yaşından sonra olduğu için de gocunmuyorum. bu yazıyı paylaşmamayı ya da kırpıp göndermek üzerine düşündüm biraz ancak en sonunda ne yazdıysam o, bu benim geçmişim ve düşüncelerim dedim kendi kendime. gerçeklikten kaçamayız, kimseye de kendimi beğendirmek zorunda değilim, neysek o. lütfen bu gereksiz çok önemli not nedeniyle kusura bakmayın, ya da bakın işte...
/