6

otuz yaşına geldim ve hala alkolle kendimi avutup yorgana sarılarak uyuyorum. herhangi bir devlet dairesinde her ne kademeden olursa olsun bir işe girme umudum okulun ertesinde girdiğim sınavlar neticesinde suya düştü. ticaret yapmak adına ne deneyime ne de yeterli sermayeye sahiptim. onurlu ve legal yoldan yok olmak adına askere gönüllü komando yazıldım ancak allah çekilecek çilen var daha diyerek güneydoğu'dan beni sağ salim evime gönderdi. elime geçen üç beş kuruşu da elektronik eşyaya harcadım, sudan çıkmış balık misali döndüm babamın köyüne. önceleri her şey yolunda gitti. yine iş sınavları cenderesinde ankara'ya ve istanbul'a gelip gittim. bir baltaya sap olamamış hımbıl veletler cennetinde dostlarımla pişpirik oynayıp onların evlenmelerine, çocuk sahibi olmalarına, erkek çocuklarını sünnet ettirmelerine tanık olarak gezinip durdum etrafta.

babam onurlu adam, ne laf konduruyor ne de kendisi çekip beni, bir laf söylüyor o zamanlar. ancak yemek yerken kaşığı tutuşu bile beni aşağılıyor sanki. akşam oluyor eve geç geliyorum, odama çekiliyorum, yatağımın başucunda açılmamış paketiyle sigara duruyor, herkes yatmış. açıktan kimse bana para uzatmıyor ama sabah kalkıyorum yastığın kenarında on lira. bu beni derinden sarsıyor fakat elden gelen hiçbir şey yok. parayı alıp kahvehaneye gidiyorum, gazetelerin iş ilanı eklerine bakıp yüzlerce yere başvuru yapıyorum ve cep telefonumun çalıp beni o mutlu haberle buluşturmasını umut ediyorum. ara sıra çağırıyorlar beni ve her gittiğimde sınava tabi tutularak geri dönüyorum memlekete. ekstradan yüz eli, iki yüz liraya patlıyor bu bana. finansörüm her seferinde umutlanıyor ve "hayırlısı" diyerek avutuyor kendini. ezilerek küçülüyorum git gide ve kafka'nın böceğe dönüşen insanlarıyla dostoyevski'nin yeraltında yaşayanlarına dönüşüyorum zamanla.

birde asrın oyuncağı bilgisayar alıp, yalnızlık iksiri internet bağlatıyorum odama. artık içerde daha çok vakit geçiriyor, gece geç yatıp öğlen ikilerde güne başlıyorum. yanıma kimse yanaşamıyor, televizyon ve internetle besleniyorum. ilme hizmet etmesi gerektiği düşünülen tüm çağların en büyük buluşu internet ve onların sayesinde bulaştığım bilgisayar oyunları epey vaktimi alıyor önceleri. her seferinde kendi gerçeğimden uzaklaştırıp kendi kurduğu yapay ortamda ben yorulup sızana kadar beni oyalıyor. derken arama motoru diye tabir olunan internet sitesine bir gece 'seks' yazmak gafletinde bulunuyorum ki al sana sefahatten beyni sulanmış dört başı mamur babil kulesi. milyarlarca site, her birinde yüzlerce resim, video, animasyon film, pornografik yazı. yok yok anasını satayım. istedikleri tek şey kredi kartının numarası vererek üye olup para yatırmak veya çok popüler bir site olup, kenarına köşesine aldıkları şirket reklamı gelirlerini artırmak. bu uğurda yapılmadık rezalet, atılmadık takla, başvurulmadık yöntem kalmamış. her biri bir başka siteye link atıyor ve tüm gece dolaşarak hiçbir yere varamıyorsun. milyarlarca çıplak kadın resmi, her türden pornografik görüntü ve hepsi benim odamda ekranın içerisinde, gel de uyu anasını satayım. zaten hayatım kaymış, dibe düşerken kimseye zarar vermeden onu çirkinleştirmekte beis yok.

chat siteleri de ayrı bir alem, dünyanın her yerinden birileriyle yazışmak mümkün. bir tanesini asla unutamam. sanırım mirc adıyla meşhur, o zamanlar oldukça yaygın kullanılan sohbet programındaydı. ingilizce biliyoruz ayağına yabancı kanallara takılıyorum, derken 'cyber' namıyla bir sohbet odasına denk geliyorum. sağa sola 'hi' yazıp atıyorsun karşında ki 'asl?' yazıyor. bu age, seks, lokasyon nedir anlamında bir soru. yaşını, cinsiyetini ve bulunduğun yeri yazarak kabul görmesini bekliyorsun, cevap gelirse sohbet biri ayrılana kadar devam ediyor. kanada'dan bir kadınla yazışmaya başlıyoruz, benden yaşça büyük ve yazılım mühendisiymiş, takma adı carina. ama her şeyin yalan olma ihtimali mevcut, ben belki de orta avrupa'da kel saçlı, bira göbekli cinsiyet kavramı karışık erkek bir maden işçisiyle konuşuyorum ancak böylesi bir yalanı sadece onun yazdıklarından anlamam gerekiyor. bir kanadalı ile türk bizim saat dilimine göre gecenin saat üçünde ne konuşursa onu konuşuyoruz ve bir ara carina sohbeti 'sana bir şey sormak istiyorum?' diye bölüyor. sor diyorum ve bana 'şu anda sağ elimin parmakları nerede? tahmin edebilir misin?' diyor. hay bin kunduz! 'nerede?' diye soruyorum hafiften kıllanarak. 'bacaklarımın arasında' diyerek çığlık atıyor ardından. bir yazı insanı ne kadar etkileyebilir? o sırada klavyenin başında bir kadının olduğunu ve tuşa dokunurken şehvetli kelimelerle seni azdırmak istediğini düşünürsen etkiliyor birader. 'peki, neler yapıyorsun onlarla?' diye sorunca kıyamet kopuyor tabii. mirc basit bir chat programı ve 'cyber' kanallar bu işe hizmet ediyorlar, bunu öğreniyorsun ilk. ardından sistem gün geçtikçe kendini yeniliyor ve her ne hikmetse, 'eğer bir olgu iyi ya da kötü sonuçlar doğurmak üzere kurgulanmışsa, yirmi birinci yüzyıl itibariyle netice mutlak suretle kötüye eğrilme biçiminde gerçekleşecektir' alev alatlı orijinli beynelmilel prensip gereği işleyişine devam ediyor. görüntülü ve sesli iletişim kurmak mümkün oluyor sonraları ve diyelim ki finlandiyalı bir çift yatak odalarını canlı yayınla tüm dünyaya açıyorlar. bu da bir müddet oyalıyor insanı ve sonunda akla, fenne ve insanlığa hizmet etme yüce amacıyla var olan internet, bu erek hariç her yolda kullanılıyor ve modern insan kendi gerçeğinden kaçışı artık bu yolla gerçekleştiriyor. esrar üretiminden ev yapımı bombaya milyonlarca var oluşu gereği insan doğasına zararlı eğilim bir tuş basımı kadar uzakken, neşet ertaş'ın mükemmel türkü sözlerine ulaşmak ta aynı pencerenin arkasında. sorun sadece nasıl kullanılacağına karar vermekte yatıyor. kafan karışıksa biraz karıştırıyorsun o kadar!

abilerim ablalarım aşk, dostluk ve muhabbet dileniyoruz klavyenin tuşlarından. herkes gibi kusurlu ve herkes kadar çaresiziz. tuz çölüne paraşütle atlamış bir solucandan farkımız yok. sağcıyız ama ahmet kaya dinliyoruz, kolumuz kanadımız kırık, hayallerimiz sakat, rüyalarımız sakıncalı. üzerimize üzerimize geliyor değersizlik sendromu ve bunun tek sorumlusu biziz. arkamız yok, sırtımız açık, karnımız aç ve kaybedecek zincirlerimiz bile yok. sevdiğimiz kızlar parasız, işsiz güçsüz ve aylak diye bizlerle evlenmiyor ve babalarından biraz daha az kel fizik öğretmenleriyle baş göz oluyor. parasız adam gereksiz adam, itten köpekten tekme yiyoruz gün boyu. iş başvurularının sözlü seçmelerinde ayrıksı ve işe yaramaz olduğumuza karar veriyor insan kaynakları uzmanı kadınlar kısmı. 'göründüğüm kadar doğulu, aptal ve kaba değilim ben' diye haykırasımız geliyor göğsümüzü yırta yırta. oysa sesimizin perdesi düşüyor git gide ve çığlıklarımızı içimizin karanlığına gömerek yaşamaya devam ediyoruz sonra. hayatımız diğerlerine öykünmekten başka bir şey değil ve kendimizden intikam alıyoruz sık sık. içerimizde hayatını iyi kötü bir işle düzene koyup ardından evlenip çoluk çocuğa karışanlar da çıkmıyor değil ama onlarda geçim derdi mutsuzluk kervanında umutsuzluk geleceğine yelken açıyorlar. oğuz atay abimiz yıllar evvelinden durumu özetledi ve ezcümle yenildik biz. artık yardım istemiyoruz, ihsan istemiyoruz, kurtarılmak istemiyoruz. bizden geçti artık, şımarık, arsız ve dik başlıyız. kahvehane köşelerinin en saygın yerleri bize ait, laf olsun torba dolsun yaşantımız, çelik çomak sonrası, okey, elli bir, çanak masalarında her konuda ahkã¢m keserek, atıp tutarak, karadeniz'de peynir gemisi yüzdürerek geçiyor ve artık fark etmiyor bizim için, bir eksik ya da bir fazla, iyi ya da kötü hepsi aynı.

babam baktı mevcudiyetinin yegã¢ne devamı gözünün önünde telef oluyor, okul döneminde barındığım evinden kiracıyı çıkartıp beni istanbul'a yolladı. zaten doğru dürüst kira aldığı da yoktu epeydir. üç beş eşyayla geldik yedi tepeliye ve miladımız oldu o gün. istanbul'da öyle bir umut var geri kalan yerlerde zılgıtı yiyenler için. burada her ne hal üzerinde olursan ol haline şükredecek insan manzarasıyla karşılaşma olasılığın vardır bu bir. ikincisi, meret insana her şeye yeniden başlayabileceği hissini yaşatır gün aşırı. mahalle okul yıllarından aşina zaten, sadece belediye artık buralarda birilerinin yaşadığına kanaat getirip elinden geldiği kadarıyla, daha doğrusu her nasılsa işgal edilmeyip yol olarak kullanılmaya karar verilen açıklık alanlara asfalt döşeyip kenarlarına kaldırım döşetmiş. ormanlarıyla meşhurmuş buralar yıllar önce, şimdilerde erdal acar ve babası istanbul gece ã¢leminden boşta kalan zamanlarını buraya villa dikmekle geçiriyor. sabah kalkıyorsun karşı dağda bir hareketlenme baş göstermiş. iş makineleri, kule vinçler, hazır beton kamyonları vızır vızır işliyor. bitime yakın yol bağlanıyor bilmem ne konakları ya da zıpçıktıkent adı verilen konutlara. beş yüz metre berisinde koyun bile otlatamıyorsunuz, güvenlik elamanları, kameralar, alman kurt köpekleriyle korunuyor ve eşek yüküyle aidat ödüyorlar mülk sahipleri lüks konutlarına. daha düne kadar çayır çimen, çam kozalağı, yabani armut, meşe palamutu canım orman milyon dolarlık ultra modern sığınaklara dönüşünce ona manzara teşkil eden karşı kıyının sakinlerinden, bizim şark kurnazı kızı kenar mahalle dilberleri artık adres tarif ederken, mesala hıyarkent'in karşısında oturuyoruz diye lafa başlıyorlar, kat ve dükkã¢n maliki zevat kiraya fahiş zam yapıp, ev fiyatları iki üç kat değerleniyor ve istanbul'un egzoz gazı mağduru ciğerleri tüberküloza yakalanmış, bronşlarında benek benek lekeler var kimsenin umurunda değil. küresel ısınıp kitlesel zehirleniyoruz anasını satayım ve erdal acar her daim iş başında. karısı dahil tüm türkiye artık saymaktan vazgeçti kaç mankeni götürdüğünü. çükü altınla mı kaplı, doğarken şerbetlenmiş midir, nedir bu işin sırrı? bir fahişe ile iş tutmadan evvel bize on lira indirim yaptı diye .ötümüz tavana vurup erkeklik damarımız kabarırken, herifçioğlu her akşam manken adı altında farklı orospuyu cipine atıyor ve biz bunu sadece "adam da para eşek yüküyle aslanım" diye açıklayabiliyoruz. bir derdim de bu benim, gereksiz pek çok şey içime içime akıyor ve gömülüyorum bunlarla kendi mezarıma. neyse işte 'amman amman vehbim öyle de böyle de olur mu? ah ben ölürsem dünya da sana kalır mı?' türküsünü çağırma vakti şimdi, sokmuşum istanbul gece alemine.
" kiev "

1

sürüklendim, değersizlik hissi ve küçük kahverengi saksısıyla yanımda taşıdığım küpe çiçeği ile birlikte. sevgilim beni terk etti iki yıl evvellinde, gün geçtikçe kronikleşen para sorunlarım var, iş bulmakta güçlük çekiyorum uzun zamandan beri ve geceleri uyumak yerine sigara içerek geçiriyorum saatlerimi. bir delinin hatıra defterinde çok yorgunum, beni beklemeden çekip gitmen seyrin selameti açısından hayırlı olacaktır kaptan. ensem tüylerim uzun, tırnaklarım kirli, dişlerim bakımsız, düşüncelerim çamur kıvamında, hayallerim cenabet, geleceğim karanlık ve yatağımın altı silme boş bira şişesi dolu. çuvalladın oğlum diyen bir suratla aynadan bana yansıyan görüntümden sıkıldım, düşük bel, dar paça kot pantolonumdan, enli kemerimin metal aksamından, artık onsuz adım atamadığım gözlüklerimden, durduk yere kendi kendime konuşmaktan, olur olmaz sırıtmaktan, her gün kasvetli evimden kaçarcasına dışarı kendimi atmaktan, iş görüşmelerine giderken taktığım sümük yeşili ince kravattan, sırf entelektüel bir zevk edinmek adına ve bilinmeyen bir hedefe ulaşma umuduyla okuduğum tüm o boktan kitaplardan, bir kadınla tanışmak uğruna kaliteli çakmaklar taşımak gerekliliğinden dem vuran pespaye gazete parçacıklarından, geceleri her kanalda ayrı ayrı gösterilme şerefine ulaşmış saatlerce süren dünyanın en büyük icadı iddiasında ağrısız, sızısız, kolayca tüy dökebilen modern ağda reklamlarından, o reklamlarda rol alan ve program esnasında kollarına ağda yaptırarak kıllarını aldıran sırıtık yavşak tadında erkeklerden, geceleri barlarda sürtünmekten, sahte bir cennette mutluluk dilenmek rüyasına uyanmak uğruna seks yapmaktan, kızışmış kuzgun yavrusu hazzıyla para peşinde koşmaktan, telefon ederken bile "efendim" diyene "efendin arıyor" deme küstahlığımdan, başıma gelen her felakette babamı ve tanrı'yı suçlamaktan ve uzun uzun cümleler kurmaktan nefret ediyorum.

sırf çevreye çok sıkı biri olduğum izlenimi versin diye ilk gençlik çağlarımda giriştiğim yerli yersiz ancak kesinlikle gereksiz yüzlerce kavganın yüzüme attığı birkaç çizikten öteye geçemeyen faça izleri ve zavallı denecek kadar az sayıda ki gönül maceralarımın ruhuma nakşettiği jilet kesikleri ile yaşama gayretindeyim vesselam. bitir oğlum şu işi, kendini dünyadan, dünyayı kendinden kurtar diyerek çığlık ata ata beynimin içerisinde dolanıp duran gaipten gelen sese inanasım geliyor zaman zaman. sanatçı bir ruhun oğlu olduğum ve ilham perileriyle birlikte doğduğum safsatasıyla beni oyalayan, umutlandıran ve tahammül etmeme dayanak sağlayan aksi şeytanın kör olmayan gözüne yedi kurşun sıkılsın, ebu leheb'in de elleri kurusun. alkol beynimi buruşturmadan ve dibe yuvarlandığımın henüz farkındayken gerçekleştirebilecek miyim o şiirsel ve muhteşem eylemi? sessiz sedasız ve kimseden intikam almayı kurmadan. ancak, ama, oysa, lakin, gibi biber gazı, darbuka dibi, sevgi pıtırcığı türünden kelimelerle oynaşır ertelenir dururum her zamanki gibi. düşmanım bile yok şu acınası dünyamda, itiraf edebilirim bunu en azından. ne ilk olur bu, ne de son...
mutsuz ve tutunamayan, kronik ayrılıklar denizi densizi. tuhaf oyuncakların mucidi, artık kendi kendinin oyuncağı olmaya karar vermişte yalnız başına oturduğu kaf dağında, haberimiz yokmuş meğer kendini ifşa edene kadar. farkındayım pozitivizmin içine ettiği, etik ve destansı değerlerden yoksun olduğumu ve elim böğrümde, boynum bükük, ön dişim kırık, sağlıksız beslenme kuralları gereği. epeydir, beynimde mekan tutmuş örümcek ağlarının tozlu iplik parçalarıyla çok meşgulüm ve parmağımı kıpırdatmaya bile mecalim yok artık.

kulaklarım uğuldamaya başlıyor yastığa başımı her koyduğumda ve gerçek hayatta rol yapmaya kalkıştığında insanın başına gelmedik kalmıyor. kafamı uzatıp çıkarıyorum kimi zaman köküne kadar battığım kirli ve karanlık çamurdan ve simsiyah dişleri, sivri kulakları ve keçiboynuzu kokan tüyleriyle bir zebani üç başı sivri paslı demirden mızrağını dürterek geri itiyor beni içeri. daha derine gömülmek istiyorum her seferinde, yitip gitmek, hiçbir düşüncede yer almamak, hiçbir sohbette anılmamak, isimsiz mezarlara benzemek, hiçleşmek. elimden gelmiyor, sadece beceriksizlik hissiyle baş başa bırakıp terk edip gidiyor beni iyi zaman cinlerim. hayrete düşüyorum sonra hemcinslerimin hayata karşı başarılarını gördükçe. eğer işin içinde sahtekarlık yoksa, harbiden büyük iş beceriyorlar doğrusu. kıskançlık deme vururum alnının çatından seni. benim sorunum daha öznel ve dışa kapalı, diğerleriyle işim olmaz hiç. öncelikle uyum ve denge yeteneğim sakatlanmış sanki genetikten getirdiğim bir çeşit lanetlenmeyle. dünya, insanın üzerinde yaşaması için uygun tasarlanmış bir yerde, sadece ben beceriksizim. her şey dengi dengine belli bir ritim tutturmuş; ademoğlu görür ancak sınırlı bir duyarlılığın eşiğinde var olabilen imgeleri, duyar fakat belli bir frekans aralığında yer alabilen sesleri, limitlerle çerçeveli ancak beş duyuya hitap eder günlük yaşam. tüm bunların ötesinde var olanlar, onlara bir şekilde kafayı takmış ve sırf bu nedenle türümüzün garip üyeleri derneğine kaydedilmiş uçuk kaçık cinsi tarafından araştırılıp bilimsel makaleye dönüştürülerek bize anlatılır ve biz öğreniriz habire muhteşem iletişim çağı gereği. ben fire veriyorum aralıklarla. ne içime siniyor ne dışa vurabiliyorum var oluşumu. karanlığım, sakin, hafif ve ucuz. altı üstü birinci cigarası ve benzinli muhtar çakmağı ve çocukluğunda benzinli muhtar çakmaklarını doldurarak eğitim giderlerini karşıladığını iddia eden bir ilyas salman gerçeğiyle var olabilmenin kırılgan pişkinliği. kahramanlar çağının uysal izleyicisi olarak ayakta kalmanın yolunu bulacaksın yirmi birinci yüzyılda. bir önceki yüzyılın son demlerini de gördüm ben ve bir hayli berbattı kendileri, bir sonrakini görmeyi ise hayal bile edemiyorum.
' köpek öldüren ' namıyla anılan şarabının hangi marka olduğu üzerine bir buçuk saat tartıştık içki meclisinde dostlarımla dün gece. böylede dertlerimiz var üzerine kırmızı kurdeleli mavi nazar boncuğu takılası. ben ' güzel marmara 'da ısrar ediyordum, ekrem ' çubuk ', salih iddiasız, sessiz sedasız bizi dinliyordu. içtiğimiz biraların haddi hesabı yoktu ve sırf ortama uygun olsun diye anadolu halinden araklanmış ve her nasılsa evimi mekan tutmuş tahta domates kasasının üzerine gazete serip kurulmuştuk etrafına salonun orta yerinde. ekrem birde büyük zeytinyağı tenekesi içerisinde ateş yakmayı önerdi ancak salonu kaplayacak dumanı ve evin benim olduğunu üzerine basa basa bağıra çağıra ifade etmem hevesini kursağında bıraktı lavuğun. salih bir ara dışarı çıktı, ben hala mersin'de bir birahaneye girip ' hacı bana köpek öldüren şarabı getir ' diye garsonu nasıl dumura uğrattığımın elli ikinci versiyonunu anlatma telaşındayım. içki içince bizim tayfa sümsük tavırlarından sıyrılır ve iddialı kişiliklerini giyip kuşanırlar anında. " büfeci derdalan'dır dedi birader " diye çıkageldi salih, gazeteye sarılmış bira şişelerini siyah bir poşette elinde sallayarak. saygı duyduk ve mevzu anında kapandı. iyi çocuklar, kötü besleniyorlar. ama iddia ediyorum ki ' köpek öldüren ' diye ' güzel marmara ' şarabına derler, erbabı bilir, büfeci de iki bira satıyorum ayağına, bilmiyorum diyemeyip cırt çekmiş salih'e sonuçta. bu arada bir şaraba derdalan ismi veren zatı muhteremi de tebrik etmek gerekir, o da ayrı bir mevzu.
sabahleyin kaçta gittiklerini bilmiyorum, gidip gitmediklerini bile bilmiyorum, bir sabah kalkarım ve salonda üç beş adam sere serpe yatıyordur sağda solda, ayak kokuları burun sızlatan, elbiseleriyle düşüp kalkan, yatacak yer için sadece üstü kapalı bir mekanı yeterli bulan ve kaybedenler derneği doğal üyeleri türünden. ne çok adam evinden dışarıda geçirir geceyi ve neden benim evim tercih edilir her seferinde diye düşünmekten kendimi alamam. yalnız yaşıyorum, yumuşak huyluyum, gürültü patırtıya gelemem, gelene hoş geldin, gidene nereye demem, benden gidenin hesabını tutmam, daha ne! bu mahalleye ilk taşındığımda ( ki o zamanlar öğrenciyim ), iletişim kuramadık uzun süre etrafımla. babam hayatının en büyük kazığını, oturduğum bu evi satın alarak attı bana. varoşların çocuğu olmam babam marifetiyledir ey ahali, kişisel tarihime böyle not düşülsün. ilk dört ay boyunca köşe başında ki üç yıl kullanılmış amele ayakkabısı suratlı bakkaldan ve bira aldığım rakı ve beyaz peynir müptelası büfe sahibinden başka kimseyle konuşmadım doğru dürüst. şimdi can ciğer kuzu sarması olduğumuz ama o zamanlar bana uzaktan uzağa diş bileyen dostlarım, gülerek anlatırlar nasıl ipin ucundan döndüğümü içki masalarında. bir kenar mahalle yosması olan melek ile adımı çıkarmışlar meğer kahve köşelerinde ve melek'in o dönemlerdeki kırığı naylon şeref efendi beni yol ortasında, herkesin gözü önünde ders mahiyetine marizlemenin bin bir yolunu arıyormuş kahvede okeyden başını kaldırabildiği zamanlarda. allahtan buna yeterli zamanı yokmuş iri kıyım dallama namzedinin. okeyde siyah yediliyle sarı sekizli arasındaki kombinasyon ile aynı oyun esnasında ikinci okeyin çekilme olasılıkları üzerine epey kafa patlatıyormuş o ara ve ben farkında bile olmadan sıyırmışım yakayı elinden. şu okey oyununu icat edip memleketimin dört bir yanına yayarak delikanlılarımıza meşgale yaratan arkadaştan allah razı olsun, ne diyebilirim ki? hoş, konu başından sonuna aptalca. yalan valla, bir kere melek kim ben neyim? ben kendimle ahbap olamıyorum, kaldı ki kevaşelerle yüz göz olmaya kalkayım. melek hanım bir keresinde küçük oğlunu ders çalıştırmaya göndermiş arkasından da bir tabak kek yollamış üzeri kağıt peçeteyle kaplı, bütün muhabbet bundan ibaret. epeydir dulmuş, geçim sıkıntısı çekerken iki yıl evvel, şimdi kirada oturduğu evi satın almışmış bana ne bunlardan. hıyar bir durum olmakla birlikte ( kaybedenler safında yer almamın en büyük nedenlerinden biridir bu benim, hatun meselelerinde ) inanılmaz derecede eylemsizimdir ben. ergenlik sivilcelerimin ilk döneminde bana cebren ve hile ile ve resmen göstere göstere asılan bir müptezel mitrayı bu tür tavırlarımla öylesine yıldırdım ki hırs yaptı kendince, en sonunda fırsatını bulup dudaklarını dudaklarıma değdirmişti de ardından benim eşcinsel olduğum söylentilerini yaymıştı sağa sola. köşeye sıkıştırılmış bir kirpi kadar korkudan büzülmüştüm ve buz kesmişti elim ayağım. sevmiyorum kur yapmayı kardeşim, .ikmişim hareketini, şeklini, tavrını, edasını. normal zamanlarda bir elin beş parmağı sayısında zayıf ve narin, kurumlu beyin kurtlarım ortada bir manita mevzu varsa aniden mayoz ve mitoz bölünme modunda çoğalma yolunu tutarlar ve kısa zamanda sayılarını darvin'in ve bilumum popülasyon ve devrim meraklısı doğa uzmanının kıçlarını tavana vurduracak, beyinlerini dumura uğratacak derecede arttırırlar. asla gerçeği süzemem ve şifrelerden, imalardan, yollardan, işaretlerden iz süremem. henüz metro seksüel diye bir tanımlama bile icat edilmemişken son tahlilde, kızların saçlarını elleriyle düzeltmesinden anlam çıkartıp " hatun bana tav oldu abi yarın kesin boğazda oturup çay içiyoruz görürsün sen " diyen ayakkabı boyacılarının favorisi, her daim bakımlı ve atak, girişimci ruha sahip erkekler dünyasının var olduğunu bilirim. sadece, ben sünepeler tayfasına yanaştım. bunun da kendine göre bir karizması var ama belli belirsiz ve uzun vadede öküz sıfatını kazanmaktan öteye geçmez. bu işlerin kompetanı üstatlarla dolu etraf, bizim gibi hımbılların ise elleri var sadece. naylon şeref efendi beni evire çevire yol ortasında dövemedi ama altı yerinden bıçaklanıp üstüne birde hapishaneye girdi. derler ki melek hanım bir kere olsun görmeye gitmemiş kendisini ve yine derler ki kalantorlarla bostancının barlarına takılıyormuş yaslı istanbul gecelerinde. ağzı olan konuşuyor bize de onların pazarlaması düşüyor. şairsen duygu pezevengisin be birader, hamburgerciysen et, turşu ve mayonez.
okulun ikinci yılıydı ve derslerle başım dertteydi her dem olduğu gibi. üniversite denilen kurumda adama ne öğretilir de o daha sonraki hayatında onun işine yarar gibi abuk sabuk fikirlerle çok meşguldüm ve kronik kızlarla başı dert de şapşal oğlan pozisyonunda, küçük bir akvaryumda ki japon balıkları nasıl seyrederler kendilerine bakan meraklı insanoğullarını adlı bir piyeste baş japon balık rolüne soyunmuştum. o sıralar üniversite öğrenci ortamında gelecekte bir bok olacağını zannetme adına çeşitli eylem türleri geliştirmek modaydı. hayatın dışına itilip hayata ısınma antrenmanları yaptığını zannediyordun ve bu his seni hareketlendiriyordu bir şekilde. yeni çıkmıştık çılgın ideoloji çağından ve on iki eylül askeri darbesiyle tarumar edilen bir neslin kişiliksiz ardılları olarak hangi çağa girebileceğimizin hesabı içerisindeydik. etiket gecikmeden gelecekti, birazda alayla özal güruhu olarak adlandırılacaktık ve gurumuz şebekli bir kliple tahammül sınırlarını zorlayan bir popçu olacaktı bundan böyle. ne zaman ki devrimci ve ülkücü abilerimiz hapislerden çıktı ve ülke kurtarmaktan sıkılıp kendilerini kurtarma yoluna gittiler, biraz rahat nefes almak kabil oldu. sol taraftan reklam ve medya dünyasına, sağ taraftan müteahhitlik ve inşaat piyasasına son hızla dalan ve cepleri parayla tanışan pos ve sarkık bıyık çetesinin üzerimizde ki baskısı kalktı da biz de kıl oldum abiden yola çıkıp yakalarsam öperim mertebesine erişme imkanı bulduk. gençlik işte! kayıp gidiyor elden sabun köpüğü masalların sarımsak kokusu kıvamında. kavanoz dipli dünya senin de sonun yok mu diyen bir kıza aşık sanıyordum kendimi. benim kelimelerle başım her dem belada olmuştur ve sonum da bu yüzden olacaktır farkındayım.

" aşk dediğin masaldır sakın buna aldanma " diye şarkı söyleyen ablalarından miras kalan her türlü boktan savunma metotlarını üzerimde denemeye kararlı görünüyordu hanımefendi. ben hala inat etmeyi bir çeşit mazoşizmle soslayıp tarih sayfalarına mecnun'dan sonraki en büyük aşık olarak geçme hayalleri peşindeydim. daha o zamanlardan insan ilişkilerinde ki salaklığım patent almaya yetecek derecede gelişmiş demek ki. bu ülkede aşk yoktur, çünkü aşkı anlamlandırabilecek yetkinlikte ki olgun kişilikler, toplumsal ilişkiler yapımızda yerini bulamamıştır. belki bir yerlerde mevcutlar ama ben rastlamadım kendilerine henüz diyerek yumuşatalım mevzunun sert kıvrımlarını hadi. hoş ben pek çok şeyi ya geç anlarım ya da hiç kıyısına köşesine bulaşmadan es geçer giderim. kızlar baş belasıdır bunu bile çözmem uzun yıllarımı aldı benim. git vahşi kurt sürüsüyle takıl, tibet'te inzivaya çekil, büyük okyanus'ta hiç bilmediğin sulara yelken aç ama kızlara asla bulaşma. sırtını her döndüğünde kamçılanacağın gerçeğiyle yaşarsın sonra. teh&#108ikelidirler, almadan vermezler (cinsellik içeren bir bağlam oluşturmak değildi niyetim vermek derken, çok basit, çok hafif, çok ucuz olurdu bu yaklaşım. manavdan portakal almıyoruz, sadece betimleme yoksulu olduğumdan muhasebeci mantığına uygun yaşantı düşkünlüğüne işaret etme gereğidir maksadım ), soğukturlar kendilerinden başka pek çok şeye ve asla tam anlamıyla sırlarını açığa vurmazlar. o sırda ne menem şeyse kendileri de bihaberdir. istisnaları mevcutsa da, bu türlerin hemen hepsi manastırlara kapanmıştır ve bekaret yemini ederek, kendilerini erkeklerden saklayıp tanrı'ya adamışlardır. geri kalanına da aklına gelen her bir yerde rastlayabilirsin. kadın kendi varlığına dahi duyarsızdır ki bunun ispatı anlı şanlı psikoloji ilminin babası, hocası, kocası, eniştesi, her şeyi freud amcamızın ölmeden evvel mırıldandığı son cümle " kadınlar ne ister? " gibi abuk sabuk bir sorudan ibarettir. eğer üstat azrail'le papaz olmadan hemen önce kafayı yemediyse bu hikayeden çıkartılacak çok ders var ancak vakit yok. kırbacını yanında taşı yeterli şimdilik. teşbih ustası dedelerimizden elde kalan ' cinsi latif ' tabirinin bende yaptırdığı tek çağrışım ise söz üstadı atalarımızın " katranı kaynattık olmadı şeker, cinsini. iktiğim cinsine çeker " deyişidir.
velhasılıkelam o zamanların nisan başlarında eve taşındım bir aşk yorgunu olarak, burası okula yakın istanbul'a uzak. yakınlıktan kasıt tek vesaitle ulaşabilme imkanına vurgudur sadece, uzaklığın tarifi ise kadıköy'e ve tabii olarak vapura binme ihtimaline minibüs yolundan bir iki saat mesafede olmasıyla kişiliğini bulur. istanbul her nerede yaşıyorsan orasıdır aslında, yüzde altmış nüfusu için de uzaktan bakılan ve ara sıra gidilen deniz manzaralı bir toprak parçası sadece. bal kavanozuna ekmek bandırıp aslında kuru ekmeği midesine indirdiğini yadsıyan sanal bir alemin çocuklarıyız top yekã»n. bu yüzden birbirine yabancı kalan yaşamların kesiştiği bir ucube olarak varlığını sürdürür fikrimce bizans'ın yaşlı orospusu. aşağıladığım sanılıp yanıltmasın sakın. asla onu tam manasıyla anlatma küstahlığına kalkışılamaz, yedi kocalı hürmüz'dür, sekiz kollu ahtapottur, kırk başlı canavardır. sadece dante, cennet, araf ve cehennem'inde kelimelerin elverdiği ölçüde ancak zayıf bir biçimde şiirleştirmeye çaba göstermiştir istanbul'u. ve beatrice'de doğal olarak aslı'dır. gece rahmet yağarmış üzerine gündüz şer, canlıdır, değişir, yenilenir, kirlenir, temizlenir. abilerim, ablalarım istanbul bize benziyor, biz istanbul'uz. laz bir minibüsçünün kemençeli kasetinden anlamadığım sözlerle dolu şarkıları eşliğinde kısa bir yolculuk sonrası kürt böreği yiyerek iri burun kemikli afrikalı bir oğlanın çinli kız arkadaşıyla el ele yürümesini seyretmek kendi başına bir keyif. yeri geldiği zaman etnik çeşitlilikten ve kültürel mozaikten çuvallar dolusu laf üreten, sıra istanbul'a geldimi, sırf babaları buraya bizden önce geldiler ve burada doğmak gibi bir şansa sahip oldular diye kendilerini istanbul'un seçkin evlatları varsayıp mega köy'den dem vuran dantelli hurma parazitlerine sözüm yok. ben, yetmiş iki buçuk millet tekmili birden beraber yaşarda sabahları dilenen martılara bir parça simit atacak delikanlı çıkmaz mı aralarından onun derdindeyim, ey rabbul alemin. amin!

ara ara kahveye giderdim varoş hayatımın ilk dönemlerinde maç seyretmeye, kulaklarımı tırmalayan küfürler arasında tuttuğum takım belli olmasın diye gol atıldığında sesimi çıkarmadan izlerdim sihirli kutuyu. futbol gibi basit bir seyirlikten bile kavga çıkartıp, gürültüyle avunan karga sürülerini kahkahalarla çıldırtacak derecede salaklıklara imza atan tişörtlü, şapkalı, kaşkollü zibidilerin boy boy caddelerde dolandığını da öğretmişti istanbul bana. zaman geçti orada burada salınmamdan ve boş gözlerle etrafımı seyredip hiç birinin suratına bakmamamdan olsa gerek, bana alıştılar, su içene yılan bile dokunmaz diye boşa kelam savurmamış ehli zaman ekabir takımı. sessizdim, sedasızdım, bir sazan tadında susuzdum. sağlıklı yaşam adına günde bir buçuk litre su içmek gerektiğine karar veren zırtapoz dergilere muhalefet olsun babından su gibi bira içiyordum. ama yılan değildi onlar, sadece yabancılara öyle görünmek gibi bir çabanın kurbanıydılar. teklifsiz içilen birkaç sigara tanesi, sabah okula giderken başı eğerek verilen dudak kıpırtılarıyla oluşturulmuş anlamsız harflerle örülü bir kaç selam kırıntısı, ayaküstü genel geçer değersiz bir iki kelam, birde bakmışsın anlatılmaz hızla gelişen candan sohbet kondularında " gel otur hacı, iki çift lafın belini kıralım " muhabbeti. her şey aslına döner, bunca yıl yerimi arayıp durmuşumda, haspam beni beklermiş meğer kapı dibinde. az okumak yabancılaştırır, çok okumak cehennemin kapısı, okumamak safını belirlemektir elhamdülillah. milyarlarca hayat var ve bir o kadar da dokunuş, etkileşim. kıramazsın zinciri, kendi hayatının kölesi olacaksın ya da çobanı. ortası yok asla, iki ucu boklu değnektir ki nereye dokunsan elini temizleme gereği ardında. köle ya da çoban olmak pek de matah bir ayrım değildir ancak. son tahlilde herkes çoban olduğunu varsayar ve herkes kölesidir hayatının. memleketim de durum içler acısı. sokaklarda salın hele, erkekler kibirli, kızlar havalıdır. osurukla şişirilmiş balonlar cenneti. iki mafya bozuntusunun elinde evirip çevirdikleri cep telefonu muhabbeti tuhaflığında rafting meraklısı sersemlerin mide burulmasından muzdarip ince bağırsak parazitlerine rahmet okutacak sahneler. " ã¢lemin kralı diyorum olum sana ya " " ne krallar gördük biz he " " ã¢lemlerin rabbi aşkına bir kere de söz dinle .mına koyum " " bak ciğerim! severim seni bozma ağzımı, başlatma babanın şarap çanağından " " benim babam diyarbakır buğday pazarında hamaldı bi kere " " o halde ananın örekesinden " " bittin olum sen, hesabın dürüldü senin " " hadi len yüreksiz, alemlerin kralına selam söyle kıçının dibinden ayırmasın seni, ilk oradan mıhlamazsam sizi şerefsizim " " şerefini .ikiyim, puşt " gibi martavallardan müteşekkil zavallılıklar üzerine bindallı giydirmeler, gerdan kırmalar, kıç oynatmalar, göbek atmalar. " benim oğlum bina okur, döner döner yine okur " tadında çiftetelli, kasap havası, harmandalı. karmaşanın oğlusun hayat, tut beni saçlarımdan, sal derine derine.
yataktan ayrılıp yeni güne alışmam her seferinde olduğu gibi epey zaman alıyor. yeni güne ve ışığa alışmak hep zoruma gitmiştir. sanki benim esas vatanım uykuymuş da her sabah zorla ondan ayrılmak cezasına çarptırılmışım hissine kapılırım sık sık. kendim uyanırsam daha yumuşak geçer bu evre, ancak telefon, kapı zili, çocuk zırıltısı, tüpçü zevzekliği, seyyar satıcı işgüzarlığı marifetiyle gerçekleşirse hiç çekilmez bir hal alır durum. bir kere uyandıktan sonra da asla gözümü kapatamam yeniden. en azından bir sigara içerim ki vücut gece boyunca yoksun kaldığı nikotin miktarına yeniden kavuşsun. anti ageing uzmanları öptüm münasip yerlerinizden her birinizi.

banyoya gidip yüzümü yıkamak içimi buruyor, kendimi mutfağa atıyorum sakallarımdan damlayan klorlu su eşliğinde. yağı kurumuş köfte artıkları masaya sere serpe yerleştirilmiş tabakların köşesinde, kirli parmak izleriyle sağa sola dağılmış bardaklar, uçları kıvrık kömürleşmiş sönmüş kibrit taneleri, ezilmiş izmaritlerle dolu külden rengini yıllardır muhafaza eden cam kül tablaları, boş bira şişeleri, ağzı düğümlenmiş siyah naylon poşetlerden müteşekkil çöp torbaları ve tüm bunları beynime yerleştiren gözlerimden dışarıya akan sefalet kırıntıları. geçen aydan itibaren faturalarımı ödemekten vazgeçtim en sonunda, şimdi oturup ayda yediği faizi hesaplasam aklım feleğini şaşırır. diyorlar ekonomi iyiye gidiyor, doların yükselişi kesildi, reel faizler düştü, enflasyon dizginlendi, yalancının... ben çocukken de öyle derlerdi, bu sahneyi geçen yılda tekrarlamıştık, önceki senede. korkunç zevksiz ve üç beş mevzua sıkışmış sıkılgan hayatların ülkesi, doğumlarından itibaren kaderin pençesinde geleceğiyle avunan orient express yolcuları. osmanlının son zamanlarında şairlerimiz sokakta gördükleri çamurlu su birikintilerine dalıp memleketin ahvalini sayıp dökerlermiş bir bir. şair duyarlılığı, tavuk suyuna ekmek bulamacı. benimde pis bir mutfak tezgahım ve bulaşık suyu kıvamında gençliğim var. gel de iyiye yor o halde. ezcümle yenildik ey halkım, napolyon'un orduları kadar ezik döndük ülkemize karlar ülkesinin uçsuz bucaksız bozkırlarından. her çinliye bir tane satsam paranın .mına korum diyerek çin pazarına bodoslama dalan ağızlarda sakız bir şirketimizin iflas bayrağını göndere çektiğinden dem vuruyor tabloid gazetelerin ekonomi sayfaları. para kazanma hırsı, bir bok olma hırsı, ev alma hırsı, araba edinme hırsı, hırslı olmak hırsı. ve derdimi anladım ben, yaşama hırsım yeteri kadar yok benim. ırmağın dibinde sürüsünden ayrı yaşayan ve suyun dışarısına duyduğu özlemle hayatını devasa bir klozet kapağının üzerine düşmüş birkaç damla sidik parçasına bulamış, kıçından uydurduğu martavalları derin felsefi çözümlemeler sanıp kendini avuttuğunu varsayan küçük aptal balığı. abazalıktan eline patlayıp duran sefil. elektrik, su ve telefon faturalarını saymazsak borcu olmadığını iddia eden bir ucubeler kralı.
2

esselamünaleyküm kıraç toprakların yağız delikanlısı. aslan olduğunu varsayan aç tilkilerin hinoğlu hin dünyasına hoş geldin. eşikte durma gir içeri gururla, yerin hazır, kapı dibinde kemik artıklarıyla geçindiğin yeter bundan böyle. sana finans dünyasının kapısını ardına kadar açıyorum, senin parmaklarına evrenin hakimi paranın anahtarını ve hükümdarlığını veriyorum. takma sen komünistin teki ya da itin biri demiş ona ' evrenin orospusu ' diye. kedi uzanamadığı ciğere mundar dermiş hatırladın mı bir yerlerden? para güçtür ve güç öbür dünyayı bilmem ama bu tarafın en mutlak hamisidir. söz dinle, gözünü aç, her şeyi öğren, kendini geliştir ve güce uzan. öncelikle hafta içi her gün sabah akşam beş saat bilgisayarın başında alemlerin rabbine şükrederek parmaklarını seri kullanmayı öğreneceksin. yüzlerce hisse senedi kodu rüyalarını süsleyecek ve hiçbir şey üretmeden kısa yoldan köşeyi dönmek ve paradan para kazanmak isteyen haris ve çılgın kompetanların emrine uyacaksın otomatiğe bağlayıp kendini. dokun klavyenin tuşlarına ve milyarlarla oyna bundan böyle. durmadan al sat yap ki şirketin, senin ne kadar değerli bir çalışan olduğunu idrak etsin. zaferin ve yenilginin pencerelerine açıyorum sana karanlıkta dijital ışık yoğunluğunda. oyna onunla! mümkünse küpünü doldur. başkalarının parasıyla, başkalarının talimatları gereği işlem yapabilirsin yasa gereği, ancak çok istiyorsan yeterince güvendiğin birinin imzaladığı sözleşmeyle bir hesap aç, yatır varını yoğunu ve birikimini dilediğin gibi yönet. unutma ' burası borsa, kim kime korsa '. kulağını dört aç arkanı kolla, her adımda çelme yeme teh&#108ikesinin seni yol üstünde beklediğini unutma, haddini bil, kredili hesaptan ve borçtan sakın. öptüm...

cep telefonu icat edileli beri kaybolmuyoruz. bir tuşun ardında dostlar, sevgililer, müjdeler, ayrılıklar, sevinçler. ben içimde kayboluyor sanıyordum kendimi ancak diğerleri beni bir şekilde bulmayı beceriyor her istedikleri vakit. ve benim ruhumun cep telefonu numarası yok ya da varda borçlarını ödemediğimden kesmişler bağlantısını sevgili dünyalar arası iletişimin işgüzar telekomünikasyon memurları. ruhunuzun telefon numarasını çevirip karşınıza " sayın abonemiz bu bir bant kaydıdır. aradığınız numara sistemimizde kayıtlı değildir, bu mesajı ingilizce dinlemek için iki tuşuna basın lütfen " ses kaydı çıkarsa, tekrar arayıp "mesajı ingilizce dinlemek üzere iki tuşuna basmam gerektiğini anlayacak kadar türkçeye sahipsem ne demeye ilk başta ki kelimelerle yetinmeyeyim, hem öbür dünyaya kadar yayılmışsa şu yabancı dil saçmalığı, beni beklemeyin birader ve mümkünse def olup gidin başımdan" demeye kalkışmayın, komik olur. kaybolmuş ruhlar cehenneminidir başka bir açıdan yaşadığımız hayat, insan sırf bu açıdan bile ne kadar zavallı bir mahlã»k olduğunun bilincinde değil henüz! hayvanlar hiç değilse ne olduklarını ve ne yapacaklarını bilme kurgusuyla adım atarlar dünyalarına. ' ben bir vaşağım sevgili babamız, yemek yemek ve üremek için yaşam sürerim genelde ama hegel'in felsefesinde ki mantıksal boşluklar ara sıra pankreasımda derin sancılara sebep oluyor, bu nedenle kışı katmandu da bir budist tapınağında mastürbasyon yaparak geçirmeyi planlıyorum ' gibi bir söylem yer almaz hayvanlar aleminin kıyısında köşesinde. tutuklusuyum düşüncelerimin, beynim alkol almadan da aldıktan sonra da tuhaf düşlere sardırıyor kendini, haybeye içkiye para yatırmanın hissettirdiği hıyarlık psikozu da cabası. cır cır çalan mikrofonik cep telefonu ziline kulağı alıştırmak üzere kurslar düzenlense, beş yıldızlı otellerde seminerler yapılsa kanepeli, kokteyl içkiler eşliğinde biz de faydalansak hani fena mı olurdu? tigi gençlerin " ne bu hocam ya, müzeye kaldırdılar artık bunları" dedikleri kafa kıran cinsinden ağır ve hacimli telefonu güçlükle çıkartıyorum pantolonumun arka cebinden. ya ben genişliyorum ya pantolonlarım çekiyor gibi ayrıksı paradokslar da benim eski dostlarımdan. önce arayan kısmında dijital ışıklı ekrandan isme bak, ardından yeşil renkli tuşa basarak konuşmayı kabul et, bu arada telefonu kulağınla ağzının arasında yer alan boşluğa uygun bir konuma gelecek şekilde hızla yüzüne yanaştır ve öylece kal, bir yandan dinle öbür yandan cevapla, arada uygun cümleleri düşün, uzun işler bunlar hocam. çare yok, ritüelleri sona erdirmek gereği vardır diye yazar kullanım kılavuzları. oyun, set, maç sona erer ve perde kapanır! tanıdık bir isim ve aslı değil. benim hayatımın kısa özetidir bu söylem. diğerleri ile aslı vardır ve aslı diğerlerine emanet ederek beni, çıkıp gitmiştir hayatımdan. mutsuz olduğum iddiasındadır ve kendini de mutsuz addedip benim onu daha kötü edeceğim düşüncesinin arkasına sığınmıştır. onca eğitimime rağmen para işinde hep çuvalladığımı ve hayatımın bundan sonraki evresini de bu minval üzere kurguladığımı da kadınlara özgü sezgileriyle hisseder ama dillendiremez. ayıptır ben zengin koca arıyorum demek nasılsa, bana bir ton karakter kelimesi söylemiştir ve benim onlara ağzından çıktığı şekliyle inandığımı bilir, ancak her söylediğini kayıt altına alacak kadar zeki olduğumu da öngörür. selim değiştirilemez, değiştirilmesi teklif bile edilemez, hatta buna yeltenenin anasını avradını .iker gibi bir kanun maddesiyle doğmuş bu adamın aslında sarf ettiği kelimelerden daha küçük bir hayatın neferi olduğunu anlamıştır nihayet. sakız çiğnenir ve şeker tadı kaybolup kendisi yavşayınca tükürülüp atılır.
bu devedikeninin tadına bir kez daha baktıktan sonra ayaklarımız yere değsin yeniden. "he gardaş buyur" mesele basit, mahalleden bir arkadaşa muharrem ağabey kahveye uğradığında tembih etmiş ' selim'e söyleyiverin kadıköy'de bir iş ilanı gördüm, telefon etsin ' diye, ekrem'e yetiştirmişler hemen. " selim borsa mı ne zamazingoysa adam arıyorlarmış, muharrem abi telefon numarasını verdi, bi ara olum ya, ne kaybedersin? " " tamam usta, bakarız sağ olasın. " muharrem ağabey mahallenin emekli amcası, bizim kahvenin siyah kalın çerçeve gözlüklü gediklisi. istanbul fethedilmeden hemen önce yerleşmiş olduğu sanılıyor bu güzide köşelere. muhtar olmuş, belediye başkan adayı olmuş, en son kondusunu müteahhide peşkeş çekip, üzerine kooperatif marifetiyle apartman diktikleri zaman site yöneticisi olmuş. ısrarla yaşıyor, inatla savaşıyor. hayatı öğrendiğinizi sandığınızda, kader kendini hissettirmek maksadıyla, cilveli bir dansöz kıvraklığıyla baş döndürecek kadar naif ve hızlı devreye girmekte gecikmez. hayat ve hayatı yaşayanlar değişmiştir, kıymetlimiz zaman elden kaçmıştır. sadece muharrem ağabey sırtını dönmüştür ellisinden sonra her şeye ve dondurmuştur kendi zamanını. çok da yabancı değildir hani, pek çok yerde rastlayabilirsiniz kendisine. her zaman belediye otobüsüne biner, gururla cumhuriyet gazetesi okur ve bülent ecevit siyaset sahnesinde yer alalı beri ortanın soluna oyunu verir. ara sıra da varoşumuz gençlerinin kültür, eğitim, evlenme ve işe girme faaliyetlerine yardımcı olur. kadim zamanlarda misket peşinde koşan okul kaçkını çocukları kulağından tuttuğu gibi öğretmenine teslim edende odur, yazdığı sayısız dilekçelerle belediyenin canına okuyup, zaman zaman sürü halinde gezip genlerinde sıkışıp kalmış atalarının şanlı tarihinden miras eski vahşi günlerine özenen sokak itlerini toplattırıp içeri attıran da odur. o eski devirlerden elimizde kalan ender miraslardan biridir, tek sözüyle bitirimleri ölümcül kavgalardan döndürmesi, barıştırıp aynı masada çay, sigara içirtmesi şanına şan katar. etrafına kendiliğinden saygınlık yayan ve tek renk kravatlar takan, pantolonunun keskin jilet uçlu ütüsü hiç bozulmayan ve yeleğinin cebinden zinciri sarkan kösteğiyle bir geçmiş zaman gezginidir muharrem ağabey.

ortaköy de sürttüğüm saatlerin birine denk düşüyor bu telefon konuşması ki yaşadığım yer icabı bu yakaya pek nadir gelirim ben. otobüse atlayıp rıhtıma inme gereği cebimde. beşiktaş'tan kadıköy'e dikey geçiş, bir avuç martı çığlığı, bir tutam deniz havası, bir kaç gençliği saçlarına vurmuş, aşık olunduğu takdirde akıllara zarar kıza kesik atmakla geçen mutluluğun resim olup panoya asıldığı vakitler. yıllar boyunca böyle bir yerde boğaz trafiğinin vazgeçilmezi vapurların birinde çalışmanın hayalini kurdum ben, çaycı olmaya razıydım anasını satıyım. ama nerde yirmi beşinden sonra asgari ücretle üniversiteli çaycı istihdam edecek işletmeci memlekette. bir iki ay sonra bırakıp kaçacağından emindirler her nedense ve dudaklarında gülümsemeyle savuştururlar adamı anında. holding namıyla meşhur, parası ve genel merkez binası büyük olup üç beş tane anonim şirketi bünyesi altında toplayan büyük baş tabir edilen şirketlerinde bilgi bankaları vardır insan kaynakları departmanında. başvuru yaparsın eline tutuşturdukları kağıt bilgi bankasında değerlendirilmek üzere kayıt altına alınmıştır gibi ucuz bir yalanla bezenmiştir ve o günden sonra bir daha da arayan soran olmaz sizi. " fare yakalandıktan sonra kedinin siyah ya da beyaz olmasının önemi yok " der kadim zamanların çin ileri gelenlerinden bir tanesi. rencide olmayacakmış iş arayan kişi, öyle der insan kaynakları uzmanları kitaplarında. hayat beni yeterince rencide ediyor zaten bu devirde işsiz bırakmakla, siz etseniz ne yazar etmeseniz ahmet yazar. doğal olarak en ufak bir girişimde bulunmadım istanbul vapur işletmelerinde çalışmak üzere, elim böğrümde kaldı, mahzun gözlerle bakakaldım giden her geminin ardından. canımın içisin istanbul senle ya da sensiz olmuyor bilirsin hep. işte karşı kıyı, işte körler ülkesi kadıköy, hiç yorulmayan gençliğini hep korur o, her tarafı didik didik edilir de ayakta kalmayı bilir hep. çingene çocukları yaz kış çıplak ayakla dilenir kıyılarında, geçip giden insanların bıraktıkları çer çöp arasında ekmek parası ayağına. hiç büyümez bu çocuklar, ilk vapurun rıhtıma yanaştığı günden itibaren sayıları da değişmemiştir. her bir iş girişimin kendi çapında bir mafyası olduğunu kulağına fısıldayan şehir efsaneleriyle büyümüşsündür daha. ' boktan bir işporta tezgahı açmak bile .öt ister oğlum buralarda' diye laf seviştirmeleri tanırsın bir yerlerden.
şimdi ayaklarım sürüklenecek de arabaların arasından atlaya zıplaya bir kez daha ölmediğime şükrederek karşıya geçip t'si ayrıştırılıp türk telekom'a dönüştürülen ptt'nin pt şubesine uğrayıp telefon kartı alacağım da, ardından telefon edeceğim sevgili finans dünyasının kırmızı kurdeleli seçkin evlatlarının mabedine. neden olmasın? ekrem'in dediği gibi kaybedecek hiçbir şeyim yok, su yolunu bulur, çivi çiviyi söker, hacı hacıyı mekke'de ibne ibneyi dakka da bulur. pt'nin yerinde yeller esmiyor ama üst katı cafeye dönüştürülüp kadıköy sevdalılarının yeme içme hizmetine koşulmuş biz buralara uğramayalı. paraya kıyıp cep telefonundan aramak da içimden gelmiyor, otuzluk bir kart alıp telefon kulübesinde sıraya giriyorum. " merhaba hanımefendi, iş ilanınız üzerine aramıştım. " " tamam, adresi alıyım o halde." alıyım alayım ayrımına takılmadan konuya yumuşak iniş, kuzey ırak'ta 172 derece eğimle pike yapan ölüm makineleri f 16'ların gölgesinden. " yarın akşam saat beş, cv'im ile birlikte görüşüyoruz o halde. " cv'sine atlıyım der benim sevgili mahalle arkadaşlarım. türkçe okunuşuyla sivi diyoruz da .ötümüz göğe eriyor. onlar her ismi ingilizce dükkanların seyir merkezi beyoğlu'na sadece fuhuş ve dağıtmak için giderler, fırsat bulurlarsa da kavga edip karakolda sabahlamak pahasına. züppeliğin tabana yayılmasıyla dilini satanların her şeylerini satmaya hazır olduklarını kafamıza muştuladı post modern dünya. şimdi bir internet kafe bulup bilgisayarda özgeçmiş hazırlamalı. lafa bak hizaya gel, şakulün bir kere kaymış sevgili türkçem, net cafe dersem de üzerine alınma sakın. yarın akşama daha çok var. kravat takmasam hatta daha iyisi buz mavisi rengiyle kendime baya yakıştırdığım kot pantolonla görüşmeye gitsem ne kadar güzel olurdu. kısa ve net olsun özgeçmiş denilen beyaz kağıt, adı, soyadı, doğum tarihi, vay anasını yaşlandım ben ufaktan yahu. otuzunu aşmış herkes bana inanılmaz uzak gelirdi bir zamanlar, şimdilerde kıyısındayım otuzların ve lanet bir bilgisayarın yazı programıyla başım dertte. hay bin kunduz, seni icat eden dürzünün muhteşem malikanesinin kenarına yaptırdığı yapay şelalenin suyu kurusun, ne deyeyim. en acınacak bölüm iş tecrübesi kısmı, yazacak kayda değer bir şey yok ki. şevki abinin mekanda yardım etmek ayağına ortacılık yaptığımızı yazsak olmaz, ekrem'le hafta sonu fenerbahçe stadında kanuna aykırı, polisle köşe kapmaca maç bileti sattığımızı yazsak hiç olmaz. boş bırak gitsin. okulun adı yeter, ekstradan yabancı dil ve bilgisayar da var daha ne olacak. kağıdı dörde katla kıç cebine sok ki daha işe başlamadan notunu versinler senin, yuvarlayarak elinde taşımakta ayrı bir bela, her an sağından solundan buruşturulma riski elde. bu arada bu internet kafe işletmenlerinin transilvanya göçmeni vampir olduklarını da bir köşeye not almakta fayda var. üstelik bunlar, gece saat on ikiden sonra dişleri uzayıp insanlara saldırıp, kan ihtiyaçlarını karşılayan cinsinden de değiller, gündüzleri bir tabutta yatıp günün kararmasını beklemiyorlar, düpe düz gün ışığında görüyorlar işlerini. altı üstü on on beş dakika bilgisayarın başına oturduk ve yazıcıdan bir sayfalık çıktı aldık, bir buçuk milyon fatura kesti puştlar. istanbul'un esnafına işin düşmeyecek arkadaş, adamı donuna kadar soyarlar valla. kağıdı, yazıcı kartuşuyla birlikte geçen zamanı da hesaba katarsak maliyeti olsa olsa elli bin, aradaki fark bir milyon dört yüz elli bin türk lirası, yuh! bizi de bu tür küçük hesaplar öldürüyor, çok şükür! dönemsel ekonomik krizlere maruz kalan az gelişmiş bir ülkenin boynu bükük vatandaşlarına da böylesi kılkuyruk dangalaklıklar yakışır. devir muhasebe devridir ey halkım! ileri!
hazır buralardayken yerlerini de tespit etsem şu lavukların, yarın aramak zahmetine katlanmam. üniversite sınavına ilk defa giren tıfıl öğrenci sendromu. sokak tamam, büfeciye iş hanının adını sor, o bilmezse gazete bayii bilir, o da bilmezse seyyar kebapçı. yardımsever yurdum insanı anında aydınlatıverir insanı devasa projektörlerle ışık saçarak. soldan dön abicim sonra önüne çıkan ilk sapağa gir, sahile inen yolun üzerinde bu sokak. siyah üzerine altın sarısı yazılarıyla pirinç tabelalar cenneti, asansörsüz, nefes darlığından muzdaripsen kapısından adımını bile atma geberir gidersin apartmanına gir, ikinci kata merdivenle tırman ama zile basma, boğaz görmese bile rıhtım iki adımlık yol.

kadıköy benim eski sevgilim, her köşesinde ayrı anım gizli. galiba buraya yolu düşen herkes de böyle bir sanı mevcut. her neyse aslı'yı burada terk ettim ben, ruhu bile duymadı, martılar bile bilmedi biten bir aşkı kutsadığımı kırmızı şarapla. zannettiler ki geçici hevesler döneminden kalma zıpırın teki görüntü verip şekil çizmede sağa sola. deniz kadın gibidir tam anlamıyla vakıf oldum şairin bu söylemine, içlerinde ne olacağını asla bilemiyorsun ikisinin de. ve göründüklerinden daha teh&#108ikelidir ikisi de yaz bunu da bir yere. karşılarda bir yerlerde oturuyordun o zaman sen sevgili aslı ve kimisi suya vuran milyonlarca ışıktan birinin çevrelediği duvarların arasında televizyondan geçen görüntülere bakıp iç sıkıntını erteliyordun habire. akşam iniyordu kadıköy'e ve takalar geçiyordu gürültülü motorları uzaktan gelen davul sesi. yaşam gürül gürül akıp gidiyordu etrafımda, istanbul bir otomobilin dikiz aynasında serseri görüntülerinden ibaret. nefes almaya bayılıyordu insanlar ve fahişeler erkek gibi küfrettiklerinde adam olduklarını zannediyorlardı adım başı. bir ben durmuştum ve yanımda yöremde sağa sola oturmuş yalnız adamlar sadece kendilerinin durduklarını ve diğer her şeyin geçip gittiği hülyasıyla baş başa vermişlerdi. seni kötü edeceğimi iddia ediyordun ve ben karşı duramayacak kadar sessiz ve çaresizdim o sıralar. yorulmuştum yorgundun, her şeyi istiyordun ben vazgeçmeyi seçmiştim. tanıdığın en karanlık adam olduğumu fısıldıyordu kulağına iblisin uşağı beyin kıvrımların. karakarga sürüsüyle yatıp kalktığını bilirdim hatta bir kaçını tanımıştım ve engelleyemiyordum namlu masal sevdalarında beyaz atlı düşlere uyanmanı. ne hırsım vardı ne param, içecek sigaram, gece uyurken üzerimi örten bir çatı, birlikte içecek bir kaç arkadaşım varsa çok da fazla dert değildi hayat. kara çalmıştım geçmişime, felsefeden, edebiyattan, sanat seviciliğinden beynim buruşmuştu ve zehirleniyordum yavaş yavaş. cennete yerleşmiş seçkin bir aristokrat gibi hissediyordum kendimi senin yanındayken. her hücrem seni kendi meşrebince seviyordu. sonsuza kadar devam etsin istiyordum oysa kayıp gidiyordun sen yavaşça ve sadece seyretmek geliyordu elimden olup biteni. lanet olsun gurur denen kuytuya! yüreğim ağzımdaydı, adının üçüncü harfine şiir yazıyordum durmadan ve kamaşıyordu gözlerim rüyalarımda bile saçlarının kızılından. o sıra uzun bir ara vermiştik askıya alıp gezip tozmaları ve bir gün telefonda 'seni görmek istemiyorum artık' dedin kabuk değiştiren yılanların soğuk diliyle. kötü bir mucize gerçekleşmişti sanki, çok hazırlıksızdım, çok çaresiz ve çok mutsuz. hayatım çoklaşmıştı hiç olmadığı kadar, hiç olmadığı kadar ölüme yaklaşmış hissediyordum kendimi. sonra miladım başladı yeniden, buz tutmuş nehirlere benzeyen kırık kalpler gününde. bir de mektubun var hakkını yemeyeyim şimdi. kafası karışık ama kararlı olduğunu düşünen ve sana hiç yakışmadığı kadar üstten konuşan cümlelerle örülü. aşk seveni aşağı çekermiş doğruya, muhatabına da yukardan bakmak kalır o halde. ' aşk köpekliktir ' diye bir kitap gördüm geçen gün. demek ki evrenseli yakalamışız ha sevgili. ancak seni azat ederek kendimi boşluğa bırakabileceğim aklına gelmeyecek kadar uzak bir ihtimal değil daha bilirsin. mektubun elime ulaştığı o akşam aksi gibi halı saha maçına gittim, zaten şekilsiz olan yüzüm enine boyuna asıktı, sadece hamit sezdi bendeki değişimi ' bir hal ver sende baba bu akşam' diyerek. ' boş ver dostum hadi şunları yenelim ' diye geçiştirdim bende. boş vermemişim halbuki, maç esnasında kalecilik yapmama rağmen avukat besim abiye gereksiz yere sert girdim, iki hafta kadar aksayarak dolaştı adliyelerde adamcağız. karın bölgeme beklemediğim yerden sıkı bir yumruk almıştım sanki, ağzımda ekşimiş süt tadı, çakıp kaybolan heveskar intikam kırıntıları, hayal meyal buruşuk hatıralar ve fotoğrafların kaldı bende. havlu atmıştım ağır sıklet boks maçında ve bir daha asla maça çıkamayacağımı fısıldıyordu kötü zaman cinlerim. senden gerçek anlamda nefret etmeyi çok isterdim biliyor musun, gerçek adamlardan korkulduğunu öğretmiştin her seferinde bana. " fare! " batan gemilere benziyordum değil mi o zamanlar? halen öyle...
/
tümünü göster