/
"varoluştur her sorunun cevabı
benim sorunum ise var olmak. "

"yavuz"

1

biliyorum bu hüzün benim değil, ben değilim işçi pazarında kara lastik ayakkabı giyen ayakların sahibi, benim değil sokaklarda tahta parçası toplayan küçük çingene kızının, o tuhaf çimen yeşili kadife eteği. sahte duruş, naylon mücadele, yapay sahiplenme. ikiyüzlü piç! ne kavgam olmalıydı, ne kusurum. ben sadece huzurunu kaybeden bir afrika menekşesine vurgundum. bunlar çok fazla, her şey çok fazla. yıkılmamak için parasız, ekmek derdinden başka hiçbir şey düşünmeyen ve parmaklarından ucuz sigara eksik olmayan yoksul adamlar. yumruk atmaktan ve yenilmekten utanan yaşlı boksörlerin kederi ve bir o kadar zavallılığı ve harcanmışlığında, koca bir ülkenin yüzyıllardan süzüp getirdiği ancak daha öteye taşıyamadığı varoluşu. her gözümü açtığımda suratıma inen bir tokat gibi beni sarsan bir ortak kader yaşanmışlığı ve hüzün boy veriyorsa durmadan o ülkenin sokaklarında, ben uzaktaki seyircisiyim tüm bunların.

üşüyorum anne, ölümünle dünyamı buz kestin bunu biliyor muydun? ölüler her şeyi bilir değil mi? neden anne? duvarlara yumruk atıp ellerimi parçalamamı anlamıyorlar, içimdeki öfkeyi anlamıyorlar, çığlığımı, acıya ve kana duyarsızlığımı anlamıyorlar, beni uyuşturup duruyorlar. ayrı dünyaların insanıyız eyvallah, yormuyorum iyiye. ben de onları anlamıyorum, fikrimi soranda yok zaten. benim fikrim yok, yeşil kadife etek, kara lastik ayakkabı ve yaşlı boksör bir ruhum sadece. uyuma sakın, sakın gözlerini kapayıp karanlığa pencere açma. kaçıp her seferinde kendine zulmetme. neden ilk önce sigarayı parmağımızda unutup parmak derilerimizi yakarak delirmeye başlıyoruz? ve deli olma sevdalısı hoppa insanlar ile özentili, takıntılı salaklar güruhu, nereden bilecek bizim sonsuz acılar denizinde kıpırtısız durduğumuzu. kurumlar ve kurallardan örülmüş anne karnı sosyal güvenlik dairesinde yaşayıp giderken, sınırsız, sonsuz bir özgürlük aldanışına bunca övgü dizmek, zihnin olmayana değer yüklemesinden başka ne? pencereyi kapat, gelmesin. elbette ellerimi duvarda parçalayacağım, elbette sigara artıkları toplayacağım, elbette hepinizin değer verdiği her şeye tükürüp imzamı atarak kendimi ayrık tutacağım. bundan hiç zevk almayacak hatta ne olduğunu dahi anlamayacak kadar aklımı kaybetmedim henüz. bizim derecemiz yok, bir yelpazenin tüm parçaları o yelpazenin asli unsurudur. ben az deliyim, o zırdeli, şu sadece görüntü veriyor haybeye, bu ağzı açık ayran budalası, öyle dememeli, nasıl görünüyorsa o, yani sübjektif yani göreli.

bakıyorsun, sen baktıkça ben küçülüyorum, beni bakışlarınla eziyorsun, çiğneyip yutuyorsun, hazmedemeyip kusuyorsun sonra, işaret parmağını orta çağ cellatlarının paslı baltası gibi sallıyorsun üzerime üzerime ve sen bunu dudaklarında alaycı gülümseme ve az sonra unutup gideceğin dünyalı şapşallığın içinde yaparken, benim, seni öldürmenin binlerce çeşidini düşündüğümü ve bunu nasıl olsa da daha mükemmel bir biçimde uygulasam gibi planlar kurguladığımı bilmiyorsun. ne biliyorsun ki zaten, zavallı ruhun nasıl tatmin olur, hangi zafere imza attın? kazancın ne? kaderinin efendisi misin?
sigara yanığı parmakların ardından, ışıktan ve sudan korkarak işe devam etmeli. hele su! su korkunç, su sade, su berrak, su güneş gibi. iyi, öyleyse uzak durmalı. tutarsızlık bu, inancın kıyısında allah'ın özel a takımıdır oysa ruh hastaları. benim ruhum hasta, arızalı yani, tahtası eksik, kulakları küpeli, zır desen kavağa çıkacak cinsten, korkulası, acınası, elma kurdu, ömür törpüsü, yazıklanan, ailesine allah yardım etsin gibisinden, maymunluk yapan bir soytarı seyirlik kitlesel töre ve törenlere. sevilir mi? âşık olur mu? acıkır mı? önemi var mı? ucube bu! uzak tut, hesabı ve muhasebesi sağlam hayatından, gör, acı, haline şükret ve unut. dilencisiyim tüm tutkuların inkar edemem, akıl zayıf olur bizde yalan vallahi, aklın fazla mesaisi bu böyle biline. dün ayak parmak tırnaklarımı kendim kestim kimse görmedi, melek bile görmedi, bir tanesini çaldım cebime attım, gözyaşımla efsunladım onu, sonra yaktım kül tablasında gizlice. artık böyle yeteneklerim de var benim, içimde şeytanın çocuğu, gözleri çakmak taşı, yüreği cıva, beyni asit. mesela annenize küfredersem sabah ezanı okunurken, bütün gün başınıza tahmin bile edemediğiniz belaları sarabilirim böylece. tırnak olayı yeni icadım, o beni duygusuz yapacak. arınmak için, tutma sakın kimsenin elini. eller kirli ruhların giriş kapısı ve tecrit odasıdır, kimse girmemeli mahreme, kimse tutmamalı kapı kollarını. ve konuşmaya başlamamalı yeniden, sessizliğimle boğmalıyım nefesini ki hiç dil uzatamasın, biri giderken ışıkları kapatmasın, televizyonun kırmızı düğmeli kullanımda tuşu iblisin kör olmayan gözüdür ve topal olduğu varsayılan kendileri aslında yüz metrede dünya rekorunu kıracak kadar iyi bir yüzücüdür. ama sadece kurbağa stilinde. su altı taarruz timine başvurduğu ve elemelerde pentatlonda sonuncu olduğu iddiaları ise tamamıyla asılsızdır. bu gece melek uyurken atacağım kendimi dışarı, ortalık izmarit manyağı olmalıdır şimdi, kışsa mevsim, kapalı mekanlar tercih edilmeli. içki içmem yasak ilaçlar yüzünden. dün sağ elimin başparmağı, uslu dur, söz dinle, fevri davranma emrimi dinlemeyip yarım saat asılı kaldı havada öyle, bir otostopçu olsaydım takmazdım, işime bile yarardı, hep onun yüzünden. her şey onun yüzünden, içki içmek istemezdim ben, hiç içmemiştim, bilmiyordum tadını. akşam eve dönerken girmiştim dükkanın kapısından, bakkal efendi ve kadim dostları oturuyorlardı tezgahın arkasında, çok soğuktu, çok kış vardı memlekette, rakı adını duydumdu, üç beş kişi soba kenarında demleniyorlardı ince belli çay bardaklarından, su katıp ikram ettiler kaşla göz arası, bir dikişte içişime hayran oldular, bir ikisi alkışladı. ben böyle başarılara alışığım geçmiş dönemlerden, göster oğlum pipini teyzelere, aferin sana, şimdi git oyna oyuncak kamyonunla, iyide ne oldu ki şimdi? beynelmilel hırt pipi sergileme seremonisi. ama oğlum bunu on yedi sene sonra yaparsan hiç de gülümsemeyle karşılamaz gösterin, üstelik türk ceza kanunun bilmem ne numaralı madde hükmüne göre üç aydan az olmamak üzere hapis cezası alabilme ihtimalin de var bacakların hemen eylemini sergilediğin ortamdan kaçacak kadar hızlı koşamıyorsa eğer. akıllı ol, emre itaat et, denileni yap, sonra da kolaysa unut. vahşi aile geleneklerinin görsel şöleninde un ufak edilen küçük ego kırıntılarının hamili erkek çocuklar. hayat akıp gider ve her biri akılda kalır sonrası. bir bardak sulandırılmış rakı daha ikram ettiler sonra, tadı, kokusu iğrenç, ilk seferde cehalet engel oldu midemin burulmasına, vazgeçemezsin, reddedemezsin, erkeklerin beyin kıvrımlarında saklı alay edilmeme tutkusunun esiriyim daha, kokuyu almamak için nefesimi tuttum ve bu sefer bir an önce bitmesi için diktim kafaya, sarsıldım ama düşmedim. ahmet kaya'nın popüler olmadığı yıllardı henüz, babalar saygın daha, anneler başörtülü. sonra eve geldim sonuç facia, bir ton patırtı, sadece melek sustu, ben de bağırdım çağırdım, hır çıkardım. en etkili yöntemdir, üzerine ilişmezler o zaman. bakkal bir ton fırça yedi babamdan ertesi gün. tehdit edildi, tekrarında dövüleceği söylendi suratına ulu orta, benim hassasiyetimin ve ilaçlarımın bana yettiği vurgulandı yeniden. hassas olmayı ben seçmedim, doğa öyle uygun görmüş. 'ben ne günah işledim allah'ım.' ile ifade bulan cezanın sonucuyum belki. asla üzülmem. herkes ben gibi nasılsa, sadece farkında değiller. bilirsin, kimsenin önemsemediği varoluş artığıdır diğerlerinin yaşamı. türkmenistan'da bir çocuk doğar, kulağının başıyla birleştiği yerde çıkıntı bir et parçası. babası bunun adı "artuh" olsun der, çocuk da ömür boyu adını, idam ipi boynuna geçiriverilen mahkûmlardan daha zavallı bir nedenle üzerinde taşır. salak bir baba ile aynı salaklıkta devamı. işte öyle bir durum söz konusu, yıllar boyu genlerde öteye itilmiş artıkların her nasılsa ortaya çıkmış haliyim sadece. yirmi üç kromozom diğer yirmi üç kromozomla birleşirken milyarlarca genetik kod birbirlerini tamamlar yaradılış gereği. zar atarken bile altı da bir şansın var, yazı turada ise yüzde elli. allah yapınca böyle oluyor demek, kompleks, sonsuz ve çözümsüz. bu yüzden evlenemem ben, aynı günaha taraf olamam... zaten beni kim alır, almak ne ulan, ben erkeğim.
2

kurtarıcılarım da oldu benim, beni eğitmeye, ehlileştirmeye, sırtıma eyer takıp, ağzıma gem vurmaya çalışan zavallı sevgi çiçeği havarilerim. iyilik sarhoşlarındaki safdil iyimserlikle işe başlama eğilimini hep tuhaf bulmuşumdur, birazda acınası. kayıp mutlak, ben sizin dilinizi reddederek doğmuşum, siz görünüm, somut olgu ve sonuçlara değer verme hafifliğindesiniz... vazgeçtiler elbette, yapacak çok daha önemli işlerinin oldukları akıllarına geldi. ben zaman kaybıydım sadece ve kendine uzanan yardım elini ısıran aşağılık bir köpek. melek farklı, o ne sorguladı, ne yadırgadı. durumdan sonuç çıkaran pratik zekalı ve sorun çözmeyi bilen, gerçek bir nihilist. allah beni yaratmadan evvel bana böyle bir abla var etmekle suçunu hafifletmiş olmalı. dilimi sokan eşek arısına rahmet okunsun camilerde. ne yalan söyleyeyim, suçladım allah'ı yıllar boyu, biraz önceki yargım da o dönemlerden miras. düşünüyorum, terazinin kefesine koyup tartıyorum ama bir yere yerleştiremiyorum sonuçta. kertenkeleler bile yaşamayı, ekmek bulmayı, çiftleşmeyi becerirken, benim kenara itilmem ve bunun sadece kaderle açıklanabilmesi anlayabileceğim kadar açık değil. zaten normal olanlarda kendi başlarına gelen türlü felaketlerden sonra iki zıt duygulanım arasında bocalar dururlar. çamur at izi kalsın, neden ben allah'ım? günahım neydi de başımı bu belaları sardırdın? en ufak beceride ben yaptım oldu derken akla gelmeyendir o halbuki. ya tanrı'ya sığınırlar yeniden ya da bütünüyle uzaklaşırlar. yetişkin olmanın manası seçim yaparken kendi kararlarını ortaya koymakta yatar. ve çoğunlukla yetişkin olmayı ıskalar normaller. bizim böylesi lükslere ise hiç ihtiyacımız olmamıştır. her durumun kendine has avantajları olması da gayet doğaldır. yasak şehrin kayıp düşleri bizim payımıza düşen. tamamen özgür ya da en azından daha az kısıtlı olduğumuz hayal edilir. ne kadar saf, şiirsel ve gerçek dışı. elbette sizin yasaklarınızı, yasalarınızı ve sınırlarınızı pek iplemediğimiz doğrudur ama bu bize özgürlük ve lavanta kolonyası kıvamında ferahlık vermez. biz, kendimize has kurallar ve kanunlarla örülü bir kozanın gediklisiyiz. sizin tüm yaptırımlarınızdan daha katı ve soğuk, kimi zaman da ölümcül. bir arkadaşım vardı rehabilitasyon merkezi dediğiniz, bizimse yarı açık deliler evi diye adlandırdığımız, dışarısı rengarenk boyalı ama içerisi sıradan bir hastaneyi andıran yerde tedavi oldu bir müddet. biraz olsun aileleri bizden uzaklaştırarak, onları hayatın renkli sayfalarına dalabilmesine imkan tanıyan, kirli bir aldatmacanın karanlık sokağı. her neyse orada ki tek dostum bir gün kendi kolu üzerindeki hakimiyetini yitiriverdi. bakkalda içilen iki duble rakı sonrası benim başıma da gelen durum. illa kol olması da gerekmez dudak, parmak, göz kapağı, çene, kalın bağırsak her uzuv olabilir. bardağı tut oğlum, el der hayır şu anda kendi irademle varlığımı devam ettiriyorum, bekle. tutsana yahu, benden ayrı hareket etmen anlamsız, hayır ben başka bir yerden yönetiliyorum şimdi, bekle. lan olum tut şunun ucundan, .iktir git başımdan... garip bir his uyanıyor o an insanda, sana ait olanın senin emrine itaat etmemesi moralini bozuyor, aklından hiç çıkmıyor. parmakları içe dönük kasılan kol tüm müdahalelere rağmen bir saat kadar kaskatı ve tepkisiz kaldı. ilaçlar sevgili kurtarıcılarımız, günahsız yaratılamaz mısınız süslü ve pahalı mekanlarınızda? benzer nedenlerle ya da değil, bazen beynimiz de bu hale benzer bir durağanlığa kapılıyor bizim ve kendi istemine göre hareket ediyor ara sıra. elbette bu fiziki olanından çok daha korkunç ve acı verici. işte böyle zamanlarda size ait olmayan, ama beyninizden gelen, yasaklayan, sınır koyan ve de çembere alan bir kısıtlanmalar zinciriyle baş başa kalıyorsunuz. sizin anayasanızdan çok daha özel ve ayrıntılı binlerce maddeden oluşmuş, iç içe ve kaotik bir yasalar dizisinin hegemonyasında süre gelen bir dalgalanım. iğrenç...

yasak mı dediniz, bizim yasaklarımız bize ait, bizden kaynaklanır ve bizi bağlar. gördünüz mü palyaçonuz işbaşında, bu zavallı süprüntü hafiften dalga geçerek kafa buluyor sizinle üstelik. ah yüreğimdeki gizli acı ve bu onulmaz yaranın kanlı sızıntısı. affetmeyin sakın beni, aksine lanetlenmek istiyorum. tüm oklar beni hedef alsın ve sanrılarını yüce gerçek tarikatının ehil kitabeleri varsayan adamlar atılsınlar ileriye. o halde adaletin ve kurgunun üzerine çığ gibi düş ve dizginlenemez ilkelliğini her yere sür oğlum. yok hükmündeyim, varlığım belli belirsiz mum ışığı. ayakların altına alınmayı hak eden bir yaşama bir tekme de sen vurmalısın öyleyse. aç ve sefil insanların var olduğu bir dünya da bir delinin ne kadar hesabı tutulur? kendi yangınına bu denli tapınan bir insanın kendini acındırarak, olmadık vasıflarıyla böbürlenmesi onun dengesizliğine ispat olabilir ancak. "mutsuzluk bulaşıcıdır" der üstat "bu nedenle zavallı insanlar yan yana gelmekten kaçınmalı" ve o gerçeği yüzyıllar öncesinden fısıldamıştı duyabilen kulaklara. ama insan, o çağlara sığmayan akıl sır almaz öngörüsüyle, üstada hayran olup onu dışlamasıyla var olageldi yıllar boyunca. anayasalarımızı değiştirebilseydik ve hukuk diye vicdanı öğretebilseydik genç beyinlere, yıkım bu denli yakın olmayacaktı kim bilir? ben bilirim, balıkçı rüstem amcam bilir, melek bilir, bir de o gizemli kız bilir.
gizemli kız! her kız bana gizemli olmaya en başından itibaren mecburdur zaten ve ben de bunu kabullenmeye mahkûmum. yaşam bunu bana layık gördüyse, bana sadece haddimi bilmek düşer. eziliyorum kimi zaman bu utancın pençesinde, suçsuz olmam ya da hak etmemem hiçbir şeyi değiştirmez. aksine durumu daha da zorlaştırır. yasal bir ölüm ya rab! kalbim ortadan ikiye bölünecek yoksa, artık ne dayanabiliyorum ne de söz geçirebiliyorum karanlık yanıma. arayışlarımdan kayboldum, yorgunum. ölesiye yorgun, hiç bitmeyecek bir uykuyu özletecek, kuşatan, zırha bürüyen, duvarlara boğan tuhaf bir eylemsizlik kararı. bu korkunç, bu anlamsız.

bir arkadaşım vardı yine uzun yıllar önce, "hayatı sevmiyorum tamam mı" dedi bana bir gün. arkadaşlarımda benim gibi iyi mi, dengesiz, kurbanlık, isyankar, kötü, manasız düşlerin peşinde. hiç gereği yokken kendimi suçlu hissetmiştim. aptalca, benle ne alakası var sanki. ama hayatı sevmeyenlerde öyle bir tavır da yok değil hani, hayata ait olan veya onu temsil eden her şeye karşı bir öfke, bir karşı duruş. düşünemeyeceğin kadar kötü bir durum iki zavallının acınacak hallerini birbirlerine yansıtmaları. sen delisin, ne çektiğini biliyorum, neler hissettiğini, yalnızlığını, çıkmazını. sana uzanamam, sana yardım edemem. kendi cehenneminde yangınını yaşayacağını biliyorum ve lütfen benim de kendi cehennemimde yaşamama izin ver. arkadaşım en sonunda intihar etti. bir kamyon geçerken yol kenarından, uzattı kırılgan bedenini, demir tamponların önüne. kimse üzülmedi, belki sadece ben ve annesi. herkes bir şekilde kurtulduğunu ve ailesini de kurtardığını söylüyordu, mezarına o'nu taşırken. garipti, şizofrendi ve bu allah'ın belası illetin nasıl olup da insanı durmadan kötüye götürdüğünü görmek, çevresindeki herkesi büyülüyordu. bizim gibilerin seyirlik şebek halleri çok eğlendirir etrafımızdakileri. herhangi bir nedenle aslında doğuştan var olan normal bir davranışı şu ya da bu sebepten, çoğu zaman da bağımlısı olageldiğimiz ilaçlardan dolayı yapamıyorsak veya farklı yapıyorsak, ilkin meraklı bakışlarla karşılaşırız. daha merhametli olanlar acımak gibi boktan ama onları rahatlatan bir duygu karışımıyla yaklaşabilirler fakat değişmez. hepsinin canı cehenneme! ben zaten kendimle savaşacak kadar kötü bir haldeyim, sizi ve kurallı dünyanızın yargılarını hesaba katamam. kim bilir bu onları kıskandırıyordur belki de. kimse onlardan çarşının ortasında işemesini beklemez, ya da uyumsuz giyinmesini. naylon kılıç kuşanmışları da gördüm, kışın gömlekle gezinip yazın kalın paltolara bürüneni de. normaller sınıfı algı yanılsamasıyla birlikte doğmuştur. onlar bir şekilde öğrenmişlerdir nasıl davranmaları gerektiğini ve ona uygun hareket ederek yuvarlanır giderler. bizim ise böyle davranışlara yeteneksiz olduğumuz kabul görmüştür ta en başından. cezai ehliyeti bile olmayan birinden görgü kurallarına veya genel ahlaka uygun davranmasını beklemek akıl zayıflığının işaretidir ancak. saatlerce hareketsiz kalabilirim, bir ota dönüşebilirim bir ay boyunca ve yemek yemeyi, su içmeyi redde bilirim veya daha iyisi unutabilirim. bu kimyevi bir olay, içimden öyle yapmak geliyor masalını mümkün olan her fırsatta öne sürüp bir güzel dalga da geçebilirim. sırf mevzu olsun diye ya da olay çıksın diye kendini yaralayanları gördüm ben. bazıları daha deli damgasını yememişti bile. aranızda bizlerden çok var, biliyoruz bunu. hiç çaktırmadan ya da dar alanda ufak tefek boşalmalarla geçiştirdiğiniz anormalliklerinizin ve olası her menfi olayda "deli olacağım" veya "lanet olsun" gibi bize karşı hissettiğiniz korkuyu ve nefreti dışa vuran sözlerinizle ve kurduğunuz her türden ilişkiye bir müddet sonra taşıdığınız şiddetle ve içine düştüğünüz güç mücadelesinde sizi sarıp sarmalayan değersizlik hissi ve onun size taktırdığı maskelerinizle aslında acınacak olan sizlersiniz sevgili yetişkin, normal ve iyi insanlar. olgunluğun ciddi koşullarından bir diğeri de eylemini gerçekleştirmek ve ardından onun gerektirdiği yükümlülüğü üstlenmekten geçer. çok mu karışık geldi bu sana a alık beyin, aç gözlerini ve dinle öyleyse, sadece bu açıdan bakıldığında bile biz sizden daha dürüst ve olgun sayılırız, en azından itiraf etme yeteneğimizi yitirmedik.

varlığımın beni aşan kısmında, benden kaynaklanan ama bana da ait olmayan bir değeri yansıttığını göremiyor muyum sanıyorsun? yalnızlığımın bir kütle gibi büyüyüp beni sarıp sarmaladığını ve izin vermediğini hiçbir el tutuşuna. bu cehennemi ben kurdum ve izin verirseniz hükümdarı da ben olmak isterim. zavallı, kukla, zayıf devletlerin etraflarında düşman arama ve onlarla kuşatılma tutkusuna benzeyen kötünün dışarıda aranması sendromununun kölesi olduğumu ta en başından biliyordum ben. çoğunuz farkına varabilecek kadar ergin değilsiniz oysa. sizi yönetenleri hak etmediğinizi düşünüyorsunuz, hatalar yaptıklarını ve onların suçlarını üstlendiğinizi. sizin, yönetilmeyecek kadar asil yaratıklar olduğunuzu kulağınıza fısıldayan şeytan da kim oluyor allah aşkına? bu hakkı kendinize layık görürken, kahvede, maçta, sokak aralarında, iki kişinin yan yana gelebildiği her yerde eleştirdiğiniz, yerden yere vurup lafla yırtıcı kuşlar gibi üzerlerine atlayıp çiğnediğiniz, siyasal yaşamın kurbanları yaşlı büyüklerimiz, son nefeslerine en yaklaştıkları anda bile sizi gütmek heves ve inancındayken ve bu zincir en son halkasına kadar asla kırılmayacak mukaddes bir kör düğümken, lak laka harcadığınız zaman, emek ve boşuna havaya savrulan kelimeler yığınını günü geldiğinde tükettiğinizi anladığınızda elinizde ne kalacak? benim sınıfım hiç değilse haddini bilir ve asla heveslenmez sizin peşinde koştuğunuz değerlere. para büyük sorun farkındayım. kendileri 'evrenin kraliçesi' unvanını boşuna hak etmediler. majesteleri için bunca kavga vermeniz ve onu her nereden elde edilecekse oradan kovalamanız, onunla bir kez olsun yatağa girmek ve halvet olmak için giriştiğiniz akıl almaz eylemler bunun açık kanıtı zaten. size bir itiraf öyleyse, biz kraliçeyi de siklemeyiz. içimizden bazılarının zaaflarını paraya dönüştürdükleri görülmüştür. en çok da dilencilik gibi aşağılık bir yöntemle ama onlar sadece yarı deli denilen türden sayılabilirler ve sırf bu karaktersiz oyuna dahil olduklarından dolayı bizim eriştiğimiz nirvana'nın eteklerinde gezinebilirler ancak, sarsak ve kaybolmuş. doğrudur ki onları buna iten bazı dış etkenlerde yok değil. gecekondu mahallerinin katı yaşama kuralları gereğince, aileleri bu rezilliğe göz yumar hatta destekler. varsın lanet paranız siz sağlıklı nesillerin kendi aralarında kurduğu düzenin geçer tek varlığı olsun ki aranızda bir tür sınıflandırmaya gidebilin. evet, başarılıyım, ihaleyi kaptım ve parsayı topladım. dubleks ev aldım yazlık, birde garsoniyer mekan kiraladım stüdyo tipi. karı yazlığa, metres garsoniyere, çocuklar özel okula, ben işe gömüleceğim. parasıyla değil mi, basar alırsın ne istiyorsan. garsona verdiğin bahşişin miktarı belirler kaliteni ve giydiğin ayakkabının nereden alındığıyla fiyat etiketi. hayat asillere yaraşır bir şölendir, hak eden kurulur sofranın başına. yoksa nasıl anlaşılacak diğerlerinden farkımız.

yeni, hep yeni. hele kadınlar! şerefli para harcama makineleri, tek kollu canavar kumar makinelerinin mucitlerinin son numarası, kredi kartları sadece size hizmet etmek için yaratıldı, sırf siz asla hissetmeyesiniz diye sevgili majestelerinin yokluğunu. alın, durmadan alın, üretim sadece tüketim olsun diye var, her arz kendi talebini yaratır iktisadi kanunu gereği. tüketin, yeni mobilyalar, halılar, cep telefonları, televizyonlar, perdeler, terlikler, uydu kanaları, ithal mamuller sizleri bekliyor, amerika'yı yeniden keşfetmiyoruz, sizin tüketeceğiniz mamulleri piyasaya sürmek bizim görevimiz ki varlığımızın yegane temeli bu diyen yeni yetme özal'ın piçi binlerce küçük burjuva ve onlara özenen, onlardan olabilmek için her türlü hokkabazlığı iş edinen asalak çömezlerinin mahşer yeri kalabalığı bir ülke. sokağa uzan, spor, siyaset ve din mevzuları haricinde konuşulanları dinle hele bir, yüzde doksanı diğerlerinin parası veya çevirdiği işler üzerine olacaktır. ve televizyon denilen o sahte yaşamlar kabusunun penceresi alet, on yedi yaşını tamamlamış, fahişe adayı genç kızların vücutlarını cömertçe sergilediklerini ve onları izleyen para yapmış ama göbek yapmayı da ihmal etmemiş para babaları ile onların uzantıları tek geçer akçesi baba parası yemek olan playboy namzetlerini gösterir sabahtan akşama kafana vura vura. ve ülkem gençlerinin önüne, kafası bir boka basmayan, karı kız ve araba markası muhabbetinden öteye geçememiş beyni kramponlarında futbolcu olmak ile bir tür teşhir orospuluğuna dönüşmüş şarkıcılık konur öbür yandan. deniz gezmiş yaşasaydı bakırköy ruh ve sinir hastalıkları hastanesinin tecrit hücrelerinden birinde yaşlanmayı tercih ederdi herhalde, benimle birlikte. birlikte 'her şey boş hocam, kurtarılacak kimse kalmamış memlekette' geyiğine sardırırdık uzun kış geceleri. ama şimdi sen diyeceksin ki bana ey allah'ın delisi, gençler beş parasız, diploma sahibi, kültürlü, duyarlı ve nazik olacaklarda ne olacak bu devirde? sonuçta evrenin kraliçesi mankenlerde ve futbolcularda ve sen al kültürünü, iki paralık değerlerini kıçına sok, sonrada barlarda onlara garsonluk yaparak nafakanı çıkartmaya bak. 'tüm zamanların en büyük delisi' üstün insanı tasarlarken bunu unuttu işte. gelecek insanı, geleceğe sadece kültürünü, bilgisini ya da tüm bunları içinde barındıran iyi kavramını iletemedi sevgili babamız, aksine yığınla yanlış genini geliştirdi zaman içinde ve hep bir sonrakine daha kötüyü, daha sapkını, daha iğrenci aktarmayı becerdi. dansözün memelerine sıkıştırılan beş milyonluk, en azından atatürk'e hakarettir yahu. biliyorum hala barbarlık kavramından uzaklaşma yolunda olduğunuzu sanıyorsunuz. zavallı yanılgı manyakları. eğer öyle olsaydı neden mutsuzsunuz. neden her işlediğiniz günahın sizi bir sonraki iyilikten alıkoyduğunu göremiyorsunuz. uygarlık adaletle sıkı sıkıya ilintilidir öğretmediler mi size? adalet işte dünyayı temelinden sarsacak tek güç. adalet, bir anlamda allah'ın insanlardan istediği tek şey. gerisi ayrıntı... aptes şafilerde nasıl alınırmış gibi salak şeylere eşek yüküyle vakit harcayan, en boktan meselelere saatlerce tartışacak laf bulabilen sözde yurdumun müslüman aydını, işte adalet kavramı gelişemediği için yaşadığın toplumda ve farkına varamadığın için sen asıl meselenin ne olduğunun, kirli oyunun bir parçası da sensin ve fındıkkabuğu beyhude tartışmalara vaktini harcayarak, sana inanan dut yemiş bülbül müritlerinle sahte bir cennet kuracaksın altmış yıllık süprüntü hayatında.
3

son on yıldır süregelen amerikan filmlerinde ki değişimi fark ettiniz mi hiç siz? quantin tarantino gökten zembille inmedi, özendiğimiz amerikan yaşam tarzı tamamen bu. hemen hemen her evinde uyuşturucu çekilen, ağzından "bok", "siktir", "orospu" kelimeleri eksik olmayan, kendi kızlarına hatta bazen küçük erkek çocuklarına tecavüze yeltenen, tek hazzı yemek yemek ve sevişmek olan ve bunu her fırsatta, her mekanda gerçekleştirme telaşında koca bir ülke insan. herhangibir filmden olası bir parça; tıka basa eşyayla döşenmiş koca bir salonda kanepeye yayılmış oturan siyahî dev, eline bir yeşil on dolarlık tutmuş "bak oğlum, bununla senin değersiz hayatın arasında tercih yapacaksam eğer tarafım bellidir" der ve çeker tabancasını adamı vurur. bunu tasarlamış, düşünmüş, eğip büküp sahneye koymuş bir senaryo yazarının içinde yaşadığı, nefes aldığı ve etkilendiği bir toplumdan bahsediyoruz. onun bukowski'si var, ozzy osbourne'ı var, pentagon'u var, cnn'i var ve çok güzel nükleer başlıklı füzeleri var. ara sıra, ucuz ve inatçı, kendi çıkarlarına hizmet eden diktatörleri hükümetlerinin başına getirmeyen üçüncü dünya ülkeleri üzerinde denemekten çekinmedikleri ve bir nevi şerefsiz uzaktan savaşım denilebilecek, kendi askerini en az hasarla harcamak üzere tasarlanmış, öldürme tekniğinin en üst basamağı devasa uçak gemileri var, uçak gemilerinin basra körfezine yerleşmişlikleri var, adana'da incirlik hava üsleri var ve sen hala ona hayransın. senin de aklını sikeyim o halde. bu gönüllü köle olma arzusu da nereden çıkıyor şimdi? biliyorum genlerinde "küçük amerika" olmayı canı yürekten arzu eden satılmış bir güruhun kalıntılarıyla doğdun ve her yıl birkaç kez değiştirilen eğitim sisteminin sen de bıraktığı kalıcı izlerle yaşama gayreti içerisindesin. öyleyse uyan dostum, bir deli dürtüklüyor seni ve bu günden sonra yapabileceğin en iyi şey sana dayatılan her baskıya inatla göğüs germendir. halkına inanmayan ve onu her fırsatta kucağa oturtan bir devlet mekanizmasıyla mücadele etmen elbette akıllara zarar bir durum ama daha kötüsü ne biliyor musun dostum; senin, benim, dilberdudağı ayşe'nin, bekçi cevdet'in, emekli sabahattin dayı'nın tüm bu olanları ölü köpek bakışlarıyla izlemesi ve kabullenmesi. adı her ne olursa olsun, ister tek parti dönemi, ister devletçilik, isterse demokrasi, sen, ben ve bizim oğlan hep yolun bu tarafındayız anla bunu. sana önereceğim bir modelim yok, hem ben sadece şizofrenim, sen hiç değilse medeni haklarından istifade etmeye tam ehliyetli bir bireysin. biliyorum elinde pek fazla bir şey yok, belki bir sevgili hayalin bile vardır, daha şanslıysan bir iş edinmişsindir kendine ama eğer sövemiyorsan, unut gitsin hepsini.

şarkıcı, manken, sunucu, bacımız, ablamız, canımız, ciğerimiz, her şeyimiz diye lanse edilen moronlara katlanmak zorunda değilsin anlasana, kapat artık televizyonunu, radyonu, bilgisayarını. sana tenha yollarda gezinmeyi teklif ediyorum, sana kirazların çiçek açtığı mevsim de "kiraz çiçeği seyretme festivali" düzenlemeyi teklif ediyorum, kalkmayı ve direnmeyi sonra, sırt dönüp, surat asmayı ve oy vermemeyi. silkin ve kendine gel.

üşüyorum, üşüyorum, üşüyorum, bırakmıyor bu ses beni, nereye gitsem, ne yapsam peşimde. insan kendisinden nasıl kaçabilir, ne kendimden daha etkili, tehlikeli ve büyük bir düşman olabilir? beynim büyük şehirlerin kanalizasyon kanallarına benziyor. tüm pislikler bana doğru akıyor, büyük şehirlerin boşalacağı bir denizleri var hiç olmazsa, benimkiler kalbimde birikiyor. ve o gitgide daha çok kararıyor, kirleniyor. bataklık gülleri çamur kokarmış yalan. kitap okumamı yasakladı melek, daha doğrusu bir müddet okumasan diye rica etti. o çok az şeyi yasaklar oysa. gereğinden fazla etkilendiğimi düşünüyor olmalı, ben hafife aldığımı iddia ederken hem. hiç değilse kitaplar çekilebilir kılıyor biraz olsun dünyayı. çoğu yalan yanlış bilgi kırıntılarıyla dolu, geri kalan da duygusal abartıdan ibaret ama zavallı insan soyu gerçekten kaçınmanın daha güzel bir yolunu icat edemedi henüz. filmlerde başa bela, dikkat etmezsem ona da yasak gelebilir. melek bu dünya da her şeyim, bir gün daha katlanabiliyorsam eğer bu onun sayesinde. bu yüzden istekleri benim için bir emir, emirden de öte. bu hakkını kötüye kullanmayı aklının ucundan bile geçirmez, bu nedenle farklı o zaten.

ses her zaman ramazan davulu gibi gürültü edip durmaz, bazen de haber getirir, her neyi düşünüyorsam onunla ilgili abuk sabuk şeyleri sıralar durur. bir seferinde deniz gezmiş'in tüm hayat hikayesini anlattı bana, kesik kesik cümlelerle beni yönlendirerek inanılmaz bir kurgu düzenledi. memleketimin ernesto che guarera'sı bir yerde. parkalı fotoğraflarını görmüşlüğüm var, içimizden biri, ölümün taçlandırdığı, soldan gelen öğrenci hareketi belgesellerin en tanınmışı. ses fısıldıyor kulağıma ve nasıl oluyorsa atatürk'le ilişkilendiriyor hikayenin sonunu. çocukluk çağlarının benzerliklerinden dem vuruyor ve biri asker diğeri sivil iki çılgın yaşamın ülke tarihinde ne roller üstlenebileceğine takılıyor. ölmekle sona ermiyor kahramanlıklar, hayatta kurulan iş ve ilişkiler öbür dünyada da devam ediyor güya. yaşadığımızdan öte ve farklı bir yaşam sürdürülüyor bir yerlerde ve ruhlar aleminin katı kurgusu hükmediyor bu hayata. ruhlar çok güçlüdür, bedenlerinden sıyrılmaları onları sadece daha etkin kılar ve o yetiştirir, güder, yönlendirir. öyle ki bir ülkenin hayatına top yekûn hükmetmek isteyen bir ruhlar ordusu dahi vardır ve o yaşayanların anlamadığı bazı sürprizleri hazırlarlar birbirlerine. cumhurbaşkanı özal ölmeden bir gün önce, cuma günü ankara beşevler'de bir bankamatikten para çekmek isterken, sırada sohbet ettiğimiz yaşlı bir memur bana ne dedi biliyor musun? "asıl yılanın başı çankaya'da, allah belasını verse de kurtulsak". ayaküstü, ciddiyetsiz, üstünkörü bir konuşma. ertesi gün duyduk ki özal gitti berzah alemine ve bir kahraman oldu aniden. halkımızda böylesi bir eğilim var işte, sonuçta biraz daha yaşasaydı asla kazanamayacağı bir sevgi seliyle düzenlendi cenaze töreni. şimdi ben bunu neye yorumlayayım? sese bakılırsa bana ulak yollanmış ruhlar aleminden, öbür tarafta tesadüfün iğne deliği kurgusu kafamı karıncalandırmakta. kutsal bakire meryem, sen koru oğlunu vahşi çığlıklardan ve gündüz görülen rüyalardan. oğlunu korumaktan fırsat bulabildiğin zamanlarda da beni gözet olur mu? ama ses beni pohpohlayıp duruyor ya, bazen onu ciddiye almaktan kendimi alamıyorum. o, sezen aksu'nun sesini taklit edip bana şarkı söyleyebilir ve aslında bunun taklit değil bizzat minik serçe'nin benim için düzenlediği özel bir konser olduğunu iddia edebilir ya da aynı anda konferans düzenler gibi bir kaçı kadın olmak üzere üç beş farklı ses çıkartabilir beynimin içerisinde. tüm bunlar bir deli saçması elbette sizler için, ama benim olayım bu, ben istemedim, bana verildi, ben bununla doğdum. ve laf olsun diye ilkokulda elimi kestiğim o gün sınıfta, kana bulanan beyaz sargı bezine sabitlenen küçük kızın gözlerini görene kadar herkesi de kendim gibi zannediyordum. ilk kez utandığımı hatırlıyorum. utanmak bize has duygulardan sayılmaz kabul, pek çoğumuz yaptığımızın bize yakıştığını varsayarak yaşarız. aşırıya kaçmak bizim için kaçınılmazdır, çoğumuzun ise aklına bile gelmez genel ahlaka aykırı davranışta bulunduğu. konuşmasına, hareketlerine, duygularına yön veremeyen insanlar da bizden sayılır ancak anaokulu sınıfına dahil edilebilirler. ben birinci sınıfım. olabilecek en üst aşama. deli olmanın imkanlarından layığıyla yararlanmasını bilen ayrıcalıklı zümreden.
şizofren! şizofrenler çok ressam çıkartmıştır arasından, epeyce de yazar. bu renkli kişiliğimizin bir göstergesi değil de ne? siz asıl koca götlü memur kadınlardan ve yeteneksiz olmasına rağmen yetki ve rütbe ile donanmış her hangi boyda orta zekalı bıyıklılardan çekinin. gücünüz yetsin de işiniz düşmesin böylesine. hayatınızı zindana çevirmekten büyük zevk alırlar kendileri, yaratılış gayeleri buymuş gibi suratlarını ekşiterek bakarlar yüzünüze, asla gözlerinizin içine bakmadan ve değersiz olduğunuzu ve büyük bir organizasyonun kapısının dibinde küçücük bir sinek kadar hafif durduğunuzu hissettirmek için oradan oraya sürerler sizi. bu arada kendi aralarında "bak ben bugün bin beş yüz kişiyi çileden çıkardım ya sen ne yaptın gün boyunca şekerim", "sahi ya akşam olsa da gitsek", "aman aybaşına daha bir hafta var" diye konuşmaktan, çetele tutmaktan geri kalmazlar. müebbet hapse mahkûmların odalarının duvarına gün hesabı yaparak çentik atması kadar saçmalık. yüzümün bu yarısını şu sabunla diğer yarısını da bu sabunla yıkadım da, bu yarı sert diğer yarı yur yumuşak oldu diyerek kişiliksiz ve ucuz teste tabi tutulan yurdumun saf, temiz, tüyü bitmemiş yetim hakkı kıvamındaki beynine bunlar çok fazla. ah ne yaman çelişkidir yarabbi bu? bürokrasi denilen canavarı kurmak için bu ülke el birliğiyle bir elli sene geçirdi, şimdi kendini ondan kurtarmak için kaç yıla ihtiyacı olduğunu planlıyor. ve sırf bu yedi başlı mavi ahtapottan çöplenmek için bu dünyaya gelmiş ve başka da hiçbir meziyeti olmayan yığınları gözünün önüne getir bir de. aman aman her taraf memur kaynayacak, her makama bir sekreter, bir odacı, bir çaycı, bir hostes atanacak, daire başkanı yerlere tükürmesin diye makam odasına tükürük hokkası tahsisi yapılacak ve onun bakım ve onarımından sorumlu bir "altı yüz elli yedi" kadrosu açılacak, bir noter paranın amına koysun diye her devlet dairesi noter onaylı belge isteyecek, düzenlenen her belgeden damga vergisi peşinen tahsil edilecek, en ufak dilekçe yaldızlı, çerçeveli bir şablona oturtulacak ve sırf bu boktan iş için mahkemelerin, bakanlıkların önü arzuhalci kaynayacak. kendi vatandaşına bu denli mi güvenmez bir devlet? güvense niye üççeyrek darbeyle cumhuriyetini korumaya kalkışsın. ulan o ne aciz demokrasidir ki zırt pırt tehlikeye düşmekten kendini alamaz ve o ne ucuz laikliktir ki elden gitmeye kalkar altı ayda bir. ama 'yeşiller' çetin cevizdir ve tüm kurum kuruluşlarıyla bekçilik yaparlar demokrasimize elhamdülillah. ve yeşiller öyle bir teşkilattır ki devlet içinde ayrı bir devlet gibi işlevleri de yok değildir hani. kendi elleriyle yetiştirdikleri, besledikleri, eğittikleri bir ton adamdan haz etmezler bir de homoseksüel olmayan her erkek çocuğunu hayatlarının belli bir döneminde cehennemi bir nebze olsa da yaşatmak için yanlarına alırlar ve kendilerinin ve yetiştirdikleri tıfıl kadroların emrine koşarlar. bizim oğlan, varsay ki adı mehmet, ayakkabı boyar, yemek hazırlar, ölür, tuvalet temizler, selam verir, temizlik yapar, dayak yer, nöbet tutar, bulaşık yıkar, hapis yatar niye bir sor? evine gittiğinde sivil hayatın değerini anlasın bir de yeşillerin asla karşı konulmayacak bir güç olduğuna inancı iyice pekişsin diye. yeşillere fazla takılmamak gerek, sağlığım yeterince kötü zaten.

aklıma ne geldi bak, bu yakın zamandan. bir gün sivas vali konağının önünde yürüyoruz ismail'le, baktık demir parmaklıklarla çevreli ev bayağı bir güzel, bahçeye, havuza birde konağın dış cephesine biraz daha emek harcansa, sağına soluna rötuş atılsa hani şu ankara'da ki yabancı büyükelçiliklere benzeyecek. cana can katan salkım söğütler, fıskiyeli havuz, yemyeşil çimler. ama bir tuhaflık var, tam caddeye bakan bahçe duvarının iç kısmında iki metrelik bir ara bırakmışlar tel örgülerle. meğer kangal köpekleri besliyormuş sayın valimiz ve yer olarak da bahçenin dış demir parmaklıklarına paralel iki metrelik bir alanı uygun görmüş hayvanlara. böyle bir durumda aklınıza ilk ne gelir? benim aklıma devletimin ilde ki en üst mülki amirinin halkla arasına itlerini yerleştirmesi geldi sadece. güvenlik gibi mavalları okuyacak kuşyemi salakları umursamazsan eğer söylem mantıklı bir çerçeveye oturtulabilir. ben aklına ilk geleni dile getirenlerdenim, ismail temkinli, "ses kayıt cihazı vardır, dikkat et" demez mi. aklımda 'günaydın vietnam' filminden bir diyalog ve "siktimin başkan yardımcısına da sövemeyeceksek, boşuna yaşıyoruz bu dünya da be!" benzeri bir cümle. ismail'e de hatırlatıyorum hemen. deliyim ya bu tür ufak tefek zırtapozlukları kendime hoş görüyorum yoksa bana ne devletten, sosyal demokratlardan, dolunayda uluyan kurttan, dere kenarında deri değiştiren yılandan, çobanın çaldığı kaval sesinden, valinin kangal itinden. benim harcım değil hiç, ayrı kulvarların adamlarıyız biz, ben bazen çişimi yapmakta bile zorlanırken, onlar koca ülkeyi yönetmeye yelteniyorlar. az şey mi? benim hayallerime bile ağır gelir. hem öyle de sabırlılar, her ne olursa olsun memleketi illa düze çıkartacaklar, çoğunlukla hata kendilerinde olsa bile dert değil, çözüm yine onlar tarafından gelecektir hemen ertesinde. yeşillere bulaşma, meclise istediğin kadar giydir, kılkuyruk gazeteci tekniği. reenkarnasyon varsa eğer bu kıytırık gazetecileri geçmiş çağlarda kral'ın soytarısı olarak görebilirdin frengistan'da, şimdi her gazete de birkaç köşe kapatmışlardır kendileri. dert etme, "toplumlar hak edildikleri gibi yönetilirler" hadisi şerifi var elde.

asker yolluyordu harem otogarında memleketim insanı, davullu zurnalı, halaylı, düğünlü. nasıl fakir, nasıl inançlı, nasıl mutlu. işte o an içimde fırtınalar esiyor, film kopuyor aniden, bir dökülen ayakkabılarına bakıyorum, bir "hak etmiyorlar, böyle kötü yönetilmeyi" diyorum, bir gözüm beyaz çoraplarının topuk arkası kirinde, bir kulağım az önce sözü geçen hadisin anlamında. çıkamıyorum işin içinden, az sonra otobüsüm kalkıyor ve her şey gri bir bulutun ardından görünmeye başlıyor yeniden. ben bunları düşünerek delirmedim, deli olduğumdan aklıma geliyor sadece. bulaşır, üstüne yapışır, ülserin azar, migrenin depreşir. dert edinme kendine, geçelim bunları da bir kalem...
şizofreni, cehennemi öteki dünyaya gitmeden yaşatandır insana, bu nedenle özenle ve parmakla gösterilir olarak var olduğumu varsayarım yaratıcım tarafından ki o değil mi zaten kendi seçtiği elçileri dahi diğerlerine hırpalatan. ancak bir peygamber asildir, hani nerdeyse dünyayı sarsacak bir kuvvetle doğar, ölümleri bir şeref nişanı gibi ışıl ışıl gerçekleşir. neden ben değil de o, herkes kendi kaderini yaşar, he? gidip gelip bu mevzuya takılmam hoş değil farkındayım. benim yarım aklımla allah'ı yargılamam tahayyül bile edilemez ama insan kendi sorularından kaçınamıyor sonuçta ve cevapsız kalan her soru eninde sonunda gidip gelip allah ile bir sağırlar diyaloguna çevrilip, soruna dönüşmekten kendini alamıyor. nice dindar insan tanıyorum ki sırf bu sorulardan kaçınmak için türlü oyunlarla boşluk dolduruyorlar ve oyuncaklarıyla avunuyorlar. 'şeytanın vesvesesi' söylencesi en yaygın kaçış yolu. kader! allah'ın gelmiş geçmiş her şeyi bilmesi ve tüm yaşananların oluşumunda mutlak kadir olması, tuhaf bir çelişki yaratıyor insana. kişisel yangınım bir yana, toplumsalı bile geçelim, yaşlı dünyamızın geçirdiği süreç ve çağları düşündüğümde, içten gelen primitif çığlıklar eşliğinde ölen, öldüren, kıyasıya birbirini katletmeye meyilli koca bir insanlık ve ondan arta kalan tarih var orta yerde. cüzi irade, külli irade ayrımı bu noktada ne işimize yarar? eğer tüm hayırlı şeyler külli irade tarafından yönlendiriyorsa, ben neden hala pek çok şeyin kötüye gittiği inancını bir türlü atamıyorum üzerimden. anlayamadığımız hikmetlerden dem vururlar bize büyük din alimlerimiz, aman aman süslü, kocaman kelimelerle çıkarlar karşımıza. şimdi açıkça söylüyorum size o zaman, benden sonra ki nesilde aynı trajedi ile karşı karşıya kalacak. felaket derinleşecek ve çocuklarımızı da bizim bilmediğimiz bir hikmeti olmalı ninnisiyle uyutmaya kalkacaklar uzun zaman. inananlara ne mutlu, geleceğe umut besleyen aldanmışlar sürüsünden daha keyifli bir topluluk var mı ki?

haddimi aşıyorum farkındayım, ama tüm bunların cevabını bulabilirsem kendimi daha güçlü hissedeceğim de kesin. aslında allah'ın bizi sadece yarattığı, ardından mutlak güç olması nesebiyle her olmuş ve olacağı kendiliğinden bilmesi ve sırf bu nedenle de olsa her olayın oluşumuna vakıf olduğu, ancak diğer tüm olanların ise bizim eserimiz olduğu fikri, beni bir anlamda mantıklı bir sonuca ulaştırıyor. kader hem var hem yok gibi böyle bir ikilemi, aklı ve saçları karışık nobel ödüllü yahudi dehaya rağmen kabul bile ederim. öyle bir tevazu sahibi ki allah, peygamberinin taşlanmasına izin veriyor ve bu normal yaşamın olağan seyrinde kabul görüyor. bu tarafsızlık, beni bir nebze sorumlu kılıyor o halde. ben yaşadıklarımdan ve yaptıklarımdan birinci derecede mesulüm. başıma her ne gelmişse en son suçlayacağım yaratıcım olmalı bir yerde. günah çıkartıp, af dilenip konuyu bağlayalım, ne şiş yansın ne kebap.

melek çay getirdi, rengi, kokusu, tadı insana tuhaf bir yaşama sevinci veriyor. çayın biz türkler tarafından bu denli sevilmesi neye bağlanabilir? yaşantımızı anlamlı kılacak, ona bir nebze olsun neşe katabilecek her nesneye tutkuyla bağlanma içgüdüsüne? mümkün! "yalnız kadınlar ve yalnız erkeklerin birbirlerini bulamadığı tek ülke" üç beş yılda bir sırtına balyoz gibi indirilen ekonomik krizlerin kıskacında ve mutluluğunu çay ve sigarada arayan, bu masum isteğine bile her nasılsa bir zamanlar radyasyon karıştırılarak karaçalınmış bir ülke. her ne olursa olsun yaşamını devam ettirecek ki koskoca insanlık tarihinin yazılı son beş bin yılı bunun saygın tanığıdır, geleceğinde de muhtemelen aynı sorunlarla meşgul olacak bir ülke. size ondan daha çok bahsedeceğim, benim bir misyonum da bu.
4

ses geldi, gitmeliyim. o benim kabusum, karanlığım, sığınağım, yasak bölgem. var oluşumun dayanağı ve yücelteni. ilk ne zaman duyduğumu bilmiyorum, ne zaman geleceğini bilmiyorum, gider mi bilmiyorum. o vardır sadece ve kabul görür. korkunç şakacı bir cindir bazen, bazen karlı dağlardan gelen esinti. bilge, katil, yalancı bir şeytan. bilgeliği her zaman her soruya cevap verebilmesinden ileri gelir, asla şaşırmaz, duraklamaz, doğruyu söylenmesi de beklenmez, istemediği ve gücüne tehdit algıladığı her şeyi yok etmeye meyilli, aksi ve cüretkar bir şeytandır aynı zamanda. bu aslında onun hikayesi, ben sadece rolünü oynamaya çalışan gariban bir figüran eskisiyim, bir anlatıcı.

kepenklerini kapatıyordu akşamüstü kuyumcular sitesinin altın sarısından gözleri dönmüş kuyumcu kodamanları. saçlarımda tuhaf bir kaşıntı ve öldüresiye iğrenç kepenk kapatma gıcırtısı. metalin saca çevrilmiş halinin birbirine sürtündüğünde böyle dehşet bir sese dönüştüğünü keşfetmelerinden itibaren dükkanlarını bunlarla bezedi amcalar. daha delirmediğim veya ben ve diğerlerinin henüz farkında olmadığı o sonsuz mutluluklar çağında marangozluk yaptım ben bir müddet kadar. isa da marangozdu. elleriyle iş yapan herkes saygındır bir yerde ve elleriyle iş yapmak kadar mutluluk veren bir şey yoktur profesyonel iş yaşamında. işini paraya endeksleyen ve pahalı takım elbiselerle, hafta sonu çılgın partilere koşuşup oradan edindikleri zevk kırıntılarıyla hafta içinde sıkıcı ve yapışkan işlerine geri dönen zavallı hayat süprüntüleriyle pek bağdaşmaz bunlar. varsın öyle olsun "sizin dininiz size, benim dinim bana" diyen peygamber burada da göstersin engin görüşlülüğünü. ve o korkunç ses, kapanan bir kuyumcunun tenekeden öteye geçememiş aşağılık kepenginin yere indirilirken çıkardığı o tanımsız gürültü ve devamında kırpıştırdığım göz kapaklarımla içimi buran ürperti. insan sırf bu yüzden bu mesleğe itibar etmemeli dostlarım. her an çalınacakmış hissi uyandıran sarı maden parçalarının sanatkarane işlenişi, her boy ve modelde takıya dönüştürülmesi ve memleketimin tüm evlilik ilişkilerinin onun üzerine kurulduğu düşünülürse biraz ayıp ediyorum marangozluğu seçmekte ama aslolan aşktır biliyor musun? ancak bir şizofren konuyu böyle bağlar ve kimse de gıkını çıkaramaz ardından. "gülünç olma wolfgang" der bir yerlerden mantığın sesi. mantığın sesi şeytanın oyuncağı değilse eğer bu dünya üzerinde edinilmiş tecrübelerin çağdan çağa aktarılmış şekliyle kendini ifade etme eğilimindedir. ilahi bir güçle yazılmış izlenimini veren tüm o kitaplar ve dilden dile geçmiş ağızlarda sakız binlerce söylenceden sonra, geriye tek bir ders kalmıştır bizlerin öğrenmesi gereken. toplumsal, ahlaki, dinsel ve yasal kurallara ram et yaşadığın toplumla uzlaşmak için. sırf bu yüzden can sıkıcı bir kurallar zincirini boyunlarına yapışıp insanların canına okumaya devam edecektir o. mantığın sesine karşı geliştirilen aşkın gözü kavramı onu karşılamaz ve onun karşısında ufalır, dağılır, biter. liseli kızların ve onlarla salaklıkta başa güreşen zavallı erkek adaylarının hülyalarında belki o kendini iktidarda sanır ve her sanı gibi gerçekle karşılaşınca boynunu bükmeye ve ardından kuyruğunu kıstırıp kaçmaya mahkûmdur uzaklara. ne derler bilirsin, "gerçek kanatlandırır." burada kanatlanmayı uçmak anlamına alırsan eğer delisin demektir, yükselmek şeklinde algıladıysan bilge. ortası yok biliyor musun? ya delisin ya bilge, diğerleri ise sadece boşluğu dolduruyor, orada burada gerekli şeyleri yapıp, birbirlerine caka satarak, hele hele türkiye de iseler bol bol konuşarak vakit harcıyorlar.

ne zaman erkek olunur? askerlik, evlilik, aşk, ilk seks yanlış cevap olacaktır bilesin. şok geçireceksin önce ve dünyan ters düz olacak. olay her ne olursa olsun bu şok senin yüreğine işleyecek. onu kanatacak, acıtacak, kederden nefes alamayacak hale geleceksin. işte o şok sana her şeyi dibinden gösterecek bu sefer. isyan olacak içinde, muhatabı önemli değil. ancak sana tavsiyem bu tür durumlarda asla eyleme geçme. sonradan göreceksin ki bu sadece bir ara dönemdir. asıl sonrası şenlik ve sen o yıkımdan kurtulduğunda hak ettiğin her ne ise onunla yüz yüze gelecek ve ödüllendirileceksin. cennet ve cehennem diyebilirsin kötü bir benzetme telaşıyla. ama bir kere olsun ters düz olmadan hakikaten erkek olamazsın. şimdi erkeklikte nerden çıktı sevgili delimiz, 'kadın hakları' ve 'insan hakları evrensel beyannamesi' ne dersen diyecek sözüm olmaz saygı duyarım da varsın onları da bir kadın deli ile inadına hümanist olabilmeyi başarabilmiş bir başka uçuk kardeşimiz anlatsın diye de hınzırca düşünmekten kendimi alamam. zaten kadın erkek ilişkilerinde yeterince sabıkalıyım doğal olarak da yaralı, varma üstüme bu denli.

bugün yemek yememe günüm, aç karnına sigara içme alıştırmaları sadece sabah kalkınca yapılıyor ya ben de artık kendime perşembelerini yemeksiz sigara içme günü ilan ettim. sigarayı seviyorum, aptalca, bir o kadar da tehlikeli ve pahalı ancak durum bu. benim amcalardan biri de iyi tiryakiymiş sağlığında, yengemi sigaranın orucu bozmadığını inandırmış ve her ramazanda da sigarasını tüttürmüş bir güzel. o zamanların kadınları kocalarının söylediklerini koşulsuz kabul ediyorlarmış zahir. garip, hala inanmakta zorluk çekmekte, rahmetli belki de doğru söylemiştir ne biliyorsunuz siz diyerek. gayet tabi amcam kanserden öldü ama kimse bilmedi bunu. o zamanlar kanserden ölmek diye bir şey yoktu öncelikle. onu sonradan bir laboratuvarda icat ettiler. ey insanoğlu siz ölmüyorsunuz aslında sizi öldürüyorlar ve hatta siz kendi kendinizi öldürüyorsunuz dediler. içki, sigara, kolesterol sizin sonunuzu hazırlıyor ve tabutlarınızı kendi elleriniz ve paralarınızla döşüyorsunuz. şişmanlıyorsunuz, egzersiz yapmıyorsunuz, stres yapıyorsunuz, az uyuyorsunuz, çok gülüyorsunuz. ellerinden gelse üremeyin diyecekler, hatta ben bunları yazarken onu da söylemiş olabilirler dikkat. azrail'in pabucu dama atıldı varsa yoksa virüs, radyasyon, stres, sığır eti, tereyağı, sigara, alkol. herkes ölür iyiler erken ölür. büyük perhiz gününde az kızarmış, üzerinden kan damlayan koca bir bifteği kapı pencereyi örterek mideye indiren katolik'ten farkımız olmalı bir yerde. bugün sadece sigara, melek önlem alır karşı durmalı. o bilmemeli!

o çok şeyi bilmemeli, ancak elinden bir şey geleceğinden de değil. o ne yapsa benim yararıma olacaktır eyvallah ama bana o dahil kimse yardım edemez. benim bile elimin kolumun bağlı kaldığı bir gordion düğümünü ve quasimodo kamburunu o üstlenmemeli. hiç hak etmedi. en azından bunu bilecek kadar şeref var ben de. benden ayrılmalı, bunu ilk fırsatta gerçekleştireceğim ve onu serbest bırakacağım. onun her başarısız girişiminden sonra kederlenmesi ve gözlerinde ki parıltının gitgide çukura kaçması beni de kötü ediyor. her ne olacaksa korkusuzum, bu evi ve meleği terk etmem gerek. bu yalnızlık benim. deliler çok bencil olur, bu sebep değil, sonuçtur. yani bencil olduklarından delirmezler, deli olduklarından bencildirler. hepsinin bir baş belası vardır ki o hep ilgi çeken olmak ister. baş belası diye nitelendirdiğim şey ise zaten delinin beynini yurt edindiğine göre benlik merkeze yönelir. ondan başkasını tanımaz sevgili delimiz ve ya onun efendisi ya da kölesi olur zamanla. benim ses var ya işte o böylesi bir varlıktır, kendisi duymasın. ilgi çeken dedim de ben sese 'gönülçelen' adını verdimdi. yakıştı da hani, açtı onu...

istanbul'daydım, en kötü günlerimden biriydi yaşadığım, beyoğlu'nda istiklal caddesini turluyordum boydan boya. yanlış seçimdi biliyorum, aslında hareketin, sesin ve görüntünün en az olduğu kuytulara sığınmam gerekirdi. her nasılsa dışarı çıkmıştım ve her nasılsa ayaklarım istiklal caddesine sürüklemişti beni, liseli kızlar rengarenkti, zenciler bile daha az siyahtı o gün, ışıl ışıl bir istanbul akşamı, hafif esen rüzgarlı bir cumartesi. bir ben karanlığım ki o kadar olur. gönülçelen çılgın bir at gibi dönenip duruyor dört bir yanımdan. her boka maydanoz, bir de saldırgan ki sorma. kapandım tabi, yumruklarımı sıkıyorum, tırnaklarım elimin etine geçiyor neredeyse ve asla içe işlemiyor, acı hissetmiyorum yeterince. kemik tırnak mücadelesinin galibi zaten bellidir. en sonunda her nasılsa işgal edilmemiş bir duvar dibine çöküyorum. tribe girdi sanıyor uzaktan bakanlar, salaklar benim hayatım baştan sona trip halbuki. işte nasıl oldu bilmiyorum uzaktan tanıdığım bir genç yanaştı yanıma "nasılsın abi?" baktım gözlerim kamaştı artık batmaya meyletmiş güneşten, belli belirsiz bir erkek silueti. "iyidir, sen nasılsın?" yanıma ilişti "abi biraz paraya ihtiyacım var" "delikanlı adam parasız gezer mi oğlum" "yoksa gezer abi" vermedim parayı, beni ne engelledi bilmiyorum, tek bildiğim sıkıntıyla ağır ağır kalkıp oradan uzaklaştığı ve benim daha kötü olmam onun arkasından. iyi çocuk, kızlarla dolaşmayı seviyor ve bir kaportacıda çalışıyor. benim parayla işim olmaz, ne zaman elimi atsam bir yerlerden çıkar, sadece otobüs parası ve sigara için atarım çünkü cebime elimi. ogün o'na o parayı vermeliydim. hiçbir şeye çare olmaz biliyorum, yapılan yapıldı ve geçti gitti. eylem zaman ilişkisini iyi ayarlamak gerekir yoksa arkasından bakar durursun. kendimi çok daha kötü hissetmem beni hafifletmez o da ayrı bir konu. ve gece evimde gönülçelen'in sesi kısılana kadar sürdü gitti kötülük. sonra uyudum.

uykusuzluk problemim var, kronik. uyku muhteşem bir eylem, insanın bir düğmesi olsa ve kendini istediği kadar uyutabilse ne kadar güzel olurdu. gönülçelen'den ayrı geçirilecek üç aya ihtiyacım var hissediyorum ve hatta kendimi süresiz de kapatabilirdim eğer öyle bir imkana sahip olsaydım. şikayet etme deli çocuk böyle sosyetik istekler sana göre değil, bu hayat ta öyle. tam ben buraya ait değilim diyordum ki gönülçelen müthiş bir fikirle çıkageldi hemen. "öyleyse bu dünyayı aşmalısın, ait olduğun yere doğru!" aklıma ölmek geldi, çok kolay, çok sıradan, o halde? maymunlar cehennemi bu ülkeyi aşmalıyım öncelikle, çingene ve sahipsiz bir ruha tek ülke ve milliyet az, sonra bu dünya geçilmeli bir kalem. nasıl olur diye konuştuk bir müddet, yavaş yavaş dedi oda. bugün gidiyorum yeniden istanbul'a kimsecikler bilmeyecek gittiğimi. gönülçelen ağırdan almamı istiyor, o sadece pazartesileri vahşi hayvanlara benzer. geri kalan günler benim...
5

gidemedim tabi, bir sürü ayrıntıya boğuldum, sizin siktir et diyeceğiniz çoğu şey benim için hayati derecede önemli. deliyiz diyoruz ya bu yüzden birazda. ayrıntılar, ayrıntılar, binlerce ufak tefek kırıntıdan oluşmuş bok böcekleri. her birini bir yana bırakalım da sana aslı’yı anlatayım. daha önce bahsi geçen gizemli kız olur kendileri. kendini aşağılamış bile olsa ve hiçbir şeye layık olmadığını düşünse de, dünyada bir saniye dahi nefes almayı becerebilmiş bir hayat, aşka kayıtsız kalamaz. o sevmek isteyendir, sevilmeye ihtiyacı olan. kaynağını bilmesine gerek yok, ilahi adaletin, rahman ve rahim olanın uygun gördüğü ölçülerde kalbine nakşettiği tek avuntudur bu. bir akşamüstüydü o’nu gördüm ve hayatım kesintiye uğradı öncesi ve sonrası diye. o gün akşam karaladıklarımı aktarayım istersen, hep birlikte aydınlanırız ve ben safi güzellik karşısında bile nasıl savunmaya geçtiğimi ve nasıl zavallılaştığımı bir kez daha sergileme fırsatı bulurum böylece.

“bana bakıyorsun ve aklın karışıyor. tuhafına gidiyorum durmadan. kaosun oğlu olduğumu düşünüyorsun ki biraz yanılgıyla birlikte doğru. zekânla halledemediğin ve insani bir duyarlılık ve savunma sistemiyle yüz yüze gelmekten kaçındığın her ayrıntı, benim hayatımın asli parçalarını oluşturuyor, duyumsuyorsun özde. senin buna yakıştırabilecek bir sürü adın vardır biliyorum, ne derdin? depresyon, sarsıntı, bunalım, stres ve ne yapardın? içki, kadın, kumar delikanlıyı bitirir, he!

ama biliyor musun güzel yüz? herhangi bir lokantanın önünden geçerken beyaz gömlekli çığırtkan bir garsonun ‘u’ ları eğip bükerek, onları halden hale sokarak ulu orta bağırdığı ‘buyurun’ kelimesi sana uzaydan gelen teneke sesleri kadar tuhaf gelmiyorsa eğer kulaklarına, diyecek tek bir lafım yok sana, anlayamazsın o halde beni, yargılayamaz, sınıflandıramaz, tanımlayamazsın. bu o kadar katı bir gerçektir ki sen de alışanlar tarafına üyesindir ve muhasebeci duyarlılığıyla hesap uzmanı hayatına çeki düzen vermekle geçiriverirsin hayatını. ve sayıları milyarları bulan her tür insanın arasında, sana sorulmaz bile hayatını neden böyle sürüklediğin, nereye götürdüğün. tavşan boku değersiz yaşamını bir şölene dönüştürmeye meraklı zavallılardan bir farkın olacaksa eğer, haddini bilmen ve varoluşunun gereğini yerine getirmen olacaktır bundan sonra yapıp yapacağın. varoluşun gereği de ne ki? başkalarının söylemi değil öncelikle. ülkem erkekleri kadınlardan sessiz, sadık ve kenarda durmasını bekler, güzel yüzlü olanlarından daha çok bekler. gevezelik diz boyu ve düşman başına, her hafta sayısal loto sonuçlarına endekslenmiş, gerçekleşmeyen hayaller dizisinin kıyısında, kırıntılarla geçinen ve her başarısını parayla özdeşleştiren, hükmedenlerin kıçının dibinden ayrılmayan zavallılar çoğunluğundan bir farkın varsa eğer seni yanımda görmek isterim o halde. yürü be yıkılası dünya senin de sonun yok mu türküsünü birlikte söyleyebileceğim bir kadınla devam edebilirim ancak, ötesi hiç…”

rüzgâr çıktı çok kötü yağmur yağacak, kapat pencereleri ruhun ıslanmasın.

madem yağmur yağıyor gece aslına rücu etmiş demektir ve dostum sana diyebileceğim tek şey gece ile yağmur yan yana geldiği zamanlar aşkı düşünmemeni tavsiye etmek olacaktır. sadece aşk kurtarabilir değersiz hayatlarımızı ve abartılmayı hak eden ne varsa odur müsebbibi. o kız, adı bile dudaklarımın kor gibi yanmasına sebep olan o kız ve bir yolum varsa eğer o’na çıkmalıdır demeli delikanlı yürekler. bir militanın inancı ve savrukluğu her bir yanımdan kuşatıyor beni ve aşktan başka hiçbir şey için ölmek istemiyorum anla bunu. ama uzun zaman alır, zahmetlidir, pek çok ayrıntının pek çok bütüne dönüşmesi gereklidir ve ancak gerçek buysa eğer, o halde şimdi yola çıkmanın da tam vaktidir.

ve sonraları bir kez daha gördüm o’nu. bu sefer yalnızdık, bir masanın iki ayrı ucuna ilişmiştik ve milyonlarca şeyden bahsetmek istiyordum ben. istemek yetmez bilirsin. ve sahne düşündüğümden çok daha erken karardı. anlıyorum ki konuşma denilen lanet, sadece iki kişinin birlikte ayak uydurabildiği sakin bir müzik eşliğinde yapılan bir valsa benzemeli. oysa ben koşmak istiyordum, sonra soluklanmak, sonra kışkırtılmış keçiler gibi yeniden koşmak, o seyrediyordu sadece. hiç sevmedim hiç! ilk buluşmamızdan daha tuhaf davranıyordu farkındaydım, kargalar arkamdan konuşmuş olmalıydılar ne bekliyordum sanki? kargaların tünediği yere sadece mezarlar yaraşır ve de ölüler. allah halime acıdı ve daha fazla utandırmaktan alıkoydu beni. kendime geldim birden, gönülçelen kalk gidelim usta dedi, kalktım “gitmeliyim” diyebildim aslı’ya. gülümsedi hoşça kal diyerek, öyle olağan, öyle pasif, öyle ağaç. bu yabancılık beni sarstı. daha ikinci kez karşılaştığın birini, içini yavaş yavaş dolduran ve seni ağırdan kuşatan sevda kırıntılarıyla bu denli yakın hissettiğini sanacak kadar aptal bir duygusalsan, gördüğün ve layık olduğun kadar ilgi bile sana yaramayacaktır. o çok genç ben çok deli, o’nun hayalleri var benim kuzgunlarım, o hormonların hükmünde ben akinetonun.

o gece sesle birlikte dünyayı aşma meselesini tekrar ele aldık. bizi ona bağlayan çok şey yok fakat melek ve aslı önemli kilometre taşları. keşke aslı’ya rast gelmeseydim hiç. sahi epey oldu o ilk karşılaşmadan beri. karar almalı ve her şey geride kalmalı aslı ile birlikte. o son kale ve çok yüksek kuleleri, etrafından dolaşılmalı, geçip gitmeli her nasılsa. korku filmlerindeki karartmalar, metal müziğin vahşi çığlıkları, dünyanın sonuna dair söylenceler, cennet, cehennem, gizemim, düşüm, tutuşlarım yok olacak bundan böyle. artık vatanım yok, cinsiyetim yok, kimliğim yok, anayasam zaten yedi yaşından beri yok. göz alabildiğine çöl, göz alabildiğince kum, güneş, rüzgâr. nesneler değersizdir, şimdilik elimdeki tek sığınak ve silah, uyku. uyumak sadece uyumak… kendimden gelmeyen her etkiye her sese kapanmak yeniden. duvar kâğıdı şekillerini karınca ordusuna benzetip, hayali didiklemelerine yol vermenin seneyi devriyesi. şimdi safa yatma zamanı. su mu getirdiniz sevgili meleğim, teşekkür ederim içerim, yemek mi dediniz babam, lafımı olur elbette, ilaç mı almam gerekiyor, tabi neden olmasın…

ben bir bitkiyim, ben bir kertenkeleyim, yok hükmündeyim, hiçim. kelimeleri yorma istersen!
6

ne kadar uzun sürer bir kâbus? bir saat, dört gece, üç ay? melek ellerini ovuşturup duruyor sıkıntıyla, kimsenin ağzını bıçak açmıyor evde. kırk bir yasin okuttu babam, okunmuş su içiyorum sabah akşam. “gitmediğimiz hastane, görmediğimiz doktor kalmadı hoca efendi bir de siz baksanız” diye başlayan alternatif şifa arayışları. yaz kâğıda arap harfleriyle bir dua as boynuna, oldu sana muska. kımıltısız yatıyorum, perdelerim sıkı sıkıya kapalı, ses ve ışığa duyarlıyım ve rahatsız. kuran okumalar, okunmuş sular, muskalar. ve bir gece, her taraftan kuşatılmış cenabet bir gece, kötülükten, karanlıktan, yapışkanlık hissinden bunaldığım bir gece, gözyaşlarına boğulmuş salya sümük ağlarken, küçük çocuklara has, o göğe gözlerimi dikip tanrı’ya baktığımı zannederek ettiğim yakarışla, “lütfen! lütfen beni kurtar!” deyi verişim ve sonra o’nun bunu kabul etmesi. mucize ki ne mucize, bu kadar basit, bu kadar gerçek. anlıyorum ki bu aşamaya gelmem gerekiyordu gibi şeyler söylenir böylesi hallerde ya da en azından çok çekmiştim ve hak ettim ben bunu falan filan. hayır, yeterince acındırdım kendimi, artık zayıflık yok. şimdi aklın köhne kıyılarındaki örümcek ağlarını silkip temizleme vaktini göstermeli saatler. gönülçelen kuytulara kaçıştı ve o gecenin sabahı kalktığımda çay içmek ve zeytin, peynir, sucuklu yumurta yemek istediğimi fark ettim evvela. emir telakki edildi anında, gözlerdeki ışıltıyı görmeliydin, neredeyse ışık hızıyla hazırlandı sofra. uzun bir yolculuktan yeni dönmüş gibi bakıyorlardı bana, yutuyorlardı söylediklerimi. sahiden geri dönmüştüm, bedenen olmasa bile ruhen. vincent, renklerin üstadı, geçirdiğin buna benzer sarsıntılarda nasıl hırs ve aşkla sürdün ıspatulandaki boyaları tuvale, anlayabiliyorum seni. sıradan bir adam ile sanatkârın farkı bu işte. biri yaratır diğeri yatar. zamana ihtiyacım var aşikâr bu. kolay olacağını kim söyledi ki sana ey rüküş beyin? vücut denilen o aşağılık tembel alışkanlıklarını terk ederken ne kadar da acımasızdır bilmez misin? william ernest henley, yıl bin sekiz yüz yetmiş beş ‘direnç’ adlı şiir.

“kapı ne kadar dar olsa da
cezam ne kadar ağır olsa da
kaderimin efendisi benim
ruhumun efendisi benim.”

büyük yalan adını verdiğim bu mutluluk oyunu ne kadar sürdü emin değilim. tek bildiğim bu süreç içerisinde kendimi tam anlamıyla bu yalana inandırdığım. ne kadar karanlıktaysanız ışığa olan inancınız da o kadar güçlü demektir. ve bir gün kalkacaksınız geçmişinizden sıyrılacaksınız, bir gün kalkacak gelecekten azat olacaksınız üzerinizde ki ağırlıktan, bir gün her şey değişecek, bir gün affedileceksiniz, bir gün kurtulacaksınız, bir gün, bir gün, bir, siktirsin oradan. kral lear’ın beş “asla”sı gibi katı ve inanılmaz bir güç gösterisi gibi adama lafını böyle yedirtirler işte. nitekim yirminci yüzyılda james bond çözdü düğümü. “asla asla deme” diyerek yaşlı, yorgun ve hafif uçuk kralımızın çığlıklarını tarihin karanlığına gömdü. bundan böyle her çıkarım biraz eksik kalmaya mecburdur, iyi kötüyle karışmaya, güzel çirkinle yan yana durmaya ve gerçek denilen o masum kız kardeş hoyrat saldırılarla kirletilmeye mahkûmdur. her uçtan boy verecek idealistler ordusu ellerinde en doğru benim yolum kara renk bayraklarıyla ilerleyecekler, hamle edecekler bir diğerlerine ve devrim çığırtkanlarının önderliğinde, kan ve deşilmiş bağırsak kokacak yeterince yaşlı dünyamız…

ne oldu da bir sabah uyandım ve çay istedim gibi bir yumuşaklıktan gözleri karartma gecelerinin kapanıklığında kötü ve yakıcı bir sisin içinde kalacak bu kahrolası dünya gibi bir felaket tellalına dönüştüm. aslı’nın beni sevebileceği hayali hala önümde beni oyalayarak yürürken ‘kuyunun dibinde ki kurbağalar dünyayı kuyunun ağzı kadar sanırlar’ ın peygamber böceği olabildim elbette. ayaklarım yere bastı dostum, deli olmam yarı akıllı olmam demek değildir söylememiş miydim daha önce?

odama kapandığım o uzun saatler boyunca oklahoma bombacısının yüzü bir görünüp bir kayboldu hep. hayat yeterince zor olmalıydı onun için de. bir akşam karar verdi ve hayata, ölüme, devlete başkaldırdı. başarılı asker, sağlıklı beyaz, iyi çocuk timothy düşsel ülkenin zafer meydanından arka sokakların çirkin çöplüğüne nasıl düştü hiç düşünmemiştim önceleri. benim ülkem ve her şeye rağmen ayakta kalmayı becerebilen dostlarım da hiç düşünmemişlerdi. bizi şaşırtmaz kontak yapan ve kesintiye uğrayan elektrik akımına kapılan yaşamlar. sanki başından beri biliyormuşuz hissini cepte taşırız hep ve onu takip eden kabullenme kitini çantasından çıkartırız bagajımızdan anında. camelot’ un arka bahçesi de var elbette beyaz çocuk, bizim böyle bir hayalimiz ise hiç olmadı. on bir haziran iki bin bir, saat on beş timothy mcveigh w.e.henley’in ‘direnç’ini okudu, aynı gün on beş dakika sonra oklahoma bombacısı mahkeme kararıyla ve devlet eliyle idam edildi. öyleyse yağmur yağmalı şehrin üstüne, ıslak saçlar rüyasına uyanmalı körpe kızlar ve üşüyen köpekler cennetinin kapısına zincir vurulmalı sonsuza dek. fesleğenler geceye bıraktılar kokularını ısrarla, hükümet doğalgaz anlaşmasına ilişkin meclis soruşturması istemini görüştü, eline kalem alan on dört yaşındaki bir hımbıl hamam böceği, melankolik satırlar döşedi kâğıda ve altına imzayı basarak ona şiir dedi. goethe “şiir öpüşe benzer, güzeldir ancak asla çocuk yapmak için yeterli değildir.” demiş eski zamanlarda. tıfıl şair goethe’yi madagaskar’da yetişen bir tür bitki sanıyor henüz.

kirlenmişlik, kirletilmişlik. iğrenç kelimeler. kirlendim, kirletildim. biri benden bana, diğeri dışardan bana. üvey kardeşleri de var pis, pasaklı, kötü, çirkin, bet şeyler. kelimelerin kıskacında on sekiz rauntluk ağır sıklet boks maçı, dante’yi kahkahadan çıldırtacak kadar orijinal bir sınıflandırma misyonuyla cümleleri sıralamak ardı ardına ve bundan para kazanmayı uman yüzlerce, binlerce şöhret salağı ardıllar güruhunu kahkahalarla lanetlemek. her şey söylendi ve bitti, sadece ışıkçı unuttu şalteri kapatmayı. yürüyün o halde güneşin asil parlaklığının söndüğü bu kaypak mekânda sahte alkış rüzgârlarıyla yelkeninizi şişirerek ve lanet gazetelerinizin lanet köşe başları ruhunuzun lağım kanalı olmaya devam etsin. bu devran hep böyle sürecek ve haksızlığa uğradığı hissiyle ömür törpüsüne dönüşecek iğreti yaşamların sahibinin ayak başparmakları. kaybolanların kurgusuz, kuzgun söylevleriyle çınlayacak dört bir yan. örnek mi? nereden çıkardımsa çıkardım ve dün gece mukaddes bir yüz mumluk ampul sayesinde aydınlandım sevgili izleyicilerim, karar verdim ve itiraf ediyorum ki: “bu millet bunu hak ediyor, bu millet başka türlüsünden anlamıyor. itile kakıla, başına vurula vurula, sürülen, güdülen, yönetilen yusufçuk inceliğinde, mızmız bir toplum. oyuncağı elinden alınmış küçük çocuklara benzeyen bir yetişkinler ordusu, başında da anlı şanlı kurmaylarıyla yönetenler ve yiyenler azınlığı.” gazeteler, televizyon kanalları, radyolar artık modern çağın afrodizyak yorumcuları kesildiler başımıza. ne yiyeceğimize, ne içeceğimize, nasıl davranmamız gerektiğine karar verir ilan ettiler kendilerini. otuz iki kısım tekmili birden yaylı sazlar grubu demo çalışması. de ki ölem! de ki kayıp ne? farklı düşünüyorsan, sadece bir sayısın sen kenara itilmiş, üşümen veya aç olman senin üzerine eğilmen gereken kendi şahsi meselendir. deliysen daha iyi, yarı insan ya da insan yardımcısı sıfatını kazanman gecikmeyecektir ardından. hay bin kunduz ve onların kürklü kuyrukları ve onların kürklü kuyruklarına çöreklenen bitleri.

seni seviyorum aslı, beni hücremden çıkart seni kurtaracağım. sigara içerek kutsanmalı oda ve her nefesinde ayrı ayrı ölmeliyim bu gece. gönülçelen tören giysileriyle dans ediyor bu gece, aşıyorum bu gece, sanki kayboluyorum bu gece, hiç doğmamışım bu gece, gerçeğin şakulü kaydı bu gece, şifa bulacak ‘ağlayan çocuklar ağıtı’nın bestekârı bu gece, çözüm bu gece, karmaşa bu gece… uyu artık, o annenin kucağı gibi gülümsüyor sana. şimdi bir urfa türküsü istiyorum boğuk sesli, acı yürekli, yaşlı erkeklerin sesinden ve aslında ne istemediğimi bilincine varıyorum ufaktan. “şark sado-mazoşizminin kıskacında yitip bitmek istemiyorum, avrupa kültürünün mutfak artığı uşağı olmak ve materyalizmin piçi olmak istemiyorum, eylemsizliğin kıskacında korkarak ölmek istemiyorum, ne istediğimi ve neden istediğimi bilmek istiyorum” (bunların kaynağını alev alatlı abladan esinlendiğini itiraf et ki dürüstlüğün gölgelenmesin deli oğlan, peki). sınırlarımı zorlamam gerek anlıyorum, sığmamalıyım kabıma ocağıma. taşa, kuşa, ağaca, çıplak dağlara vurgun yemeli yüreğim, aslı’yı aslı’dan çok sevmeli ve ondan uzak durmalıyım, bu yaban ikilemin iki ucuna da garip kalmalıyım.

kaderinin oyuncağı oidipus büyük acılar bekliyor seni daha…

“her şey aydınlandı artık… ey gün ışığı; bu seni son görüşüm olsun! doğurmamalıydı beni doğuran; birleşmemeliydim birleştiğimle; öldürmemeliydim öldürdüğümü…” zavallı! acı çeken ruhların en asilisin sen ve içlerinde bir yerde bir taht varsa eğer, o senin hakkındır, kurul öyleyse hükümranlığın azap olduğu o kara ülkenin bahtına. insanlığın mutluluğu diye bir şey yoktur artık ilan ediyorum buradan ve sen diyorsun ki bana aslı “mutsuzluk bulaşıcıdır, bu yüzden mutsuz insanlar yan yana gelmemeliler hiç” demiştin ya sen bana. büyük üstadın önermesiydi bahsetmiştim daha evvel ve sırf bu yüzden ayrı kalmamız gerekiyorsa varsın öyle olsun. her cümle hayatımızın canına okuyup dursun ne yapalım, benim bir olayımda bu, ben kelimelerin hizmetkârıyım. kralın soytarısı ve sokakların köpeği olmaktan ancak böyle sıyırıyorum ve senin gerçek sandıkların benim kâbuslarımın ve yaşadıklarımın yanında çocuk parkı kalır bilmezsin hiç. öğrenmemen de gerek, senin rolün de bu. ben havuzun dibindeki suyun süzgecinden çarpıtılmış bakarken hayata, sen hayatın en orta yerinde dans edercesine yürümelisin. sadece saygı duyarım ve öyle devam etmesi için de çaba harcarım. seni şimdilerde ihmal ettiğimin farkındayım ve bu kendimi aşağılamak anlamını taşır aynı zamanda. fanilerin işlerine el atmam gerekti bir müddet, affet. artık sayısını benim bile unuttuğum karanlıklarımdan birinden yeni çıkmıştım daha ve ilk seni gördüm ben gün ışığında. azize gibiydin, pırıl pırıl ve lekesiz. aklıma ilk gelen şey neydi bilir misin bebeğim? uzak durmamın lüzumu… bir yerlerden çıkartıyordum, birkaç ayaküstü konuşma çabası ve kelime artıkları, cümle kırıntıları. arkasından nasılsın iyi misin, ha öyle mi ben de iyi değilim muhabbetinden öteye geçemeyen sürüklenişler. büyülenircesine sana âşık oluverişim, sevdanın izini sürmem ve onun gitgide uzun ve yorucu bir sürek avına benzemesi. gönülçelen histerik kahkahalarla benle dalga geçer ve kişisel tarihimizde bir elin beş parmağını bulmayacak kadar zavallı sayıdaki hatıralar büzük beynimde yer edinemeyerek, beyinciğime yerleşiverir. dengem sarsılır, ayaklarımın bağı çözülür, ellerim kitlenir. oyuna geldim de “buluşalım bir ara” dedim hadi ben, ama sen hangi şefaatkâr perinin ilhamıyla “cumartesi telefon edersin” diye yanıtladın? varoluştan, kozmostan benden ne kadar uzak olursa o kadar iyi, yüzlerce binlerce konudan bahsettim sana o ara. içimde ki şakacı cinlerden birinin ilham ettiği taş yerinde ağırdır birkaç espri ve senin dudak kıvrımlarının ağır ağır ama teklifsiz kıvrılması ile geçen cennetten çalınma saatler. öylesine sevdim ki seni deli olmasaydım eğer delirebilirdim, daha deli olmadım ama iyi bu. yeterince deliyim ben, eksiği yok fazlasına gücüm de yok. sonra gözlerimin içine baka baka “yine görüşelim olur mu?” dedin, “sen bir de yazı mı yazıyorsun?” , “tuhaf adamsın ve bu çok güzel aslında biliyor musun?” dedin. utanmasam sevinç gözyaşlarımla sulardım kardeşkanı çiçeklerini. uzatmaları oynadığım aklıma geldi ama hiç olmadığım kadar keyifliydim ve seninle bir taş duvar dibinde yağmur altında sevişmek istiyordum, sokaklar ıssız olmalıydı, soğuk olmalıydı biraz, ya da hiçbir şeyin önemi olmamalıydı, zamanı ve mekânı önemseyecek kadar değerli değil dünya, vakit dar, olanaklar kısıtlı. ne ki başımı çevirdim ve onu gördüm. kafe ye mum koymuşlardı duvarlardaki sağlı sollu çıkıntılara, masaların üzerine ve en ufak hava değişiminde ışıkları duvara yansıyordu, çıldırmış kısraklar gibiydi yansımalar ve hareketliydiler ve gittikçe farklı objelere dönüşüyorlardı, sonuçta barbar savaşçıların baltalarına benzediler, kendimi alamıyordum görüntülerden ve o sırada, müzik diye kulağı yırtmaya niyetlenmiş canlı alabalık tadında yürüyen reklâm panolardan ibaret tişörtleriyle amatörlüklerini afrika’nın herhangi bir ormanında rastlanacak türden sırtlanların cinsel hezeyanlarla kopardıkları çığlıklarla kapatmaya çalışan boktan bir grup fırladı sahneye ve enstrümanlarıyla ortalığı savaş alanına çevirdi. kafe sese gömüldü ve imgelere. algıda seçicilik dediğiniz şey benim uğursuz mezarlık kuşum olurlar. dağılırım, koparım, toparlanamam. düşsel baltalar hırsla iner kadın, erkek, çocuk, koyun, kuzu her canlıya ve sırtlanlar sevişmekten vazgeçip oramdan buramdan et parçaları koparmaya koyulurlar. uğursuz mezarlık kuşum her yerdedir bakar, çığlık atar, uçuşur. gönülçelen gitme vaktini hatırlatır haberci hermes’imdir bir yerde o, giderim. aslı şaşırır ama soramaz, beni böyle kabul etmek zorunda olduğunun kadınlık hislerinin gizli öğretisiyle farkındadır. dizginlenemeyen erkekler bir el bombası kadar tehlikelidir kimi zaman, biri onu uyarmalı. eve gelirim ama mum ve gölge ile birlikte.

o gece uyuyamadım, mum arandım, mutfağın altını üstüne getirdim ki o bizim evin ıvır zıvırını içinde barındırır, yok oğlu yok. mutlak yani. gece gezinmelerim olağan karşılanır bu evde, umursanmaz hiç. en çok homurdanma, şerbetliyim ya üzerime varılmaz. mum yok, mum yok, bir oda karanlık, sigaranın közü, trans hallerinin eşiğindeyim daha, ya mum yanacak ya da ben karanlık olacağım ama mum yok. mum olmaya karar verdim ki, iyi fikir. işte alev alev yanıyor ipliğim, kömürleşmiş kapkara, kıvrımları belirgin, ucu kızıl, yanan, yandıkça tükenen. onu çevreleyen ateş, alt açık mavi, ortası puslu ama yarı şeffaf, sis gibi, onun üstü sarı ışık, en uçta göğe uzanan sivri tepecik, havaya karışan yarı görünmez ısı, onun sıcaklığı. ipin dibi yıvışık sıvı, altta kenarlardan akan aşağıya indikçe donan ve mumumun gövdesinde çıkıntılara yol açan sıvı katı karışımı bileşim. ben mumum. ateşim dans eder havayla, yanarak var olurum, yana yana kaybolurum. mesele hiç olduğunu anlamanda, öyleyse her şey olma şansına sahipsin. sabaha kadar yandım o gece ben.
/