kutu 1'er giriş:
bazınız da biliyor ya, aslında ben aylık, sol ve popülercene bir dergide de kendi adım ve fotoğrafımla yazıyorum. genelde ana gündemleri orada yazdığımdan burada pek siyasete falan bulaşasım olmuyor. kaldı ki 'z' olmak, kimliksiz ve kifayetsiz öyle aşklı meşkli şeyler yazmak hoşuma da gidiyor. ama laneth'in bir blog halini almasını da istemediğimden -derginin adını şimdilik vermeyerek- onun son sayısındaki yazıyı parça parça aktarmak istiyorum. maksat odur ki az tartışma olsun

fotoğrafta [farzedin fotoğrafta gördüğünüzü, buraya koyulmuyor işte] görülen 'şey' 200'lük i demiri dediğimiz, teknik dilde de 200 mm npi demiri olarak geçen malzemedir. görüleceği gibi konstrüksiyon işinde kullanılabilecek demirlerin en sağlamlarındandır. 10 mm et kalınlığı vardır ki bu da 1 metresinin yaklaşık 25 kilo gelmesi demektir. tofaş'ta arabaların asılı olarak gezindiği askı sistemleri bu demirden imal edilir. geçenlerde bir blokta bu demir enine (beni asıl şaşırtan bu) yırtılmış, kağıt gibi hem de. biz epey şaşırdık manzara karşısında, daha yaşlı ustalarımıza sorduk; "malzeme yorulmuş, yıpranmıştır" dediler. yenisini yaptık, astık, sorun çözüldü.

fakat, bir düşünün, koskoca i demiri yorulup yıpranıyorsa, işçiye ne olmaz. özellikle de bizim ülkedeki çalışma şartlarında. seçimden önce bir ara kısaltılacağı söylense de hala haftalık resmi çalışma saati 45 saat, yıllık izinler kuş kadar ve genelde tatille geçmiyor, birçok fabrikada tuvalete gitmek gibi insani haklar bile yok. bu koşullarda en az çalışan bir işçi, i demirinden daha dayanıklı olabilir mi? üstelik eskisini söküp yenisini asmak da mümkün değil, gerçi meseleyi işletme, iş kaynakları, verimlilik falan gibi yerlerden tutarsanız, tabii ki o da yenilenebilir bir malzeme gibi görünecektir.

işte bu yıpranmanın maddi karşılığı kıdem tazminatıdır. her yıl için bir aylık brüt ücrete denk gelen bir para, işçi işten çıkarıldığında (belli gerekçeler haricinde) ödenir. işçi için işten çıkarılmasını zorlaştıran bir güvencedir ve aynı zamanda işsiz kalacağı süre boyunca asgari geçimini sağlama olanağıdır. bazıları bu tür 'sosyal' uygulamaların, işçileri tembelleştirdiğini, işçilerin toplumun sırtından geçinen asalaklar olduğuna kanıt oluşturduğunu söylerler ya, bu tür cümleler duyduğunuzda bana haber verin, en yakın sanayiden bir kamyon adam sevk ederiz.

işçinin yıpranmasından bahsettik; işçi çalıştığı süreye orantılı olarak, yıpranır, hep aynı işi yaptığı için bazı melekelerini kaybeder, yaptığı işte uzmanlaşır, kalifiye olur, fakat başka işlere yatkınlığını kaybeder. işte bu kaybetme oranını her yıla bir ay olarak hesaplarlar, hesabın doğruluğu da epey su götürür.
kutu 2: kıdem tazminatının mevcut durumdaki sorunları

kıdem tazminatının sorunları

mevcut haliyle kıdem tazminatı uygulamasının işçi için iki kötü yanı var. birincisi daha iyi bir iş bulsa bile ya da işyerindeki koşullar çekilmez hale gelse bile tazminatı yakıp işten ayrılamaz. çünkü kendi isteğiyle işten ayrılan işçiye kıdem tazminatı ödemesi yapılmaz. ikincisi ise bu hakkın kullanımı sigorta primleri asgari ücretten ödenerek ya kısıtlanır ya da 11 ayda bir çıktı-girdi yapılarak tamamen ortadan kaldırılır. bunlar çözümsüz sorunlar değildir, ilkini kıdem tazminatının her koşulda ödenen bir para olmasını sağlayarak ortadan kaldırırsınız, böylece bir cezalandırma unsuru olmaktan çıkar. ikincisini de aynı şekilde patronların tam bildirim yapmalarını sağlayarak çözersiniz. her ikisi için de işçi sınıfının mücadelesi esastır. devletin denetim yapmasını güvence altına almak için de bu mücadelenin ve örgütlülüğün sürekliliği elzemdir.
diğer bir sorunlu yanı ise kapanan, iflas eden ya da isim değiştiren işyerlerinin kıdem tazminatı ödememeleridir. yaşanan işçi direnişlerinin küçümsenmeyecek bir bölümü bu nedenle gerçekleşiyor. iş mahkemelerinin en sık karşılaştığı davalar da yine bu konuyla ilgilidir. yani çalıştığınız işyerinin kapısına kilit vurulmuşsa kazanılmış görünen tazminatınızı almak için işkence derecesinde zorlu bir çaba içine girmeniz gerekiyor. bu sorun nasıl çözülür? ya bu konudaki takip sistemi gelişir ve işçi lehine döner. ya da doğrudan brezilya'daki sisteme geçilir. brezilya'da, işveren her ay işçinin ücretinin yüzde 8'ini depozito olarak bankaya yatırıyor, depozitolar enflasyon ile orantılı. işçi, işi son bulduğunda bu parayı bankadan çekebilir. mesele sorun çözmekse yani.

ayrıca bu arada kelime hatası, cümle kayırması gibi şeyleri dergide düzeltiyorlar, bu ham halidir. ne biçim dergiymiş, editörü mü yokmuş diye düşünülmesin.
kutu 3-4: yeni yasanın içeriği ve getirecekleri

hükümet de ustalık döneminde işçilerin bu sorunlarını çözesi olmuş. bizim memlekette sorunlar nasıl çözülür; kürt sorunu mu var, kesin kafasını, gençlik sorunu mu var, veredin sopayı, kadın sorunu mu var, çocuk yaptırın! işçilerin bir sorunu mu var, aynı tarifeden, kıdem tazminatını kaldırıverin.

böyle mi? eh, tam olarak değil. çünkü akp, her ne kadar tüm saflığıyla işçi düşmanı olsa da hem güçlü bir popülizm (hiç de propaganda düzeyinde) deneyimine sahiptir, hem de vahşi kapitalizm dönemindeki gibi işlerin basit, açık, dümdüz ilerlediği devirler geride kalmıştır. yani akp, yarar sağlayamayacağı bir tarzı pek de tercih etmez. bunun yerine yeni bir kapitalist fon oluşturmayı ve işçilerin bireysel çıkarlarını koruyormuş gibi görünmeyi tercih eder. ve daha önemlisi karşıtlarının erken mevzilenmesini sağlayacak şekilde taktiklerini açığa vurmaz.
bu yasa konusunda da sadece belli noktalar açıklanmış durumda, buna göre:

* işçinin 20 yılda alacağı kıdem tazminatı miktarında büyük düşüş yaşanacak, 20 yıla 20 aylık değil, 6 aylık ücret tazminat olarak ödenecek.
* 10 yıldan önce kıdem tazminatı alınamayacak, 10 yılda da az bir miktar alınacak.
* 10 yıldan az çalışmış işçinin kıdem tazminatı hakkı bulunmayacak.
fakat:
- işçinin tazminatı devlet güvencesinde olacak, birikmiş fondan gününde ve tam olarak ödenecek.
- bu fon için kesinti işçiden değil, sadece işverenden yapılacak, işçiye ek bir yük binmeyecek.

bunlara ek olarak, kesinleşmemiş olmakla birlikte, fon uygulaması gelirse, toplam çalışması 10 yıla ulaşmadan evlenen kadınlara tazminat ödenmeyecek de deniyor, 10 yılı doldurmadan askere giden işçiye tazminat ödenmeyecek de deniyor, işverenin fona ödeme yapmamasının yaptırımı yok da deniyor. diyenlerin yalancısı kalalım ya, kesin doğruluğu vardır.

bunlar yasa tasarısının bilinen kısımları, henüz tüm detaylar açıklanmış değil. kesin olan kısmı, kıdem tazminatının devlet elinde bir fon haline getirileceği, bu fonda biriken milyarların (yeni parayla hemi de) sermaye ihtiyaçları çerçevesinde kullanılacağı ve patronların bu sayede hem işçi çıkarma konusunda, hem de bu fona ödemekle yükümlü oldukları paralar konusunda epeyce rahatlayacakları. 20 yıla 6 ay ya da 10 yıldan önce tazminat hakkının olmaması, gelecek tepkiler düzeyinde değişikliğe uğrayacaktır. gelecek tepkilerin düzeyi burada belirleyici, ciddi bir kalkışmayla, yasa, tamamen ortadan da kaldırılabilir, mıkırdanma düzeyinde kalırsa aynen de çıkabilir. yalnız bu yasanın torba yasa çerçevesinde değil de ayrı olarak hazırlanması ve seçim sonrasına bırakılmış olması tepki beklendiğinin de kanıtıdır. yani elimizde ciddi bir imkan olduğunu bizzat akp hükümeti ifşa etmiş oluyor.

yasanın gerçekte getirecekleri

yasanın kesin olmayan kısımları işçilerle, kesin olan kısımları sermayeyle ilgili. kesin olan kısım şunları sağlayacak:

* patron kişisi ya da kurumu, bir seferde ödendiğinde ciddi yekûn tutan tazminat yükünden azade olacak. bunun yerine tıpkı sgk primi öder gibi aylık daha cûzi ödemeler yapacak. tabii mevcut sgk primlerinin ne kadar düzenli ödendiğini görmek için sgk sitesindeki verilere bakabilirsiniz ya da her 2 yıl da bir prim affı çıkarılıyor olması, patronların faiz yükünden kurtarılmaları, yeterli kanıt olabilir. devlet, sizden alacağı 3 kuruş için 5 kuruş masraf yapmaktan kaçınmazken, sgk primleri icra yasası kapsamı dışında tutulur ki en sağlam kanıt bu.

* durum, bir kere bu hale geldiğinde de sermaye için yeni kolaylıklar sağlanması gündeme gelecek. önce patron örgütlerinin "bu yükle çalışamayız" çığırışları 'dikkate alınarak' 'bir süreliğine' prim yükü azaltılacak ya da sgk primleri düşürülerek kolaylık sağlanacak, giderek yük patronun üzerinden kaldırılacak.

* patron kişilerinin ya da kurumlarının üzerinden bu yük kalkınca da toplu işten atılmalar (tenkisatlar) çoğalacak, işçilerin örgütlenmesi ya da taleplerde bulunması giderek engellenmiş olacak, en başta söylediğimiz gibi işçi tıpkı bir demir parçası gibi (gerçi 200 mm npi maneviyat içerir, tıpkı demir parçası gibi değildir tam) değiştirilebilecek (hatta 200 mm npi'nın metresi 35 tl civarıdır, işçi daha da bedavaya gelecek). *

* 20-30 yıldır işçi sınıfının en büyük belası haline gelen, farklı türde uygulamaları ile her dönem gündemde olan esnek çalışma ya da esnek üretim, asıl böylelikle hayata geçirilecek. işçi, iş hafiflediğinde ücretsiz izne çıkarılacak ya da doğrudan sonrasında işe alınmak üzere atılacak, taşeron uygulamaları artacak, kalifiye işçilik tarihe karışacak, günlük işçi borsaları oluşacak.

peki işçiler için:

* işgüvencesi ortadan kalkacak. açıklamaya gerek var mı bunun ne anlama geldiğini, ben üç günden fazla işsiz kalsam (bazen ücretsiz izin durumu oluyor) sefaletin dibine varıyorum, üç günden fazla işsiz kaldığımda gidip sağda solda, çatı işlerinde falan güvencesiz, yövmiyeli çalışıyorum. dahası bir işte aksaklık olsa bile patronla ilişkilerimiz medeni sınırlar çerçevesinde kalıyor, kıpkırmızı olup da küfredemediği zamanların nedeni o toplu paradır. bu arada ben usta düzeyde kaynakçıyım, nereye gitsem iş bulurum da nereye niye gideyim?

* işten atılma durumunda gelir güvencesi de ortadan kalkacak. hele de 10 yıldan az çalışmışsanız. fakat bu kapatacak bir başka düzenleme olarak işsizlik sigortası var değil mi? 3 yıllık çalışmanın ardından 6 aylığına ödenen 300 tl gibi aylık paralar; allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin, "alın o parayı da..." diyemeyecek duruma geliyoruz, çok işsiz arkadaş vardır ki o paralara muhtaçtır.

* çalışma koşulları çekilmez hale gelecek, hem diğer işçilerle, hem de işsizlerle daha fazla rekabet etmek durumunda kalacaksınız. üstelik ustalık giderek azalacağı için iş kazası riskleri de katlanarak artacak. birçok işyerinde yaşanacak işçi sirkülasyonu nedeniyle, kurulu düzen diye bir şey kalmayacak.

* cilalanıp parlatılarak işin iyi yanı diye sunulan kısımsa, istediğinde işçinin de istifa edebilecek hale gelmesi, kıdem tazminatının bu durumda yanmayacak olması. gerçekten de çalışma koşullarının çok kötü olduğu bir dizi fabrikada tanıdığımız arkadaşların pek çoğu bu yasayı bekliyor bu yüzden, çünkü sırf tazminatlarının hatırına oradalar. fakat bu gerçekleşse bile yasanın çıkmasının ardından bu haktan yararlanmak isteyenlerin 'suistimal' girişimlerine karşı önlemler alınacaktır, yasanın açık edilmeyen kısmında bu husus kesin vardır. dahası kıdem tazminatı zincirinden kurtulmuş işçilerin, patronu kafalarına göre bırakıp gitmemeleri için ayrılma ve atılma arasında oran farkı konulacağını da tahmin edebiliyoruz. yani kıdem tazminatının sopa kısmı mutlaka korunacaktır. havuç kısmının ise temel esprisi 20 ayın 6 aya indirilmesinde görüleceği gibi miktarın çok ciddi düşürülmesi olacaktır. tabii yasanın çıkmasından önceki haklarınız sözde muhafaza edilmek suretiyle, yerseniz.
peki son olarak sermaye piyasaları için (böyle kelimeler kullanınca çok köşe yazarı hissi alıyorum, özür dilerim) ne gibi bir etki eder:

* kıdem tazminatı ile ilgili bir düzenlemeyi yıllardır talep eden imf ve dünya bankası'nın koltukları kabarır. ama mesele hiç de onların umduğu gibi de gerçekleşmiyor. onların istediği sermaye üzerindeki bu yükün toptan kaldırılmasıydı. fakat gerçekleşen tam olarak bu değil çünkü memlekette bu kadar fonlanması gereken yer varken, devlet ya da hükümet böyle bir fon imkanını kaçırmaz. böylece, önce sermayeye yük edilmiş gibi görünen fakat giderek işçinin tepesine binecek olan bu ödemelerle yaratılacak devasa bir fon oluşacak. bu para hiç kuşkusuz sermaye hizmetine kullanılacaktır. tıpkı işsizlik sigortası fonu'nda olduğu gibi. yani şimdiye kadar sermaye olarak görünmeyen ya da küçücük parçalar halinde biriken 'billurlaşmış emek' devasa bir sermaye olarak finans piyasası içinde işleme girecektir. şöyle diyelim, 2002 ve 2008 yılları arasında kullandırılan işsizlik fonu oranı sadece % 9.44, fonun kalanıysa tahvillerde değerlendiriliyor, hatta 2007'de 1.3 milyar tl gap'a aktarıldı. o milyar da yeni parayla.

* bir gün iki kişi böyle bir 200lük npi bağlıyoruz ford'ta. fakat yüksekliğe uygun forklift bulamadık, bir sehpaya çıktık -emaneten ayakta duruyor- forklift de kaldırdı. 12 metre yükseklikte yusuf yusuf bir durum. işgüvenlikçilere denk gelsek zaten iş bozulacak, vinç çağıralım desek iş uzayacak, kaldırdık bakalım, allah kerim. yarısını konsola oturttuk bir şekilde, fakat mevzu o vakit başladı. sehpa diken üstü, ağırlık dengesi değişince atacak bizi üstünden, geri çeksek öne yatıyoruz, ileri itsek geriye, tam rodeo. ben "bırakalım" dedim "vinç gelsin kaldırsın". bayko baktı, aranacak saat değil. ha ileri ha geri yerleştirip bağladık da en az 5 yıl yedim ben ömrümden ve bu süre bir günlük ücretimin 1/30'u gibi işlem gördü. bu bir saat içinde yaptığımız esprileri ise merak eden varsa özelden anlatırım.

kutu 5: sosyal devlet sosu

kapitalizmin vahşi dönemi diye anılan ilk döneminde 'sosyal' uygulamalar yoktu, ama işler daha kolay yürüyordu. işçinin, pazara çıkardığı emek gücü, belli fiyata ve belli koşullarda sermaye tarafından satın alınıyordu. işçi esasen tek yönlü bir sömürü ile karşı karşıyaydı: artı-değer. elbette çok daha uzun çalışma saatleri, düşük ücretler falan vardı, ama sömürü açık ve netti. sonra sineğin yağının bir bölümünün kanadında kaldığını fark eden bir manchesterlı patron kişisi, soruna çözüm aramaya başladı. işçilere barınabilecekleri yurtluklar ve yemek yiyebilecekleri ya da gıda alabilecekleri marketler sundu, tabii ki parasıyla. işte her ne olduysa o manchesterlı yüzünden oldu ya a dostlar, ondandır benim sevemeyişim kırmızı şeytanları.

bu arada tabii o günden bu güne gelirken bizim, joelar, jackler, ahmetler, hasanlar da boş durmadı, koparabilecekleri her hakkı kopardılar. sonuç olarak ortaya çıkan şey elbirliğiyle olduğu, yani toplumun iki düşman kampının da katkılarını içerdiği için buna toplumsal manasına gelecek şekilde 'sosyal' dediler. yani patronlar etinden sütünden de yararlanmak niyetiyle, bizimkiler de yaşamlarını şunca'az iyileştirebilmek gayretiyle ortak bir düzen kurdular.

bu tür kurulmalar kavramlarını aslını ya da tanımlarını değiştirmez, sadece üstlerini örterler. kapitalizmin ilk döneminden beri ücretin ölçüsünü tanımlayan "işçinin bir sonraki gün işe gelmesine yetecek miktar", değişmedi ama üstünden, altından, yanlarından yollar yapıldı. kimi zaman biz biraz haddimizi aştık, kimi zaman da onlar görüntüyü kararttı. fakat özellikle işçi sınıfı mücadelesinin düşük olduğu dönemlerde ya da ülkelerde bu sosyallik hep patronlardan yana oldu. ya size sunulan sağlık sigortası sayesinde ücreti biraz daha kıstılar ya da benzer yollar buldular. bu miktarı belirleyen işçi değildir, aksine sermayenin yani kapitalizmin doğası gereğidir. sermayenin tek güdüsünün kar olduğunu hatırlıyorsunuz, demek ki üretimin sürdürülmesi ve karın devamı onun temel güdüsüdür, dolayısıyla işçinin bir sonraki gün işe gelebilmesi de.
yani bugün sgk'nın zarar etmesinin nedeni işçiler falan değildir, zaten işçinin yaşamını sağlamasına yetecek miktarı vermekle yükümlü (doğalarının nasıl gereği olduğuna bakın) sermayedar, bir yolunu bulup daha az prim ödemektedir zararın nedeni. yani zararı sübvanse eden devlet, aslında elinde bulunan ve vergiler yoluyla elde edilen 'sosyal' imkanlarla sermayeyi sübvanse etmektedir.

biraz daha açalım. işçi kardeşimiz ali, asgari ücret almaktadır, brüt 837 tl, tabloda görüleceği üzere kesintilerle %29'una yakınını devlete, 'sosyal' devlete vermektedir. elinde kalan paranın % 8 ila 18'ini de dolaylı vergiler yoluyla daha evine varmadan, zorunlu harcamalarda kullanmaktadır. bu harcamalarla ilgili ortalama kdv'yi, yani dolaylı vergiyi, iyimser davranarak %14 olarak hesaplıyoruz ve elimizde yaklaşık 510 tl kalıyor. dahası ali'nin zorunlu harcamalarına eklenebilecek şeyler içinde de fahiş vergiler var, yani özel iletişim vergisi falan gibi. hepsini toplayıp çıkardığımızda çok ince hesap yapmadan ali, gelirinin yarısını 'sosyal' devlete geri ödemektedir. niye, kendisine 'sosyal' davranılsın diye.

fonlar kimin fonu

ama 'sosyal' devletin de hakkını vermek lazım, işleri iyice ilerletmiş. ali'den alınanları biraz daha artırıp bir işsizlik sigortası iştirakine girişmiş, 'sosyal'lemiş devlet. şimdi şu işsizlik sigorta fonu'na bakalım. uyarayım rakamların tamamı devletin açıkladığı rakamlar, bizde öyle çarpıtma, karalama yok.

2002'de çıkan yasayla bu fon hayata geçmiş. işçiden 1, işverenden 2, devletten de 1 pay ödenmesi ile oluşuyor fon. yani az önceki tabloya bakarak asgari ücretli işçi için, işçi ve devlet, aylık 8.37 tl, işverense 16.74 tl para koyuyor bu fona. sonra bunların hepsini işsiz kalınca işçi alıyor ya da asalak işçiler toplumun sırtından böyle geçiniyor! sakın ha, sakın!

2002'den beri işçilerin yararlanma durumları şöyle olmuş: "2 milyon 133 bin 466 kişi işsizlik ödeneği almaya hak kazandı. bu kişilere toplam 3 milyar 819 milyon 458 bin 199 lira 40 kuruş ödendi. işsizlik sigortası fonu'nun toplam varlığı, 46 milyar 605 milyon tl olarak belirlendi." evet ve ortadaki para türkiye bütçesi'nin %16sı.

yani işçi %25ini, işveren %50sini (primlerini ödediyse), devlet %25'ini koymuş. ortaya çıkan miktarın, işçi %7-8ini almış, devlet %92'yi alıp sosyal sosyal sermayenin hizmetine sunmuş. burada yatırılan para işçinin aylık kazancının %1'i üzerinden hesaplanıyor. kıdem tazminatı fonuna aylık ödenmesi gereken paranın mevcut haliyle oranı işçinin kazancının %12si. yeni yasadaki oranlar gerçekleşse bile %4-5 gibi bir şey çıkıyor. fonda birikecek miktarın büyüklüğünün farkında mısınız? yani hiçbir şey olmasa da bu parayı, bu süreler içinde dünya borsalarında değerlendirseniz, 10 yılda 5'e katlayabilirsiniz, iddaa oynayan arkadaşalardan biliyorum zira.

bu arada hakikaten bu matematik işi önemliymiş. işçi sınıfı bir matematik öğrenseymiş acayip devrimcileşirmiş. 4 saat hesap yaptım, hırçınlaştım ve çok bilinçlendim, tavsiye ederim.
kutu son:

gene 'devrim niteliğinde' diyorlar, herkes arkasını kollasın!

yasa gündeme gelir de tartışması çıkmaz mı, hak-iş için çıkmaz mesela. onlar doğrudan beğenmişler, onaylamışlar, sağolsunlar, bir ara bir görüşelim kendileriyle. bunun haricinde her iki taraftan da tartışanlar var meseleyi, temel memleket gündemleri nedense hep başka olduğundan medyaya az yansıyor ama tartışanlar var.
bu işin 'devrim niteliğinde' olduğunu söyleyenler var, öyle bir niteliktir ki bu, ben zaten tamlamayı duyar duymaz, mabadımı sağlama almaya çalışıyorum.

"cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşenmiştir"

işin bu kısmında yer alanlar mevcut durumdaki sorunları dile getiriyorlar. mesela ekşisözlüğün, son zamanlarda kullanıcı bilgilerini savcılığa verip sonra da her koyunun kendi bacağından asılacağını söyleyerek çok tartışılan avukatı kanzuk beyefendi, liberalliğin göbeğindeymiş, biz de öylece anladık koyunların bacaklarıyla olan ilgisini. şöyle diyor:

"ödeme garantisi şu an yok, işveren iyi niyetli olsa dahi işletmesinde kıdem tazminatı için fon ayırmadığı müddetçe kıdem ödemeleri ciddi sorun olmakta, ya pazarlıkla miktar düşürülmekte işçi aleyhine, ya takside bağlanmakta, ya da ikisi birden olmakta. bazen hiç ödeme yapılmamakta, davalar 2-3 sene sürebilmekte ve her durumda tahsil garantisi de bulunmamakta.
halihazırda istifa halinde ödeme yapılmıyor, işçilerin daha iyi şartlardaki bir işe sırf bu yüzden geçmediği olabiliyor. bu da işçi lehine değişiyor.
süper.
bu hususu neden seçim kampanyasında kullanmadılar, onu anlayamadım, neredeyse devlet kaynağı dahi kullanılmadan işçilere yeni bir güvence ve garanti gelir olacak."

daha iyi niyetlisinden bir efendi de şunları söylüyor:
"eğer işverenin fon bedellerini ödememesinden işçi sorumlu değilse (yani fon paylarını tahsil devletin derdi ise, işveren ödemese bile fondan karşılayacaksa), istifa halinde dahi işçiye ödenecekse ve mevcut uygulamadaki kıdem tazminatı oranları öngörülecekse (yani her 1 yıllık kıdem için 1 aylık brüt maaş) işçi lehine zarardan çok faydası olacak uygulama.

devletin düşünceliliği ile ilgili iyi niyetleri de kabul ederek bakalım meseleye. eğer liberalseniz ya da mühendis kafasıyla toplumu analiz edip yorumlamaya/biçimlendirmeye çalışıyorsanız, herkesin kazanacağını umduğunuz formülleri üretmekte zorlanmazsınız. o formüllerinizin neden geçersiz olduğunu anlatmak için yukarıda epey bir dil döktük. ama bizim kendi tutumumuzun haklılığını işçilere anlatmak için daha epey bir dil dökmemiz lazım. çünkü bu yukarıdaki düşünme şekli bütün toplumu ele geçirmiş durumda.

aslına bakılırsa zaman zaman kolayından sosyalistlerin bile buna aldandığı oluyor, bu durumda işçilerin aldanmaması mümkün mü?
mesela y..... fabrikasında tanıdığım 7-8 yıllık bir formen var, 900 tl maaş alıyor. inanılmaz bir iş yükü var, üstüne çalışma ortamı ve koşulları oldukça kötü, üstüne ciddi bir sorumluluk taşıyor. bu arkadaş, bir süredir her görüştüğümüzde içerideki parası yanmasa hemen ayrılacağını söylüyor. dolayısıyla bu tür bir yasa onun için oldukça iyi gibi görünüyor.

işte asıl sorun tam burada! tek tek işçilerin çıkarına gibi görünen şeyler, işçi sınıfının çıkarına olmak zorunda değildir. ve tek tek işçilerin, tek gerçek çıkarı işçi sınıfının parçası olarak düşünmeleridir. yoksa bugün kazanmış gibi göründüğü şeyin yararını da göremez. daha basit anlatayım, ailenizin tamamını zor duruma düşüreceğini bile bile bencillik edip küçük bir rüşveti kabul eder miydiniz? tam olarak bu!
bugün sorunla ilgili propaganda çalışmalarının ilk açmazı da tam burası. meseleyi sürekli bireysel kazanım ve kayıplardan hesaplamaya çalışmak. buradan hareketle işçileri harekete geçirmek mümkün olmadığı gibi, bu mantığa hizmet edecek bir propaganda ürettiğinizde akp'nin %50 oy almasının da asıl nedeni oluyorsunuz. hiç kimse tuhaf yerlerde aramasın akp'nin başarısını, yaptıkları tam olarak budur. sınıfa saldırı olan şeyi, tek tek işçilerin yararına gibi göstermeleridir. hepimizi soymalarını, yol, köprü, kalkınma diye anlatmaları ya da diyelim kürtler'e yönelik artan baskı politikalarını kürt açılımı olarak tanıtmaları gibi. ve sorunun çözümü de işçiler başta olmak üzere, tüm ezilenlerin bireysel düşünmeyi bir yana bırakıp kendi kümelerinin bir parçası haline gelmeleridir. o aile meselenin anlamını kavrayabilecek kadar.

sendikalizm mi sınıf tutumu mu?

aynı şekilde, solda ve sendikalar cephesinde görünen bir başka tutum sorunu daha var. meseleyi tek başına ekonomik bir temelde ele almak, diğer yönleri gözden kaçırmak. bu kafayla da diyelim 20 yıla 20 ay olarak kalırsa oran, yeni yasada pek de sorun yok demektir. hatta diyelim bütün sınıf mücadelesi bu temelde yürürse ve 20 yıla 30 ay oranı kazanılırsa bayram edilebilir demektir. fakat işlerin nasıl yürüdüğü, mesela esnek çalışmaya yol açıldığı ya da uluslararası sermayeye peşkeş çekilecek fonlar oluşturulduğu gerçeği önem taşımaz bu bakışa göre.
üstelik bunların, daha yağız görünen sosyalistlere de sürekli öğütleri olur. mesela bir sendikaya girin, kıdem tazminatı saldırısına nasıl bakılması gerektiğini anlatmaya çalışın, kalkar "biz işçinin cebine giren paraya bakarız kardeşim" derler. böyle söylenince onlar sizden daha işçi dostu olurlar sanki. halbuki ne gerçekler öyledir, ne de o yolla bir yere gidilir. ve daha beteri onlarla çok eleştirdikleri hak-iş arasında çoktan gönül bağları pekiştirilmiş demektir.

bu bakış tarzını dönüp dolaşıp tekrar edenler bir kere daha yanlış tarafa düşmüşlerdir. zira bu bakış tarzı sayesinde akp gibi biraz daha hallice propaganda yapmayı becerenler, saldırılarını 'devrim' gibi gösterebilirler. çünkü bu bakış açısıyla, bütün bir kapitalizm sorununu, daha yüksek ücret, daha iyi koşullar derecesine indirilmesinin bedelini bugün ödüyor avrupa işçi sınıfı. dün kazandıklarının belki sadece yarısını koruyabilmek için çarpışıyor emekçiler şimdi avrupa'da. peki eğer düşünme tarzları sendikalizmi gene aşmazsa, bugün kazandıklarının yarısını korumak için kaç yıl sonra çarpışacaklar?

tek tek işçilerin çıkarı denilen şey, gene o manchesterlı patronlardan falan çıkmıştır, liberalizmin doğduğu yer de orasıdır sahi. ama daha biraz bizim yana doğru gelirken çıkarının nerede olduğunu bilen işçiler de cevap vermişlerdir:
anamız amele sınıfıdır
yurdumuz bütün cihandır bizim (avusturya işçi marşı)

konuyla ilgili çok isterim bir tartışan çıksın, açalım, açıklanalım, biraz daha biz olalım.