75 yaşındayım. hiç bir zaman önemli olmadım. hep bir hiç oldum. kimse beni dinlemedi. zaten dinlenecek şeyler de söylemedim.

hiç bir önemi olmayan bu hayatımda her şey ılıktı. ne soğuk ne sıcak.

aşık oldum elbette, bir kaç defa. ama elimde kalan bir kaç resimle birkaç hatıra oldu. bazen kendi kendime aşk nereye gitti diye sordu. evet aşk nereye gitti?

burnumu cama dayayıp dans etmesini seyrediyorum ve kendimi bir boşlukta yüzer buluyorum. boşluk boşluk boşluk bütün hayatım bir boşluk ve dolu olan hiçbir şey yok.

hep boş.

zaten 75 yıllık ömürümde herşeyin boş ve hiç olduğunu idrak ettim.

ben ki gördüm güllerin ölümünü sararan yapraklarda
ne olacağını biliyordum...
bütün söyleyeceklerimi otuz yaşımdan önce söyledi. artık pek söylenecek kelimelerim kalmadı. sadece yaşamak için bir şey söylüyorum.

merhaba, nasılsın, şükürler olsun yuvarlanıp gidiyoruz, başın sağolsun, emekli maaşım ne kadar oldu vs vs...

oysa sözlerim vardı bir zamanlar ama işte yaşam güneşim yavaş yavaş batarken renklerim gibi sözlerim de solmaya başladı.

derin derin susuyorum, derin derin sadece okuyorum. gazatelere sadece ölüm ilanlarını okumak için bakıyorum. kim ölmüş tanıdık var mı diye...

eh bazen tanıdıklara denk geliyorum ama işte en millatan önce gördüğüm bir adamın cenazesine gitmek içimden gelmiyor. hem niye gideceğim ki?

belki de ölüm ilanlarına bakma sebebim çağdaşlarımdan hala kalan var mı diye merak etmem. ben öldükten sonra hiç bir çağdaşımın kalmaması istemem.

nasıl olsa cenazemi kaldıracak bir cemaat bulunur.

gençliğimde çok uyurdum ama günden güne daha az uyumaya başladım ve sadece kısa şekerlemeler yetiyor.

belki de vücut ölüm çok uzun bir uyku olduğundan yaşarken uyumaktansa ayakta durmayı ve yaşamayı tercih ediyor .

peki ben neden yaşıyorum. un elenmiş elek gitmiş beden hayata küsmüş evden çıkmayan tedavülden kalkmış bir adam neden yaşıyor.

buna hiç bir anlam bulamadım. her nereye gitsem eğrelti duran ben hiç bir yere ait olmayan ve olmayacak olan ben neden yaşıyorum?

ne dikilecek bir ağaçım, ne içilecek bir çeşmem, ne de geçecek bir köprüm yok.

bir inat uğruna, yaşama inadı bu benim ki...

görmemiş çeşm-i felek hiç biz ne demler görmüşüz
handeden açmış fecirler, gözde nemler görmüşüz
haylı şeb encümden efzûn cam ü cemler görmüşüz
bezm-i cemden sonra subh-i mehteşemler görmüşüz

heyhat keşke böyle olmasaydı...
varlık mıydı aradığım yoksa yokluk muydu?

yoksa var olmaktı dileğim yoksa bakkalın ırgalamadığı bir gaz temekesi olmaktı.

belki de hiç biri.

ne vakit hayatın dışına atıldım.

ne vakit sadece bir izleyici oldum.

hiç bilmiyorum.

belki de artık bildiklerimin hiç bir işe yaramaması . ben ki bu koskoca ömrü bildiklerime harcadım.

yaşadığım çağ çok değişkendi. büyük bir quantum sıcraması yaşadı. benden bir önceki kuşak gözlerini açtığında at arabasına biniyordu gözlerini kapattığında uçaklara biniliyordu.

ben kendimi ama benim dönemim de daha büyük quantum sıçrandı var olan bütün yöntemler değişti.

sıkı çalışmalar, bir işi en ince detayına kadar bilmek, irade gücü, orjinal olmak yerinin tembellik, bilgisizlik, kaypaklık, basma kalıp olmak ve kısa yolcu olup voliyi vurmaya tahvil oldu.

bu yüzden dolayı her şey bayağılaştı kolaylaştı ve artan nüfus beni erkenden çalışma hayatından ve yaşamaktan emekli etti.

çünkü insanın sürüsüne bereket. ben hala çevirmeli telefon kullanıyorum. hala eski usullerdeyim, bir amish gibi yaşam sürdürüyorum.

ama çağımın çok gerisinde kaldım. hem maddi hem de manevi olarak.

sanki bile bile kaybedeceği bahsi oynayan bir kumarbaz gibiydim ve hayat benden usanıp beni kenara aldı.

bense oyunu izlemektense ve oyuna tekrar dahil olmak için yırtınmaktansa sahaya sırtımı döndüm.

görüp ahkam-ı asrı münharif sıdk u selametten
çekildik izzet ü ikbal ile bab-ı hükûmetten
farkına vardım ki bir yaz daha bitti. bir afrikalı olsaydım şu anda 150 yaşında olacaktım. çünkü afrikalılar yaşlarını mevsimlere göre sayarlar. yıllara göre değil. afrikalının yaşamı basittir. ava çık totemine tapın sen sağ bir selamet.

dilleri swahilice basittir. çünkü bu dil arap köle tüccarlarının kabileler arasında dolaşmasıyla oluşmuştur.

bir afrikalı olsaydım yaşım yüzelli idi. yaz ve kışlardan oluşan sadece bir ömür sürerdim. ama ne yazık ki afrikada yaşamıyorum yılları tek olarak sayıp dört mevsimi yaşıyorum.

uzak bir geçmiş hep yazın sonunda aşık olurdum. ilk baharın çiğliğindense yazın yılışıklığındansa sonbaharın olgunluğu ile aşık olurdum.

dökülen yapraklar grileşen gök yüzü son demini yaşayan bir haşmetle severdim. bazen karşılığında sevilirdim. bir zaman sonra ne sevme yetim kaldı ne de sevilme. ilk önce bunu anlayamadım ve işin içine rekabet varsa ben vardım yoksa yoktum.

sadece rekabeti sevdiğimi anlayınca rekabetten kaçınmaya başladım ve sevmemeye başladım. kalbi mühürlü bir insan olarak var oldum.

bu da bir çok şeyi ölmünü yanında getirdi. sadece işime gidip gelip arada bir kaç kadeh parlatmaya başladım. kalabalıklara göre değildim yavaş yavaş insanlara sırtımı döndüm ve uzaklaştım.

gülüşlerim benim değildi konuşmalarım benim değildi merhalarım benim değildi sadece elvedalarım benimdi. bir kenara atılmış yılkı atı daha doğrusu kendini yılkıya çıkarmış bir at gibi dolandım durdum.

her kelimenin yalan olduğunu , her yüreğin vefasız olduğu bir o alemde can suskun ve karasız olmasında ne yapsın? şeytan çok git dedi dedi ama uymadım ona, iyi mi yaptım kötü mü yaptım bilmiyorum.

gazatelerim, hala bu yaşımda içtiğim uç uca eklenmiş sigaralarım ve kahvelerimle yaşayıp gidiyorum.

bazen şimendüfer ile banliyödeki evimden şehre inip eski mevzilerimi dolaşmayı deniyorum ama genel de sonuna getiremeyip ilk baştan pes edip bir parkta oturmayı tercih ediyorum .

sonbaharda aşık olurdum ve güzel günlerdi. bir şaşkınlıktı. ama alıştım ve artık şaşkın değilim. artık çengel bulmaca çözmeyi daha çok önemsiyorum.

gün yavaş yavaş erirken renkler ölüyordu....
kendimi çokça öldürmeyi düşündüm. 75 yaşında hiç bir zaman önemli olmayan, hep bir hiç olan, kimsenin dinlemediği bir adamdım altı üstü.

ama öldürmedim. daha önceleri sıkça düşünürdüm. kendimi nasıl öldüreceğimi. tren garına gidip ilk gelen trene binip alalade bir yere gidip bir otel odasına gitmeyi. banyo küvetini doldurup bileklerimi diklemesine jiletle kesip ölümü beklemeyi.

ama nedense yapmadım. belki öbür dünya korkusundan belki de masada daha fazla kalıp hiç olmazsa talihimi döndürebilme isteğimden dolayı yapamadım.

belki nedeni bilmiyorum. üsenmiş olabilirim.

farklı yollar denedim. fazlasıyla içerek, kavga çıkartarak ve her sabah yine mi ölmedim diye huysuzlanmaktan başka bir kazancım olmadı.

ve bir zaman geldi ki artık kendimi öldürmek isteğim geçti. sanki hiç varolmamış gibi. üzerimde her şeyini kaybetmiş bir kumarbaz boş vermişliği vardı - ve hala var-

benden daha sağlıklı insanların nasıl öldüğünü gözlerimle gördüm. benden daha gençlerin daha çok hayatı sevenlerin kaybedilecek şeylerin çok olan insanların.

bense yaşayarak ölmeyi seçtiğimi anladım nihayetinde. yaşayarak yavaş avaş bir mum gibi tükenerek.

bazen bu ihtiyar bencillliğimi yırtarak bir herhangi bir topluluğa kapak atmak istiyorum. göğsüme yumruklayıp bu benim günahım demeyi. ama yapmıyorum.

çünkü benim kuralım bu değil, yaratılışım hiç değil....

oysa ki kurtuba
uzakta tek başına....