'requiem for a dream' son zamanlarda kendini kanıtlamaya çalışan, özel olma saplantısı içinde sözümona sıradışı insanların sözcük dağarcıklarına ekledikleri bir şey olup çıktı maalesef. ben 'requiem for a dream'in filmini izlemedim, konusuyla ilgili ise çok az bir bilgim var (uyuşturucu bağımlılarının hayatlarıyla ilgili bir konuydu yanılmıyorsam) . benim bahsettiğim 'requiem' bu filmin soundtrack parçası. inanamayacağınız kadar güzel bir parça. sizi alıp götüren , içinizde bir acı hissi uyandırabilen ender parçalardan biri. sevdiğim, dinlediğim pekçok şarkı var, ama derinden etkileyen şarkılara çok az rastlıyorum. belki de az olması o parçaları özel kılıyor. sonuçta herkesi etkileyen bir sanatçı ya da bir parça vardır, ama hepsi de o acı hissini vermez.
ayrı bir paragraf olarak bahsetme gereği duydum 'acı hissinden'. çünkü alıp götüren parçalar illa acıyımı anımsatmalı diye sorulabilir. tabiki hayır. ama insan varolduğundan beri acıdan ayrı bir haz alır bana göre. acıyı inkar etselerde yine de varlığından belli belirsiz hoşnutturlar. çünkü acı insanı uyuşturur.yani uyuşukluk hissini severiz.
konuya dönersek, 'requiem for a dream'i her dinlediğimde hayatı bir ikinci, hatta üçüncü gözden izleyebiliyorum, neler yaşadığımı, neler yaşandığını, dünyanın rezilliğini, güzelliğini, ölümü, doğuşu ve pekçok şeyi düşünebiliyorum. kısacası 'requiem' dinlenmesi gereken müziklerden biri.
bukowski hollywood için "barfly" filminin senaryosunu yazarken yapımcılardan biri sormuş: "sağlıklı bir adamın alkolik olmasından veya bir alkoliğin bağımlılığından kurtulmasından hikaye çıkar; ama filmin başından sonuna kadar içen bir adamı niye izleyelim ki?" "barfly" filminin senaryosu hakkında yapımcıya katılamıyorum ama adam haklı olarak soruyor: "senin sarhoş bize ne anlatacak?"

ben de haklı olarak soruyorum: "bizim junkie'ler bize ne anlattı?" bence hiçbir şey.

ilk olarak ben bu gençleri tanıyamadım. nasıl insanlardır bilmiyorum çünkü film boyunca bana bunların asıl dertlerini anlatan bir sahne yok. hadi televizyoncular acımasız, diyetisyenler psikopat, uyuşturucu satıcıları vahşi ve sapık da bizimkiler güzel düşler kuran temiz çocuklar mı? yönetmen'in öyle düşünmemizi ve kahrolmamızı istediği açık ancak bize karakterleri tanıtma zahmetine girmemiş. kızımızın zengin ailesi ile uyuşamadığını biliyoruz, ama neden? zenci kardeşimizin çok sevdiği annesi nerede veya üstünde uyuşturucu falan yokken niye hapse girdi, zenci olduğu için mi? öbür arkadaş neden hap kullandığını anladığı halde iki dakika annesine sahip çıkmaz, o evde onu iten şey tam olarak nedir? boş kafayla hayattan bir tat alamamalarının sebebi ne, hayatta bulamadıkları neyin düşünü kuruyorlar, cenin pozisyonunda uyuduklarına göre doğduklarına pişman olmuşlar ama neden, korkuları ne dertleri ne bunların, bir rüyaları var mı gerçekten?

ikincisi, biraz fazla didaktik değil miydi? televizyonuydu, uyuşturucusuydu, çikolatasıydı, diyetiydi, sizi kendine köle eder; sonrada: "ok for work" der geçer. çok dümdüz olmamış mı? bir de çatışma nerede acaba? mesela kadın gerçekten tv programına çıksa; gençlerin torbacılık işi yan yattı çamura battı olmasa, kızımıza o istediği dükkanı falan açsalar, bizimkiler için her şey yolunda mı? ortada bir mahvoluş öyküsü falan yok. film başladığında zaten hepsi çoktan mahvolmuştu. film bize sadece şunu söylüyor: insanlar bütün acımasızlıklarıyla onlara ve güzel düşlerine saldırdı. onlar bir daha baharı göremeyecek. düpedüz arabesk bu. açalım o zaman bir otuz beşlik, kurulalım ekran başına, kahrolalım.

etkileyici bir müzik, şık kurgu oyunları, genç kızların içini titretecek bir çift mavi göz, eleştirilmeye son derece açık madde ve olgular, (vurun abalıya), haliyle insan olan herkese dokunacak felaketler vs.. bunların toplamından sinema sanatına yakışır bir eser çıkar mı? bu filmin içerisinde, çıkardığımız takdirde filmin eksilmeyeceği kaç tane sahne var?

bir film elbette insana bir çok soru sordurmalı. ama benim sorduğum cinsten sorular değil.