anlatmazsam ölürüm. sabah şu halaskargazinin her daim sıkışık trafiğinin tam ortasında bir şey buldum. neden kaldırımda değil de bilinçsizce o tam ortadaki incecik hatta yol aldığımın cevabını da yanında verdi. bir güvercin. ama bir güvercin o şekilde durduğu zaman güvercine benzemiyor. ayaklarının üstünde, hayatta, başını omuzlarına gömmüş, omuzlarını önüne eğmiş. kanadı filan kırılmış değil, küsmüş gibi duruyor daha çok. ona doğru kontrolsüzce eğilirken kulaklıklarımı çıkardığımı sonradan farkettim. birini dinlemeniz için onun konuşabiliyor olması bile gerekmez. "neyin var?" dedim, sustu. "hadi gidelim" dedim, tepki vermeyince sessizliğinden yararlanıp aldım kucağıma. mutlu bir sabah başladı işte tam da orada.

çocukluğumdan beri onlarca yaralı/hasta kuşu evime götürdüm. hepsi de öldü. bunu hepiniz bilirsiniz; ölürler hep. zaten bu yüzden onun koca metropolde ancak iflah olmaz bir deliye denk gelmesi gerekiyor. "bilmek" ile "bilmek" arasındaki farkı her daim bilen birine. denemekten asla geri duramayacak, onu orada bırakıp gidemeyecek şekilde yaratılmış birine.

şişli'de hayvanları koruma derneğinin bi ofisi vardı, belki bilirsiniz. işte o artık yokmuş.

ben bütün gün onunla masamın başı arasında mekik dokurken, o önce saatlerce olduğu yerde kıpırtısız kaldı, sonra bilmem kaçıncı su teklifimi kabul etti, bundan yüz bulan ben koşa koşa marketten bir aspirin kapıp geldim, öğlen yemeğimi onunla paylaşmak için ısrar ettim, yemese de nezaketim karşısında aynısını gösterip hiç değilse tadına baktı. iki tane kene geberttim kanatlarının altında görüp, sanki biraz daha canlandı. sonra akşam vurduk kendimizi birlikte sokaklara, şişli parkına koştuk. arkadaşlarına çuval çuval ekmek döküyorlar, onlara bir kaç metre kaldığında ellerimin arasında nasıl da çırpındığını görmeliydiniz. bırakmadan önce kulağına eğilip şimdi bi kuş gibi davranmasını söyledim. kaçışan kalabalığın ortasına bıraktım onu. sonra arada kaynamasını bekleyip uzakta bir yere oturdum, bir sigara yaktım, bir an, kalabalık bir parkta oynayan çocuğunu gözleriyle takip eden anneler gibi hissettim. tanrım, mutluluğun ne olduğunu bilenlere acı.

sigaranın bittiği yerde korku başladı yanmaya. şimdi gidip o kuşların üstüne yürüyeceksin. hepsi kaçıştığında, o hala olduğu yerde duruyorsa, çok kötü... gerçekten çok kötü.

ve uçuştular hepsi, hepimizin tecrübe ettiği gibi. o olduğu yerde kaldı. onun elleri yukardaydı. ayağımı ona doğru sallayıp acıyla fısıldabağırdım, "uççç!" skinde değildim. o artık bir kuş değildi. başka bir yere oturup bir sigara daha yaktım. hiç değilse yemek yiyor, gitmeden karnını doyursun. hiç değilse bir kuş gibi ayağını gagasına sürüyor bugün ilk defa. diğerleri gibi saldırmıyor kırıntılara, hiç doymayacakmış gibi yapmıyor onlar gibi. ona insan eli değdi. o artık dipte ne olduğunu biliyor, bir daha korkmayacak.

"hadi eve gidelim." kucağıma aldım tekrar, artık çırpınmıyor arkadaşlarına, benimle gelmek istiyor. ona, sen bir güvercinsin bense bir insanım, bu konuda anlaşalım demiyorum. ortak bir dile inanıyorum. ortak bir dile inanmaktan hiçbir zaman vazgeçmeyeceğimi biliyorum. gördüğüm her kuşu eve getirip gerekirse ölmelerini izleyeceğimi. öldükleri zamana dek ölmeyeceklerine inanmaya devam edeceğimi. canımın ilki gibi yanacağını, her seferinde... tecrübelerin bazı insanlar için bir hiç olduğunu. inancın zekaya zorbalık ettiğini.

yarın ona bir veteriner bulacağız, ama hikayenin nereye çıkacağı değil önemli olan. önemli olan tek şey hikayelerin hiç bitmeyeceği. yaralı kuşların sizi ömrünüz boyunca izleyeceği. onları her seferinde alacaksınız, elinizden başka bir şey gelmeyecek, ben görüp üzülmedikten sonra nerede ölürse ölsün demeyeceksiniz, ve bir gün o kuşlardan biri ölmeyecek.

andy caston, idam edilirken en son ne demiş biliyor musunuz?
"dünyanın değiştirilemeyeceğini kıçım bile sizden iyi biliyor. ama denedim. ağzımı öpeyim ki, denedim."

(bu yazıyı yaklaşık bir yıl önce yazmışım. anlatmazsam ölürüm demişim ama anlatmadığım halde ölmemişim. deneyince yanılmışım. o kuş ölmüş mü? ahaha bunu size asla söylemem.)