''pink floyd sevmeyenlere gelsin''

birtakım adalardan, birtakım limanlara doğru seyrederken feribotla, akdeniz'e deruni bakışlar atıyor, yayıldığım bankta uyuşukvari otururken, loopa aldığım bu büyü beni yerle yeksan ederken, kamyoncu amcaların bana tip tip bakmasına hiç mi hiç aldırış etmiyordum. david solosunda kendini aşıp, ''bu tarihteki en iyi soloyu ben atıyorum lebraaaam'' kabilinde çoşum çoşum çoşarken, az ileride bir martının daha ağlamaya başladığını bilmiyordu sanırım, lakin david, roger ile birleşince voltranı oluşturduklarını iyi biliyordu, ki ''comfortably numb, roger ve benim yeteneklerimizi birleştirip birlikte çalışabileceğimizi gösteren son örnektir'' lafını boşuna etmedi. öyle bir şarkı yapıp, öyle bir albümün içine koydular ki, pink hayranları albümdeki şarkıları dinleyince oturup ağlamışlardır sanıyorum.

the wall'daki orjinal haliyle koparken ben, bir gün pulse'daki versiyonunu buldum, bir martı öldü uzaklarda o an. birtakım insanlar ağladı o an. birtakım yerlerde, birileri the child is grown, dedi o an. birileri the dreams is gone, diyemedi o an. şarkı böğrümüze inerken, solosu yankılandı ortamda. duvarlar yosun tuttu işte o an; işte o an bir martı daha öldü şarkıdan mülhem. david şu tarihteki en iyi solosunu atarken, sonbahar geldi şehre, yapraklar soldu, bünyeler soldu, birtakım insanlar ağladı be..

pulse'daki haliyle yeterince sikertmişken, müzik bir mit ise, tanrılarından biri de david dowie olmalı dediğim adamın, pink'le beraber düet yaptığını gördüm. şaştım. heyecanlandım. videoyu mp18'e çevirirken panik yaptım. david bowie 'hello, is there anybody in there?' dediğinde, bakışlarım donuklaştı: uyuştum.

sonra şarkı bitti. ''ben büyüdüm. düş kayboldu.''