sarhoş atlar zamanı

evvela:

naçizane yazımı okuma zahmetine katlanacak olan müteşekkir olduğum dostlara: ben bu filmi izlerken çok ağladım. "e ne var?" diyeceksiniz. çok şey var, çok... birincisi chunking express'i izlerken ağladığını itiraf eden tarantino'yu makaraya saran, ikincisi eş dostla az biraz dokunaklı bir filmin seyri esnasında millet beri tarafında salya sümük zırlarken sonraları 'duygusuz insan' yaftasını yememe sebebiyet verecek bir donukluğu her daim koruyan ben, bu filmi izlerken ağladım. ayrıca,ağlamak ne kelime,bildiğin zırladım, insan her karede mi yanıbaşında tomar olmuş mendillere el atar? yani demek istediğim şu ki: alışılmışın hayli dışında reaksiyonlar meydana getirdi bu film bende. sadede gel diyenler için geliyor: bu yazı objektifinden bir kritik değildir. saygılar.

iranlı kürt yönetmen bahman ghobadi'nin 2000 yapımı bu filmi ırak sınırındaki bir kasabada yaşayan beş kardeşin hayatla dişe diş geçirdikleri bir zamana tanık ediyor bizi. anneleri hayatta olmayan, babaları ise kısa bir süre sonra kaçak olarak sınırdan mal taşırken ölen beş çocuk kaçaklığa mahkum hayatlarında daha da yalnızlaşarak yol almaya devam eder. ne var ki yollar çayır çimen kokulu düzlüklerden değil mayınlı topraklardan, dondurucu soğuklardan, kolluk kuvvetlerinin pususundan geçmektedir. bu yollara en çok uğrayansa, babanın ölümünden sonra evin sorumluluğunu omuzlamış on beş on altı yaşlarındaki ayoub'tur. çocuk yaşta büyüktür o, çocuk olmadan büyümüştür.

hayatla mücadele ne yazık ki salt karın tokluğuyla yetinmede bitmemektedir. doğuştan engelli kardeşleri madi'nin köyün tek doktorunun yaptığı iğnelerle geçiştirilmeye çalışılan ölümcül hastalığının tedavisi için para gerekmektedir; mücadelenin zorluğu katmerlenmiştir böylece. yaşamak ve yaşatmak için çalışmak.

ayoub, filmin kanımca en dikkate değer karakteri. ghobadi, zor koşullarda sorumluluk altına girmiş, aslında hiç çocuk olmamış bir çocuktaki bu sorumluluk doğrultusunda gelişen ve neredeyse yetişkinlere özgü fedakarlık ve başınabuyrukluğu yansıtarak son derece gerçekçi bir karakter yaratımı ortaya koymuş. ayoub tedavi için gereken parayı kazanma amacına sadece kendisini feda etmiştir misal. kardeşi amenah'ı bu sorumluluğun dışında tutmaya çalışır, tek odalı köy okulundaki eğitimini sürdürmesini ister, ona alıştırma kitapları getirme sözleri verir. madi'nin tedavisine gerekli parayı edinmek için, amcasınının onayını almayı gerek bulmadan atını satmak için kaçakçılarla ırak'a gitmeye karar verir. başınabuyrukluğu buna benzer kararlarından ileri gelir.

ayoub'un ırak'a giden kaçakçı kafilesine katılma amaçlı olarak meramını anlattığı sahne hiç çıkmaz aklımdan, çıkacağa da benzemiyor. konuştuğu adam ona yolların tehlikeli olduğunu, mayınların, pusuların olduğu bir yolun çocuklara göre olmadığını söyler. tam bu replikten sonra kaptırırım kendimi "sen çocuk değilsin ki ayoub, söylesene ona" derim. gerçekten de ayoub beni şaşırtmaz *(*ve aynı zamanda da bir o kadar şaşırtarak aynen: ) "ben çocuk değilim" der.

aslında senaryo bir yanıyla bana biraz emir kusturica'nın parlak bir çocuk olduğu zamanları , çingeneler zamanı'nı anımsattı. tabii bir de kusturica için ağlamadım , ne yalan söyleyeyim pek gelmedi içimden.

ağlamak demişken, sakıncalı gördüğüm olası bir yanlış anlamayı şimdiden düzelteyim. zira güzel adamdır ghobadi, benim ağlaklığım yüzünden kendisine kara çalınsın istemem. önyargılara mahal vermeden, filmin kesinlikle gözyaşı ve ajitasyon üzerinden geçindiği intibasına kapılmamanız gerektiğini belirteyim. ghobadi'dir işte bilmez misiniz? gerçekçi bir vizyonla yalın öyküler anlatır bizlere. burada da sistemin attığı zarlarla payına, soğuğa karşı dayanıklı kılmak için sularına içki katarak sarhoş ettikleri atlarına yükledikleri mallarla, mayınlar ve pusuların hemen berisinde yol almayla geçen bir yaşam düşmüş insanların varlığı gerçeğiyle yüzleştirir izleyeni. ağlatmak değildir amacı; anlatmaktır.bir gerçeğin daha farkındalığını duyumsatmaktır.

ha bu gerçeği öğrenme sonucundaki tepkiniz ne olur bilinmez. orası sizlere kalmış.