geçmiş..hep farklı görünen zaman,gelecek..romanlarda,filmlerde,insanların zihinlerinde,çocukların zihinlerinde zaman hep akıp gitti.ama zaman asla akıp gitmedi,gitmeyecek.

bizler değişiyoruz,zamanla yaşlanmıyoruz,kendimiz yaşlanıyoruz,büyüyoruz.zaman bir kavram,bir bütün olarak bir tablo gibi.tablo üç boyutlu değildir(geçmiş,şimdi,gelecek),tek boyutu vardır; tuvalde görünenler(şimdi).zamanda aynen böyle,ne geçmişi ne de geleceği var.
odadan dışarıya bakıyorum;gece..saati ,yılı ve ayı bilmesem 1900lerde,1700lerde her türlü zaman diliminde olabilirim.zaman sayılar demek değil.saat sayılardır,belirli bir sistemle yapılmış sayılar,1 den 12 ye kadar..
burada görecelik kuramından açıkça bahsetmiyorum,bunu yapacak olsam kopyalar ve yapıştırırdım.merak edenler görecelik kuramını zaten araştırırlar.ve son bir şey,zaman duruyor içinde biz ilerliyoruz..
birkumsaati..
içinde kimbilir kaç tane kum var.. hepsi de kum saatini ters çevirdiğinde o incecik, zamanın hızına göre ayarlanmış olan delikten geçebilmek için adeta birbirleriyle yarışıyorlar.. oysa eninde sonunda hepsi akacak zamanın içinde.. ama gözüme çarpan birşey var benim kum saatimde.. bazı tanecikler düşmüyor aşağı, cam.a yapışmış ve sanki zamana inat akmıyorlar.. düşmeleri için cama vuruyorum ama öyle bir tutunmuşlar ki..sonra daha da sertleştiriyorum vuruşlarımı ve işte o zaman onlar da o istemedikleri zamanın içerisinde yer alıyorlar..
işte bazen ben de o cama yapışan kum tanelerinin yerinde olmak istiyorum..zamanı durdurmak..ama biliyorum ki birisi gelecek ve benim de içinde yer aldığım kum saatine vuracak..ve mecburen ben de o zaman çarkının içerisinde yer alacam..o yüzden madem zamanı kendim kontrol edemiyorum, neden kendi zamanımı kendim yaratmıyorum dedim ve başladım yeni yeni zamanlar çizmeye..kimsenin bilmediği ya da sadece bilmek zorunda olanların bildiği.. bu biraz da "keşke" dememek için girilmiş bir yoldu.. sonra zamansız zamanlar başladı ya da kendi çizdiğim zamanlar demeliyim.. olmak istediğim yerde..

"yüzümü karanlığa döndüm ay engelledi karanlığımı, ay yüzünü şehre döndü ben karanlığımla kaldım"..
bir gün evimin balkonundan dışarıyı seyrediyordum.. geceydi..dolunay vardı..içimde o kadar büyük fırtınalar kopuyordu ki.. aya baktım.. karanlığın üstünden yükseliyordu.. adeta orayı aydınlatmaya çalışıyordu..sonra, yani zaman akıp giderken ay gitgide şehrin o ışık cümbüşüne kaptırıp şehre doğru yaklaştı ve orada parlamaya devam etti..ve ben...

karanlık...
ilk başlarda çok sıkılmıştım bu duruma..kendimi çok yalnız hissetmiştim.. sonra gitgide alıştım o karanlığa.. artık karanlığın içindeki tüm cisimleri, tüm duyguları, tüm ruhları seçebiliyordum..karanlığın içerisinde aydınlıktan çok daha mutluydum.. çünkü orada ruhum özgür.. çünkü orada kimsenin ilk bakışta göremeyeceği kadar güzel bir aydınlık var..ve o aydınlığı görebilmek için taa derinlere karanlığın ruhuna inmek gerekiyor..

özgürlük..
karanlığın içerisinde her geçen gün daha da özgürleştiğimi hissediyordum.. çünkü öyle birşey göstermişti ki o karanlık bana.. bana "ben" olmayı ve "eğer ben varsam var bu dünya, ben yoksam o da yok"..ruhum artık kendi zamanını çiziyordu gerçekten..yaşamak istediklerini yaşıyor ve geçmişin tüm o yalanlarını geride bırakarak ilerliyordu artık.. bir ruhdaş bulmuştu kendisine..onu anlayan..hatta duyduğuma göre karanlığın içerisindeki o ihtişamı, o aydınlığı ruhuma gösteren de o'ymuş (valla ben ruhumun yalancısıyım)..sonra bu iki ruh zamana inat, insanlara inat yaşamışlar içlerinden ne geliyorsa..

terleten haller..
sonra birgün birşey fark etmişler.. benim ruhumun avuçlarının içinde bir ıslaklık varmış.. ilk başta bizim ruhdaş inanmamış avuç terler mi canım diye.. bir bakayım demiş.. sonra gözgöze gelmişler ve işte o anda başlamış asıl terleten haller.."avuç içinden sevgiden gelen" bir ihtişamla kilitlenmişler birbirlerine.. vücutları birbirlerini tanımaya başlamışlar..onlar birbirlerini tanıdıkça bu iki ruh daha da kenetlenmiş birbirlerine.. çünkü onlar artık aynı zamanda vücuttaş da olmuşlar.. bir artı bir yine bir olmuş..

hem yara hem bıçak.

hiç bir düşmana gerek olmadan var olan saf bir düşman.

bazense şifalı bir ilaç.

bir saat önce ile bir saat sonrasının beyhude mesafesi.

çoğu zaman boğazlanan bir çocuğun kanı gibi ağır ağır geçen, kimi zamansa kıçına neft yağı sürülmüş gibi hızlı hızlı geçen bir şey.

bir rüya gibi hiç bir şey anlamadan geçer gider. bir varmış bir yokmuş....

ama herşey geçer zamanla elde sadece anılar kalır.

ama işte:

anılar, türlü çeşitli
yarınlarda yine öyle
ola ki günün birinde
gemiler döner geriye
kimin için yolculuklar
ve kalan kim geride

bunlarda kafamıza bir kilise gongu gibi vurur. gong dang dung vururken kafa da şu makamdan bir şeyler terennüm eyler;

yaşamakla kaybettiğimiz hayat,malumat içinde kaybettiğimiz bilgi,bilgide kaybettiğimiz bilgelik nerede?

ne yapalım elde kalan bu:

viskilerin yerine geceleri içiyorum sanki
ikisi de aynı şey benim için

ve ayrıca kartaca devleti yıkılmalıdır.