bir gün, mesela bir sabah, hiç beklemezken, öyle birdenbire, neler olup bittiğini hatırlamak, anlamak, hatta yazmak bile mümkün görünecek. şu anda kulağıma dünyanın en kötü fıkrası gibi gelse de bu böyle. ama bugün, burada, konuşulacak ya da anlaşılacak bir mesele varmış gibi görünmüyor.

yine de birkaç hafta önce, sabahın beşinde, salonun penceresinden gökyüzüne bakarken kafamı cama dayayıp tanrı’dan yardım istedim. hangi konuda yardıma ihtiyacım olduğunu bile bilmiyordum. sorunumun ne olduğunu bilmiyordum. gerçeklik duygumu kaybediyormuşum gibi geliyordu ve bütün bildiğim buydu.

harun arkamdaki kanepede yatıyordu ve çoktan derin, arındırıcı bir uykuya dalmıştı bile. bir sigara yaktım ve pencereye sırtımı dönüp duvarın dibine adeta bir çuval gibi yığıldım. dışarıda tek bir ses bile duyulmuyordu. yavaşça aydınlanmaya yüz tutan oda, günlerdir tozu alınmamış zemini, bütün gün güneş gördüğü için rengini kaybetmeye yüz tutmuş kanepeleri, duvarlarda beğenildikleri için değil de sırf birileri tarafından hediye edildikleri için asılı duran tabloları, griye boyanmış duvarları ve yetmezmiş gibi ona daha da boğucu bir görünüm veren koyu gri renkte halısı, tüm diğer sıkıcı detayları ve kedili bir ev olmanın sonucu olan sadeliğiyle gözüme korkunç görünüyordu. bu evin kesinlikle bir ruhu yoktu. dört senedir bu evde yaşıyorduk. harun böyle konularla ilgilenmediğinden alınacak olan her şeye, hatta nerede duracaklarına bile hep ben karar vermiştim. demek ki bu zevksiz sadelik, bu sıkıcılık beni yansıtıyordu. belki de bir ruhu olmayan bendim. bir an, içinde ne var ne yoksa dışarı atıp eve yeniden, bambaşka bir hayat verme isteğiyle doldum. gün başlar başlamaz girişmeliydim buna.

sessizliği harun dişlerinin gıcırtısıyla bozdu. uykusunda dişlerini sıkması bana merhametle karışık bir hüzün verirdi hep. ona uyandırmamaya çalışarak sarılır, kasılmış çenesine dokunur, bazen saçlarını okşar, içinde bir sıkıntı varmış da onu almak istermiş gibi şefkatle dolup taşardım. “geçti” derdim fısıltıyla, bu bana da oldukça saçma ve yersiz gelirdi ama yine de hep söylerdim; “geçti bebeğim. dünyadayız ve her şey yolunda.”

o gece yatağa geldiğinde yine birkaç bölüm sonra pes edip beşinci kez baştan başladığım kitabımı okumaya çalışıyordum. yanıma yattı ve epeydir göstermediği türde, içten bir sevgiyle sarıldı bana. i̇çimde bir bulantı hissettim. sanırım sevişmek istiyordum, yani o yanıma gelmeden önce böyleydi bu. ne zaman nasıl hissettiğimi bilmediğim bir an gelse; mesela bir can sıkıntısının, bir dikkat dağınıklığının ya da tanımlanamayan herhangi bir ruhsal durumun içine düşsem; ona dokunmak beni olduğum yerden kolayca çıkarıp alır, etrafımdaki her şeyi yerli yerine koyar, beni ait olduğum yere ve daha da önemlisi kendime; kendi güvende hissettiren gerçekliğime geri döndürürdü. her zaman böyle olmuştu bu. sanırım birçok açıdan uyumsuz bir çift olmamıza rağmen bizi bir arada tutan şeylerden biri de buydu, en azından benim için böyleydi.

ama o sırada, bedenimi sarmış olan kollarıyla sanki beni boğuyormuş, ruhumu sıkıştırıyormuş gibiydi ve nefes almakta zorlanmaya başladım. o saatte yapılabilecek ve garip görünmeyecek pek fazla şey olmadığından kalkıp lavaboya gittim. klozetin üzerinde birkaç dakika oturduktan sonra sifonun düğmesine bastım. göğsümdeymiş gibi görünen bulantı geçer belki diye yüzümü yıkadım ve o yüze aynada yakalanıncaya kadar her şey kontrol edilebilirmiş gibiydi hala. ama yakalanmıştım işte.

bana daha önce hiç kimsenin bakmadığı bir ifadeyle bakıyor. tanıdığını sanıyormuş ve sanki her an bir yerlerden çıkaracakmış gibi mi? benden hayatında bir kez olsun basit bir iyilik istemiş ve onu hayal kırıklığına uğratmışım gibi mi? ona az önce hayatında duyduğu en garip şeyi söylemişim ve çözmek için en azından birkaç kelimeye daha ihtiyacı varmış gibi mi? hiçbir anlama yaklaştıramadığım bu ifadeyi değiştirmek için yüzümü değiştirdim; gülümsedim, surat astım, şaşırdım ve mümkün olan türlü çeşit mimiği denedim; ama o ifade yalnızca gözlerime tutunmuştu ve ne yaparsam yapayım oradan düşmüyordu.

hole çıktım. evin kaçmam gereken bölmeleri açtığım her kapıyla daha da çoğalacakmış gibi hiçbir yere yönelmeden bekledim. bu bekleyiş ne kadar sürdü bilmiyorum. orada öyle hiçbir şey yapmadan dikiliyor olmakla kendi kendimi korkutmaya başlayacaktım ki nihayet, eylül uyandı ve sersem bir miyavlamanın eşliğinde gelip ayaklarıma sürtünmeye başladı. beni gezindiğim bir uykudan uyandırır gibi dünyaya döndürdü bu. salondaki mama kabını boşaltıp taze mama doldurdum. elim değmişken suyunu da tazeledim ama ikisiyle de ilgilenmedi. ayağımın dibinde miyavlayarak dolaşmaya devam ediyordu ki bu "beni kucağına al" demekti. eğilip omzuma atlamasına izin verdim. vücudunu desteklemek üzere kıvrılan koluma poposunu yükleyip, boynuma doğru uzanmasını bekledikten sonra kanepedeki yerimi aldım. bir süre burada yatacak, başını kulağıma yaslayarak uyuklayacaktı ve ben bir bebek gibi boynuma sardığı patisini okşarken içime yayılan huzur için minnetle dolacaktım. her gün birkaç kez tekrarlanan bu kucak seansları beni çok şanslı bir kedi sahibi yapıyordu çünkü bu yaramaz çocuk, hayret verici biçimde dünyanın en sevgi dolu yaratığıydı. harun’la birlikte hayatıma girdiği günden beri bu sevginin en büyük payı da bana düşüyordu üstelik. yumuşak, uzun tüylü ve dünyanın en dokunulası yeri olan karnını okşamaya koyuldum. minik memeleri henüz bir yavruyu beslememişti ve bizim onun hayatı üzerindeki tercihlerimiz yüzünden besleyemeyecekti de. yine de dünyanın en güzel memeleriydiler.

i̇çimde huzura benzeyen hiçbir şey yoktu. hatta göğsümdeki bulantı daha da yükseliyordu. kedileri sevmediğim, dahası onlardan sebepsiz bir şekilde korktuğum zamanları hatırladım. bu doğruydu değil mi? bir zamanlar böyle bir insan olduğum yani? nasıl bir insan? ne demek istiyorum? bir şey demek istediğim yok. hayır bir şeyler söylemek istediğim muhakkak. ama söylemeyip sadece ima ediyorum, sevmediğim türde insanların yaptıkları gibi. bir şey ima ettiğim falan da yok, lütfen artık gidip uyuyabilir miyim? bir zamanlar nasıl bir insandım? her kimsem hala oyum. i̇nsan değişmez. yalnızca değiştiğini iddia eder. buna inanmak ister. ama aynı şartlar oluştuğunda aynı tercihleri yapacaktır. yaşlanır; yaşlandıkça daha az hisseder, daha az önemser, daha az düşünür, daha az konuşur ve hepsi bu. eksilmek de değişmek olmuyor mu? i̇nsan daha kötü bir şeye dönüşür olsa olsa. olduğundan daha iyi bir şeye dönüşeni görmedim. gerçekten hiçbir şey anlamıyorum. sadece saçmalıyorum. niye sadece saçmalıyorum?

eylül alışıldık seans sonu miyavlamasıyla birden doğrulup, yavaşça üzerimden inerek mamasına doğru yol aldığında benim de artık yatağa dönmem gerekiyordu. neredeyse sabah olmak üzereydi ve bir parça uyku birçok sorunu çözebilirdi. hem belki harun da uyumuştur diye umuyordum. ama yerime uzandıktan sonra o yine benden tarafa döndü ve gözleri açılmasa da sağ koluyla yeniden belimi sardı.

i̇şte sanırım tam olarak burada, benim için bir süredir garipleşen yaşam gerçekliği bir sorun olarak kabul edilmeye başlanabilir. çünkü hem ilk defa bazı parçaları kayboldu, hem de bir başkasıyla paylaştığım kısmı ilk defa onunkinden ayrıldı. benim onun kolunu ani bir hareketle tutup üzerimden fırlatmamla başlayan ve endişeli sorularına karşılık verdiğimi sandığım ve ne olduklarını hatırlamadığım birtakım sayıklamalarla devam eden, bir anlam bütünlüğü olmayan kelimeler toplamından oluşan ve tartışmaya bile benzemeyen diyalog, ona attığımı iddia ettiği bir tokatla son buldu ve gerçekten, sadece hatırlamamakla kalmıyor, böyle bir şeyi yapmış olabileceğimi de hiç sanmıyorum. ama böyle bir şey yaşanmadığı halde harun’un yaşandığını iddia edecek olması da aynı gerçekliğe kolaylıkla oturtabileceğim bir gelişme sayılmaz. sonuç olarak, bilmiyorum. o sabah aramızda ne geçti bilmiyorum. niye geçti bilmiyorum. tek bildiğim, doğrulup yatağın öteki tarafında uzun bir süre sessizce oturduktan sonra yastığını alıp salondaki kanepeye gittiği.

bazen şakayla karışık, anlaşmazlığa düşmek için bile fazla ayrı kafaların insanları olduğumuzu söylerdim çünkü gerçekten de aramıza girebilecekmiş gibi görünen hiçbir şey yoktu, hiç olmamıştı. birbirimizden ayrı düşeceğimiz ilk uyku da bu olacaktı. sahi, olacak mıydı?

bunu gerçekten yaptım mı yoksa kafamdan mı uyduruyorum bilmiyorum ama bana kalırsa buna engel olmak istedim; o duvarın dibinden kalkıp yanına gittim ve yastıklarını kaldırınca yarım kişilik daha yere sahip olan kanepenin ondan arta kalan kısmına sığışıp bir süre yattım. yatağa ne zaman geçtim ve uykuya ne kadar sonra daldım bunu da bilmiyorum. o uyanıp da etrafta dolaşmaya başlayıncaya dek birkaç defa uyanmama rağmen yeniden uykuya döndüm ama, burası kesin.

odadan giyecek bir şeyler aldı, üzerini değiştirdi, mutfağa geçip kendine bir kahve hazırladı, sonra salona gelip kanepeye oturdu. yattığım yerden onu görebildiğim için konuşmak üzere beni beklediğini de anlayabiliyordum. o sırada ben de istekliydim buna, ama gidip karşısına oturduğumda söyleyecek hiçbir şey bulamadım. olan biten pek de önemli görünmüyordu. ufak bir tatsızlık sayılabilirdi ve eminim bununla yaşayabilirdik.

“konuşacak mıyız?” diye sordu. gözlerini sehpanın bir yerlerine dikmişti ve yüzüme bakmıyordu. bir süre yüzünü seyrettim.

“konuşmasak olmaz mı?” dedim. cevap vermedi. “kahvaltı yapalım sadece, nolur?”

“peki.”

büyük bir rahatlama hissettim. pek mutlu görünmüyordu ama konuşmadığımız sürece sorun değildi. bir şeyler hazırlamaya koyuldum. küçük, sıradan eylemlerle uğraşmak daha da rahatlattı. ve ben bu tuhaf gece, bu kontrolden çıkmış zaman burada biter sandım. kahvaltı yaparız ve hayatımıza kaldığımız yerden devam ederiz sandım.
gördüğüm en beyaz tene, çok güzel bir yüze, sonradan sıkça renk değiştirdiğini öğreneceğim pembe saçlara sahip, en fazla yirmi beş yaşındaki adı simge olan kızla, evde bırakacağı eşyalar için istediği fiyat ve kişisel eşyalarını almak suretiyle annesinin yanına taşınarak evi bana bırakacağı tarih konusunda anlaştık. ev sahibiyle tanışma ve anlaşma kısmı da on beş dakikadan fazla vakit almadı. en ufak kararları bile en az iki kez düşünerek alan sıkıcı bir insan olduğumdan, düşünerek hareket etmek sıkıcılık mı yani, elbette sıkıcılık, bu yeni tarzı daha ilk dakikadan itibaren sevdim ve sürdürebilmeyi umdum. aslında yeni ve boş bir evde yepyeni bir hayat kurma isteğiyle başlayan arayış, eşyalı bir ev kiralama fikrine ilk günden nasıl sıcak bakmıştı bilmiyordum ve verilen adresi ararken çok da istekli değildim buna. ama evde hızlı bir turun ardından ikram ettiği kahveyi yudumlarken hem simge’yi, hem de onu yansıtan bu evi, bu sıcaklığı sevdim sanırım. üstelik, iyi bir fikir olacağını sanıyordum ama doğrusunu söylemek gerekirse, sıfırdan yaratılacak bir düzen için gereken vakti ve enerjiyi düşününce, bunlara şu aralar sahip olmadığım da pekala ortadaydı. sonuçta istediğim zaman ve istediğim kadar değiştirebileceğim bu düzen, bana ait olmayan bu temelle, muhtemelen benim kurabileceğimden çok daha iyi durumdaydı.

hem benim bir ruhum da yoktu zaten, öyle değil mi? bu evinse bir ruhu vardı işte. yaşayan biri onu kendi yaşayan zevkleriyle yaratmıştı, şimdi bana devrediyordu ve bunu hesaba katmadan belirlediğimiz fiyat için oldukça karlı bir anlaşma yaptığım bile söylenebilirdi.

arka tarafta iki küçük oda ve önde mutfağı da içeren bir salonla minik, çatı katı, yarım bir daire burası. odaların ancak üçte birlik kısmında tavan normal yükseklikte. dış duvarlar oldukça alçak; zemin neredeyse çatıyla birleşiyor ve bu da benim gibi pek de uzun boylu olmayan bir insan için dahi odaların kullanılabilir alanını oldukça daraltıyor. bunlardan birini tek kişilik bir yatak, tavanın alçak olduğu tarafta kırmızı metal bir dolap, kapının hemen girişinde beyaz, ahşap bir elbise dolabı ve yerde biraz eskimiş, koyu yeşil bir halıyla devraldım. daha küçük olan diğer odada çamaşır askısı ve ütüden başka bir şey yok. salonun dış duvarı ön tarafta yalnızca küçük, dikdörtgen bir pencereye izin verebilmiş olsa da mutfak tarafındaki büyük pencere ortamı yeterince aydınlatıyor. bir buzdolabı, bir bulaşık makinesi, ocak, fırın ve yeterli sayıda, birbirinden renkli ufak tefek eşyasıyla ihtiyacım olabilecek her şeye sahip olan bir mutfak bu. evin en fazla vakit geçirilen kısmı olduğundan salonda kişisel eşyalardan geriye fazla bir şey kalmadı ama krem rengi, oldukça rahat iki kanepe; siyah, metal bir lambader; muhtemelen yalnızca monitör işlevi görecek bir televizyon; canlı renkleri ve geometrik desenleriyle oldukça hoş bir halı ve evin bej renkli duvarlarından ayrılarak yeşilin harika bir tonuna boyanmış tek duvarıyla oldukça iyi bir başlangıç sayılabilir.

i̇lk akşam, ilk kahvemin eşliğinde, salondaki minik pencereden zincirlikuyu mezarlığındaki ölülere bakarken, yaklaşan uzun ve soğuk kışı geçirmek için bundan daha güzel bir mekan bulamayacağımı düşündüm.

***

o sabah harun’la konuşamadım. akşamında da öyle. ertesi gün de, ki pazardı ve bütün gün evden çıkmadık, değişen bir şey olmadı. aslında böyle söylenince bana biraz komik gelmiyor değil. çünkü onunla konuşmak, kara-komik bir şekilde, hikayemizin en başında vazgeçtiğim bir lükstü. elbette böyle bir şeyden, bu şekilde bir konuşamamadan, teknik bir arıza gibi gelişen bu yeni bir durumdan bahsetmiyorum.

aşktan başım dönerken; birdenbire kendimi onun hayatında, onu da benimkinde bulmuşken; daha o ilk günlerde; yani aklım pek başımda sayılmazken dahi, birbirine pek de uygun iki insan olmadığımızın farkındaydım. ama günler geçtikçe, yanlış bir hikayede olduğumu bildiğim halde o hikayeyi sevdikçe, içinden çıkmak yerine ölmeyi tercih edebileceğimi gördükçe... o zamanlar ona bu kadar aşık olduğumu düşünüyor muyum hakikaten? öyleydim. bu mümkün değil. bence çarpıtıyorum. öyle olmalıydım. çünkü bir keresinde ondan vazgeçmeye çalışmıştım. denemiş ve hayatıma devam edememiştim; kaybolmuşum, bildiğim her şeyi unutmuşum, bundan böyle nasıl yaşanacağını bilmiyormuşum gibi gelmişti. bunlar doğru olamaz. ama öyleydi. burada ayrı dünyaların insanları olmaktan bahsetmiyorum, keşke öyle olsaydı. farklı düşüncelere, farklı deneyimlere sahip olmak bizi olumlu etkiliyordu bile denilebilir çünkü harun’un gayet iyi bildiği konulara bile bunları ilk defa duyuyormuş gibi bir ilgisi vardı; konuşmayı severdi ve bu eylemi bir tartışmaya dönüştürmezdi hiçbir zaman; alışveriş gibi görürdü ki bu pek çok insanın sahip olamadığı güzellikte bir tavır. onunla herhangi bir konuda hemfikir olmamız gerekmiyordu, en azından ikimizi ilgilendiren konular dışında hep böyle oldu. aynı şeylerden keyif almamız da gerekmemişti çünkü aşk herhangi bir eylemin ya da eylemsizliğin sıkıcı gelmesine izin vermeyecek şekilde örtüyordu üzerimizi. birlikteyken ne yaptığımızla, nerede olduğumuzla ilgilenmiyorduk. bu hayatımda duyduğum en saçma şey olabilir. zaten zaman geçtikçe kişisel alanlar ve vakitler çoğaldı, bu uyumsuzluk da önemsiz bir mesele haline geldi.

sorun şuydu ki; ne kadar ararsam doğru ifadeleri bulamayacağımı biliyorum o yüzden buna ayrı kafaların insanları olmak diyeyim burada da, ki zaten yıllardır bunu böyle tanımlıyorum; aynı derinliğin insanları değildik; ayrı şeyleri dert ediniyor, aynı derdi bile çok farklı biçimlerde yaşıyor, daha da kötüsü bambaşka şekillerde ifade ediyorduk ve harun düz, oldukça düz bir kafaya sahip olduğundan benim onu anlamam mümkün olsa da, ben doğuştan karmakarışık kafam ve kendim gibilere açılırken bile yeterince karmaşık görünebilecek ifadelerimle, ona en basit dertlerimi bile anlatamıyordum. kısaca onun biraz aptal olduğunu söylemek istiyorum ama lafı mı dolandırıyorum? karmaşık olmak böyle bir şey mi, neyi süslemeye çalışıyorum? nezaket mi gösteriyorum, kendimi akıllı sanıyorum ve bunu gizleyemiyorum bile mi? basit ifadelermiş. basit olan şey gerçektir. ama gerçekle aram pek iyi görünmüyor tabi. kendimi suçlamak istiyorsam pekala, böyle de diyebiliriz. ama aptal olmak suç değil neticede. doğuştan sahip olunan bir özellik üzerinden kimseye değer biçilemez. kaldı ki daha akıllı olmak da beni ondan daha üstün biri yapmıyor. ve hala devam ediyorum. allah aşkına. keşke yazmaya şu anda son verebilsem. sadece peşinen kabul ettiğim bir gerçekten, onunlayken bile hep taşıdığım bir yalnızlık hissinden ve bu hissi hep taşıyacak olma pahasına yanında olmayı seçmiş olmamdan bahsedecektim. haklı ya da değil, ama önemliydi bu. aramızdaki bu farklılığın onu benim için erişilemez kıldığını ve bunun asla değişmeyeceğini bilmek önemliydi. bir insanın varlığının sonsuz bir yalnızlığa değeceğine karar verebilmiş olmak önemliydi. bunu baştan kabul ettim ve yıllar boyunca hep buna göre yaşadım. ona zaten anlatamayacağımı bildiğim pek çok şeyi anlatmadım. bugünlerde olan bitenden çok daha basit, böylesine trajik bir çaba gerektirmeyecek şeyleri bile.

elbette, bir sabah uyandığımda artık onunla herhangi bir şeyi konuşamıyor olduğumu görmek bu gizli, tek taraflı anlaşmanın öngörülmüş ve kabul edilmiş maddeleri arasında değildi.

- artık konuşabilecek miyiz?
- …
- i̇yi misin deniz? beni endişelendirmeye mi çalışıyorsun anlamıyorum ki?

yalnızca yüzüne bakıyordum. ağzımı açamıyordum. artık orada değilmişim gibi.
karar vermek denilemez. ne istediğimi, neden istediğimi, neyi seçtiğimi, bu seçimin ne anlama geldiğini, sonuçlarının ne olacağını, bu sonuçları göze alıp alamayacağımı, arkasında durup duramayacağımı, ne kadar süreceğini ya da bu sürecin sonunda neye dönüşeceğini hiç düşünmedim çünkü. bu bir cevap değildi, zaten bir soru da yoktu. her şey her zaman her nasılsa öyleydi. her şey yolundaydı. yol diye bir şey kalmamıştı sadece, hepsi bu.

i̇ki insan arasındaki herhangi bir hikaye bu şekilde sona ermiyordur değil mi? ayrı düşmek böyle bir şey değildir? bunun bir sonuç olması gerekirdi. bir ya da fark etmeden biriktirilmiş çok sayıda neden olması gerekirdi. ölüme benziyor bu haliyle; birini hiç beklenmedik bir anda ve ansızın kaybetmeye. ne fark eder, neyin altını çizmeye çalışıyorum? uygun görebileceğiniz, hoşunuza gidebilecek bir son yazamadığımız için üzgünüz, hanımefendi. ya da kafanızın basabileceği mi diyeyim? nasıl fark etmeyebilir? i̇çimde ona dair hiçbir duygunun olmaması nasıl mümkün olabilir? hiçbir duygum yok mu sahiden? bence öfkem var. öfkesiyle ne yapacağını bilemeyince onu bastırır insan. yok sandığıma göre epey derine bastırmış da olabilirim. keşke böyle olsaydı. keşke bu yabancılaşmanın ilgili ya da ilgisiz, herhangi bir anlamı olabilseydi.

bana ne olduğunu soruyor ve bu adam kim bilmiyorum. burada ne yapıyoruz bilmiyorum. hikayemizi biliyorum, oradaydım, unutmadım. neler olduğunu biliyorum.

evine gitmiştim. evinin darmadağın olduğunu söylemişti. neyse ki ben oraya varmadan önce toparlamak için biraz vakti olacaktı ve toparlamıştı da. ama her yer toz içindeydi, bu kadarına vakit bulamamış olacaktı. az sayıda ve yalnızca temel ihtiyaçları karşılamaya yönelik eşyasıyla yalnız ve dünyaya epey ilgisiz bir erkeğin eviydi. salon eski bir koltuk takımı, ortada yemek masası olarak da kullanılan bir sehpa, bir televizyon ve bir oyun konsolundan ibaretti. bir yatak ve bir gardıropla yetinilmiş diğer oda ise arka taraftaki minik bir bahçeye bakıyordu. mutfak aynı anda iki kişinin kullanamayacağı kadar küçüktü ve görünüşe bakılırsa fazla da kullanılmıyordu. evin zemini giriş kapısının önündeki küçük bir bölüm dışında halısızdı ki işte bu affedilemezdi. tüm bunlara rağmen orada olmaktan garip bir memnuniyet duyuyordum. sakin ve sessiz bir mahalleydi. şehrin ortasındaki bir yazlıkta gibiydik. ilık bir eylül akşamıydı ve sanırım çocukluğumun yaz sonu akşamlarından birindeymiş gibi hissediyordum.

duraktan eve kadar yürüdüğümüz yol boyunca süren garip iletişimsizlik evde de bizimleydi. günlerdir yaptığımız konuşmalardan, birbirimizden uzaktayken hissettiğimiz yakınlıktan eser yoktu. laf olsun diye, aramızdaki gariplik daha da garip görünmesin diye bir şeyler söylemeye çalışıyordu. hepsine alaylı bir tavırla karşılık veriyor, muhtemelen geldiğime pişmanmış gibi görünüyordum ki bu da oldukça eğlenceliydi. bir süre sonra konuşmaya çalışmaktan yoruldu ve "ne yapsak, sevişsek mi?" diye sordu. "en sevmediğim şey, sana söylememiş miydim bunu?" dedim, gerçekten de hiç ilgi duymadığı belli olan bir ifadeyle. o da zaten çok ilgili görünmüyordu. halbuki gerçekten de yapılabilecek en iyi şeydi ve herhangi bir engel çıkmazsa zaten gerçekleşecekti, ya da en azından ben öyle umuyordum. ama şimdilik yeterince keyifliydim. hem zaten kendimi eylemin içinde bulmam gerekirdi; bunu planlayacak, kendimi itecek halim de yoktu.

yemek sipariş ettik. sonrasında çöken ağırlıkla birlikte iyice gevşedim. onun uzandığı üçlü kanepeye uyumsuz ve ancak bir erkeğin tercihi olabilecek şekilde birleştirilmiş olan tekli koltuğa yatay biçimde uzandım. bacaklarım koltuğun kolundan aşağıya sarkıyordu ve kafam da diğer kolun kanepeninkiyle birleştiği yere denk düşüyordu, buna rağmen rahatım yerindeydi. yine ses olsun diye kurduğu cümlelerden birine başlamıştı ki birden yarım bırakıp, tepemde topladığım saçlarımı tokadan kurtardı ve onlarla oynamaya başladı. saçlarımı okşamıyordu, onlarla oynuyordu. eylemleri de tıpkı konuşması gibiydi, daha ilkinde bayılmıştım; hesapsız, tasarlanmamış, kendiliğinden.

kendimi iki koltuğun birleşen kollarının üzerinden onun kanepesine yuvarlanırken buldum. bir o kadar hesapsız, kendiliğinden.

sabah ikimizin de mesaisi vardı. zaten evden erken çıkmak gereksin diye hafta içi bir günü tercih etmiştim. haliyle çıktık. kapının önünde beni tuttu, yakamı düzeltti, cebinden kulaklıklarını çıkarıp birini benim kulağıma diğerini kendininkine taktı, play'e bastı, elimi tuttu ve yürümeye başladı. başıma dert almış gibi hissetmeliydim ama o öyle yürüyordu ki, o kadar benimleydi ki, sanırım o sırada, bundan böyle bütün yolları onunla yürüyeceğimi bir şekilde biliyordum.

hikayemizi biliyorum. oradaydım. unutmadım. neler olduğunu biliyorum. ama ne demek oldukları hakkında artık hiçbir fikrim yok.

bana ne olduğunu soruyor ve bu adam kim bilmiyorum. ne söyleyeceğimi bilmiyorum. ne söylemem gerektiğini düşünüyorum ki bunu hiç yapmadım onunlayken. her zaman ne söylemek istiyorsam onu söyledim. şimdi, şu anda, bu canımı yakacak olsa bile keşke bir cevap bulup ona verebilseydim. doğru olabilir mi şimdi bu? aklımdan geçenlerin çoğunu sustuğum bir adam için bunu nasıl söyleyebiliyorum? hani nasılsa anlamaz diye bahsi açılmayan çok şey ve baştan kabul edilen o çok dramatik yalnızlık? hangisi gerçek? madem ona hep yakındım, hep çok açıktım, şimdi de anlatmalıyım o halde. gerisi onun problemi. benim üzerime düşen bu. ve bu susup kendime saklayabileceğim bir şey değil. bazı şeylerin önemi olmayabiliyordu çünkü o vardı. o vardı ve bu çoğu zaman her şeyden daha önemliydi. şimdi o yok. sesli olarak ifade etsem de, etmesem de bu değişmeyecek.

"bir şeyim yok." dedim.
"bir şeyin yoksa günlerdir yaşadığımız ne?"
"bilmiyorum. daha da kötüsü, öncesinde yaşadığımız neydi onu da bilmiyorum."

oturduğu kanepeden kalktı, gelip yanıma oturdu. "beni sevmiyor musun yoksa artık?" diye sordu, şakayla karışık, yalancı bir gülümsemeyle. aramızdaki tatsızlıkları bu yalancı gülümsemesiyle başlayan, beni çekip başımı göğsüne bastırmasıyla devam eden, gevşediğimi hissedince de dudaklarıma uzanan bir şefkat gösterisiyle çözer, adım atan taraf olmakta hiç sakınca görmezdi. aramızda tatsızlıkların nadiren görülmesinin bir sebebi de buydu. ne güzel, adam meseleyi çözmüş gerçekten. bir yetişkini anlamaya çalışmaktan, çözmekle uğraşmaktansa, çocuk yerine koyup avutuyor hep. ağlayan çocuğun ağzına memeyi dayar gibi, harika valla. bir şeyler ters mi gidiyor? sarıl gitsin. sorun daha büyükse daha uzun süreli sarıl. i̇şe de yarıyor bu üstelik. birileri geçenlerde bu adam için biraz geri zekalı mı diyordu?

i̇yi de bunda yanlış olan ne var ki? birbirlerini en iyi ihtimalle oyun arkadaşı, daha sıklıkla rakip, çoğunlukla da düşman olarak gören aşıklardan olmamanın nesi kötü? birinin sadece sarılarak sana iyi gelebilmesi, seni iyileştirebilmesi, yahu midemin ağrısını bile geçiriyordu ona sarılmak, zor bir günün sonunda ona dokunmak her şeyi sıfırlıyordu. biz aynı taraftaydık; birbirimizin sırtını kolluyorduk ve birbirimize iyi geliyorduk; muhteşem bir şey değil miydi bu, sahip olduğumuza şükretmekten başka ne yapmalıydık? gerçekten komikmiş. zor bir günün ardından iyi gelen şey yatakta geçen bölüm olmasın? dünya ile bütün derdim bir adamın göğsüne sahip olmakmış ve ona sığınınca şifa buluyormuşum gibi romantik bir hikayede yaşamak istiyorsam sorun yok, ama gerçekçi insanların yapacağı gibi buna kısaca seks de denilebilir.

ben de ona sarılmak isterdim, ama kolumu kaldıramıyorum. i̇steseydim kaldırabilirdim, off! evet cümleler kurmak gerekir ve cümleleri çoğu zaman deyim öyle gerektirdiğinden öyle kurarız. ama bunun gibi kasıtlarda gerektirmiyor bile. böyle ifadeler dümdüz ve sadece zırva. ona değil, pekala, ama ne fark ediyor? bir zamanlar sahip olduğum, bir zamanlar her şeyin önünde tuttuğum o adama sarılabilmek isterdim. son bir defa ve mümkünse tam da şimdi, şu anda. onunla son bir kez konuşabilmek isterdim. ona, dışarıda bir yerde buluştuğumuz zaman en çok da, kalabalıklar içinde onu seçebildiğim anda dünyanın nasıl aydınlandığını, nasıl renk değiştirdiğini, zamanın nasıl yavaşladığını anlatmak isterdim. ona, ne zaman birkaç metreküplük bir uzay boşluğunda bir araya gelsek, serbest bıraktığım elime onunkinin yapışacağını bilmenin ne demek olduğunu anlatmayı deneyebilmek isterdim. harika, şu anda kendi kendimi yükseltiyorum yine. başlayınca duramıyorum çünkü ama pekala, neye inanmak istiyorsam öyle olsun. ağlamak istiyorsam ağlayabilirim bile hatta.

ağlamak istemiyorum. "bana sarılmak bile mi istemiyorsun?" diye soruyor, bu defa şakası da yok ve sarılmak istesem kolumu kaldırabiliyor mu olurdum gerçekten, cevabı bilemiyorum. tek istediğim şey artık bu evde olmamak. akşamları ihtiyacım olmayan şeyler için bahaneler bularak dolaşmak, geceyi evinde geçirebileceğim yakınlıkta bir arkadaşım ya da akrabam olmadığına kahrolmak, nihayetinde açmak zorunda kaldığım şu kapıdan girince ne yapacağımı, neyle uğraşacağımı şaşırmak istemiyorum. onunla birkaç metreküplük bir uzay boşluğunda bir araya geldiğimde ne yapacağımı bilemiyorum artık ve kendimde olmayı, kendimle başka herhangi bir şey yapmayı da beceremiyorum. yemek yapabilirim mesela. ya da bir şeyler okuyabilirim. en azından o evde yokken, belki. ama ne anlamı var. bu da bir soru bile değil üstelik. bir anlamı olmadığından sarılamıyorum ve bu biraz düşürüyor onu. nihayet. gövdesini uzaklaştırıp gözlerini yüzüme dikiyor ve bak bu bir soru işte. hazır sorulmuşken ve lütfen çıksın artık benden diye, artık bebek doğum yerine gelmiş ve ıkınmaktan başka bir seçeneğim de kalmamış gibi, ne olacaksa olsun ki bitsin artık diye, "olduğumuz şeyi kaybettim ben." dedim, "gerçekliğimiz her ne idiyse onu kaybettim. hikayemiz silindi. bir şey bilmiyorum. bir şeye inanmıyorum."

yüzüme ne düşüneceğini bilemez vaziyette bakıyor. bense daha tamamlayabildiğim ilk cümleyle birlikte o kadar rahatlıyorum ki, üzerine gerektiği kadarını ekleyebilirmişim ve bu hiç de zor olmazmış gibi geliyor. neticede "bilmiyorum" da bir cevap ve madem durum bu, bu da bir şeydir.

"sana dokunamıyorum çünkü kim olduğumuzu bilmiyorum. sadece fiziksel varlığımız kaldı ve bununla ne yapacağımızı bilmiyorum. sanırım benim yazdığım bir hikayede yaşıyorduk. artık yazamıyorum. bence her şey muhteşemdi. minnettarım. minnettarım ama artık o kadın değilim. oymuşum gibi yapamam. belki ancak yeni bir hikaye yazabiliriz. başka bir seçeneğimiz yok. bu kadar güzelini yazmamıza imkan da yok. bu seçimi sen yapacaksın. güzel kalsın dersen de olur, yenisine razıysan da. ama bu bitti."

i̇fadesiz gözlerle bir süre yüzüme baktı. sonra "gitmemi ister misin?" diye sordu. "benden uzak kalmak istiyorsan, bu sana iyi gelecekse bir süre kalalım. lütfen."

"bu bir kriz değil harun." dedim. "duygudurum değil. aklım başımda ve ne söylediğimi iyi biliyorum. çocuk da değilim ve öpünce geçmeyecek."

orada öyle bir süre daha dikildi. sonra küçük odaya geçti. dolaptan sırt çantasını bulup çıkardı. yatak odasına girip bir şeyler doldurdu o çantaya. salona döndü, şarj aletini prizden aldı, katlayıp çantaya koydu. tüm bunların yaşandığına inanmak zordu, ama aynı zamanda rahatlatıcıydı da. telefonunu alıp kapıya doğru yöneldiğinde, ne istediğini bildiğinden emin olmak istedim ve "ne şimdi bu?" diye sordum. döndü ve "hikaye işte." dedi, "ya da her ne amına koduğumsa."

önce çarpılan kapının çıkardığı gürültünün yankısı, ardından merdivenleri inen ayak sesleri; hepsi azalarak kayboldular. bir süre oturduğum yerden koridordaki halının desenlerine baktım, sonra kalkıp o koridordan geçtim, açık kalan ışığını kapattım, sonra da hiçbir şey düşünmeden, üstümü bile değiştirmeden yatağa gittim ve dakikalar içinde uykuya daldım.