şimdi adam derler ki: "yerli filmleri beğenmiyorsun, ortadoğu sinemasından anlamıyorsun, hatta ne anlarsın rönesanstan, ne anlar restorasyondan?*(*italik istiyoruz)ama konu rus sineması olunca esip coşuyorsun, adamlar afedersin bokun öyküsünü çekseler, izleyip öveceksin, maksadın nedir?"
"evet efendim maaş, moskovadan yatıyor!"

arkadaşım;*(*buradaki tonlama tehditkar ve adana şivesiyle tercihen)
rus sineması, esasen sovyet sineması, zenginliği ve üretkenliği ile dünyada ilk beşe girer, çığır açıcılığıyla başa güreşir, haberin var mı? ha sen seyretmedin diye, popüler değil diye, zenitlerde olduğu gibi çelik perde kullanıyorlar diye, o çelik perdenin arkasında kalmışlar diye bu sinema yok sayılabilir mi? yani senin elmadan bihaber olman, elmanın lezzetini eksiltir mi? velhasıl dramatik yapısı ve çekimleriyle dünyaya açıldı açılalı rus ya da daha geniş biçimiyle eski doğu bloğu (macaristan, çekoslavakya, yugoslavya dahil değil) ülkelerinin sinema alanına katkılarını ağzımız açık izliyoruz. en azından ben nedense film seyrederken ve uyurken ağzımı kapatamıyorum, horluyorsun diyorlar, çok utanıyorum.

filmimiz güzeldi, izledik, keyif aldık, orgazm falan olmadık ama iyi geldi. öykü, bu doğu bloğu sinemasının çok kullandığı türden, baba yıllar sonra çıkagelir ve olaylar gelişir. ama aslında öykü de yok, olaylar da. baba ve oğulları var, onlara bakıyoruz, bakarken olayların içyüzünü öğrenemiyoruz, mesleki başarıları veyahut aşklarından haberdar olmuyoruz, sadece onlara bakıyoruz ve etkileniyoruz. taraf tutamıyoruz, bir yere yerleştiremiyoruz ve zaten film boşlukta geçiyor. inanılmaz bir rusya gezisine çıkıyoruz, ama ormanlar, ama denizler, ama nehirler ve o boşluk içinde -esasen bir film için çok büyük handikap olan- yakın çekimler, fotoğraf kareleri, sessizlik bizi dolduruyor, sinemanın bir sanat olabileceğini, bunun için henüz çok geç olmadığını fark ediyoruz. kutuda ne olduğunu hiç öğrnemedik, ama lost gibi de değil, kutuda ne olduğunu o kadar da merak etmiyoruz, bize bunu söylemeden bitirdi diye anasını bacısını karıştırmıyoruz yönetmenin. doyuyoruz, kalkıyoruz, bir shot daha atıp tatlıyı boşveriyoruz. film budur!

benim asıl derdim ise yerli sinemanın büyük dram yönetmenlerine taş atmak, malum maaşlar da moskova'dan.

bir kere kendini ruslarla bir tutup da öyle büyük dramatik anlatılara girişmeyeceksin. senin düzeyin de daha fenası seyircinin düzeyi de belli, otur ivedik çek. adamların tolstoyları, dostoyevskileri var ve bunları hala okuyorlar, seyirci ve sanatçı arasındaki anlama bağlarındaki kodlar böyle güçlü temeller üzerinden kuruluyor. "kız aslında psikopat" demek için bilek kesme sahnesi çekmiyorlar mesela, zaten kızları pek ciddiye almıyorlar. senin neyin var; recaizade mahmut ekrem var, o da kanal d dizisi olana kadar kültürüne katkı yapamayacak. senin neyin var, "yıkılası istanbul"un var, onu da sen bir türlü öğrenemeyeceksin. adamların mesela beyaz geceleri var, o saçma sapan kışlarında, kıçlarının üzerine otururken beyinlerinin farklı bir çalışma dinamiği var. senin neyin var; kapı gıcırtısına oyna, halay çek sen, öyleyse buna odaklanacaksın, bunu değerlendireceksin. öyle kalkıp da sana uzak işlere girişmeyeceksin.

nuri bilge ceylan'ı bu işten azade sayıyorum, bu filmin adını sanını bilmesem ve mesela nuri bilge'nin nereli olduğunu, onun filmi olduğunu bile düşünebilirdim. ve şaşırırdım, farkedilmeyecek kadar sessiz bile kalmış olsa ilk defa müzik kullanmış diye.

bir de kamera ve doğal ışık bu kadar mı güzel kullanılır, rusya böyle güzel bir ülke olabilir mi... maaşlar biliyorsunuz artık.