şu an birkaç dostunu koruyor çünkü "vatan birkaç dosttan ibarettir." *(*andre gide)
sabredebilmeyi bilenler için zaman yavaş akmaz; o yüzden biliyorum, "dostum, kahveleri hazırla. yoldayım." diyeceği güzel günler çok da uzak değil.
haritanın diğer ucundan her şey çok tuhaf görünüyor. siz güneşli günlerinizi melankoliye buluyorsunuz, ben soğuk ve karanlık günlerimi sağduyuya buluyorum. güneşsiz bir pazar günü, sabahın köründe buz kesmiş suyla tıraş olmaya bozuluyorum bir tek. sıfırın altındaki sıcaklıklarda (nasıl sıcaklık denebiliyorsa artık) silaha sarılıp uyumaktan filan bahsetmeyeceğim bile.

15 ana kuzusundan sorumlu olmanın ağırlığı melankolik düşlerinizde yer almaz, biliyorum. biliyorum çünkü kısa süre öncesine kadar sizden biriydim. bir daha örtüşmemek üzere yollarımızın ayrılacağı güne geldiğimizde, birden haritanın öbür ucunda bulunca kendimi, aniden, sizi özlemediğimi fark ettim. o günden beri sizi çok daha uzaklarda hayal ediyorum. halbuki giden benim. son zamanlarda hep başıma geldiği gibi, aklını sevdiğim biri sürekli şöyle diyor; "bugünlerde aldığın en iyi karar gitmek oldu".

diyalog. haliyle konuşuyoruz sizinle. bir keresinde sizi hiç ilgilendirmeyen durumlardan bahsediyordum birinize. zorunlulukla kotarılmış bir sohbetin bitiş kısmına gelmiştik, ona veda ettim. o, bana teşekkür etti. "neden?" dedim. "her şey için teşekkürler" dedi. "ve herkes adına teşekkürler çünkü kritik bir yerde zor bir görev yapıyorsun" dedi. baştan aşağı geçiştirmeyle devam sohbetimizin en samimi kısmı bu cümlelerdi. "iyi bitti, üzerine konuşmadan kapatmak istiyorum" dedim. beni anladı.

haritanın diğer ucundan, dünyanız hayli vahşi görünüyor. bulunduğum yerden çok daha vahşi. balıkları sever misiniz? ben balığı oltadan ellerimle ayıramayacak kadar hassasım bu konuda. balıkların ses çıkarttığına hiç birinizi inandıramasam da biliyorum: olta ağzını yırtarken balıklar çığlık atıyor ve ben buna dayanamıyorum. mümkünse tüm yaşam ibarelerinden sıyrılmış olarak gelsin tabağıma; yemek yerken katliamı düşlemek istemiyorum. bu da ikiyüzlü tarafım olsun. katliamı görmediğim sürece sorun yok. yeter ki temiz iş olsun. ben ikiyüzlü olayım, adına "insan" densin.

şimdi size gelince, çok sıkıldığınız anlaşılıyor. o kadar ki sıkıntıdan kurtulmak için katliamlar tasarlıyorsunuz. boktan bar cinayetleri işliyor, televizyonlarda babaanne pazarlıyorsunuz. ev sahibini rezil etmek için yemeğin içine kasıtlı olarak kıl bırakırken yakalıyorum sizi.

aslına bakarsanız, güneşli günlerinizin içine etmekten başka yaptığınız pek bir şey yok.
sizden daha kötü durumdayım. bu gerçek. yani koşullardan bahsediyorum. rasyonel sebepler ortaya koyarak sizden daha kötü durumda olduğumu iddia ediyorum. yine de sizin kadar hüzünlü değilim. sizin kadar kırılgan, sitemkar filan değilim. çünkü şu halimde özel bir durum görmüyorum.

yüzbinlerce olasılık varken piyangonun bana vurması bana hayıflanma hakkı verir mi? bence hayır. ne de olsa aynı piyango yüzyıldır yine birilerine çıkıyor. "kazandınız!!! haritanın öbür ucunda berbat bir tatil, yepyeni bir hayat deneyimi sizi bekliyor. maalesef davetiye tek kişilik. yalnızlığın dibine vurup bunu pek önemsememeye hazır olun!!!yanınıza alacağınız 3 şeyi sormayacağız. bu boktan psikoloji numarası artık çok eskidi. bir skim almadan siktirip gidin hemen. diyorum ya kazandınız!!!"

vietnam, güneydoğu, ya da madagaskar. ne farkeder ki? insan her yerde insan. sadece şöyle bir fark var: olağandışı durumlarda (sendrom diyorlar ya adına) insan, beşere daha yakın oluyor. dağın tepesinde, bir sürü halttan yoksunken herkes kendi dramını abartıp başrole soyunmaya, hiçbir skim bulamadığı bir coğrafyada en azından biraz daha ilgi bulabilmek için sağa sola bok atmaya başlıyor. boktan bir durum yani. ama hiç yabancı değil. insanın olduğu yerde adalet, objektif bakış açısı, eşitlik vb. romantik derecede ideal durumlardan bahsedilmesi abesle iştigal bence. bu fikrin her gün farklı koşullarda doğrulanması artık canımı sıkıyor. o kadar ki size acımayı bıraktım. sizi düşünmeyi bıraktım. bakın bu önemli. eskiden gece gündüz sizi düşünürdüm. ne kadar ilginç ne kadar trajikomik olduğunuzu düşünür, bir sonraki hareketinizi öngörmeye çalışırdım.

birinizle bir kahve içsek şöyle derdiniz. "2 saattir konuşuyoruz, benimle ilgili her şeyi öğrendin, bense senin hakkında hiçbir şey bilmiyorum." bir şey anlatmıyordum, çünkü hiçbir şeyi anlatmaya değer görmüyordum. sizi bu kadar iyi dinleyebilmemin sırrı size karşı içten ve hevesli bir ilgi duyuşumdu. ama hep aynı hikayeleri anlattınız bana. sonunu tahmin edebildiğim filmleri izlemekten bıktığım anda da çekip gittim. alışkanlık oldu. arkamdan da çok küfür ettiniz.

maalesef şu anda içimde bulunduğumdan başka film kalmadı elimde. haliyle bunlarla şişirdim kafanızı. "hayırlısı" dediğinizi duyuyor gibiyim. hayırlısı dediğinizde ne demek istediğinizi de bilemiyorsunuz aslında. söylenecek söz kalmadığında samimiyet yoksunu bir "hayırlısı" harika bir dolgu malzemesidir. yedirebildiklerinize çekin bu numarayı. içten bir "hayırlısı" ile sizinkini ayırabilecek durumdayım şükür. benimle konuşurken, söylenecek söz kalmadığında sadece susun. bu çok daha anlamlı olur.