bir joaquin phoenix filmi. hakkında bir şeyler yazmak için daha fazla nedene ihtiyacım yok. güçlü bir kadroya sahip olmasına rağmen fazla ses getirmemiş bir film olduğundan, çoğunuz tarafından henüz görülmediğini tahmin ediyorum. hiçbir şey için geç değil. hayatınızın filmlerinden biri olmayacak ama ayırdığınız vaktin fazlasına değecek. bir kere filmde charlize theron gibi bir canlı obje var ki işin görsel keyif kısmını tek başına yürütebilirmiş, yanına da mark wahlberg'ü vermişler, bonusu olmuş. dikkat ederseniz joaquin konusuna hiç girmedim, kendisine o gözle bakan karşısında beni bulur.

james gray bir joaquin sever olması nedeniyle adamımdır, süper bir oyuncu olmasa da mark wahlberg'ü de seviyorum, bu üçlüyü bir başka hikayede yine birlikte göreceğiz, (o hikaye için bkz: we own the night) yani yeniden izleyecek çok fazla filmimiz olduğundan, bu filmden iki güzel sahneyle ayrılsak da olur. -izlemediysen sen bu paragraftan ayrıl sevgili okur.-

hikaye sıradan. içinde de yine sıradan bir bir anne oğul ilişkisi var ki ben o ilişkinin bir konuşması sırasında ağladım laneth... üç nokta kesildim... "james gray sadeliği" diye bir şey var, inince adamın tam böğrüne iniyor.

başka bir yazıda girilecek ama "phoenix kötülüğü" diye de bambaşka bir şey var ki, ben düşündüklerimle bir tarafta duruyorum, o yaptıklarıyla bir tarafta duruyor. tam ortada durup the yards göndermeli bir tezahürata giriyorum mebcuren:

"joa-quin-bi-zi-merdivendenat."