sakin bir şarkı eşliğinde açılışını yapıyor film, los angeles'ın yüksek damlarından birinde kalıyor kamera, o damda the million dollar hotel'in neondan tabelası duruyor. bir adam var, damda koşturan, dövmeli kollarını açarak boşluğa dalıyor. düşerken diyor ki: "hayat mükemmeldir. hayat kadar güzel bir şey yoktur." o zemine doğru gidedursun, biz de hikayesine doğru gerisin geri yol alıyoruz.

iki hafta öncesini anlatmaya başlıyor, hayatının iki hafta önce eloise'la yakınlaşmasıyla başladığını. filmi izledikten, öyküyü baştan sona dinledikten sonra anlıyorsunuz ki, dediği kadar var. hani dövüş kulubü'nün başlarında anlatıcı der ya, "bunların hepsi marla singer'la ilgili" diye. işte bunun gibi bir şey. sizin anlayacağınız, bunların hepsi eloise'la ilgili.

(ha bu arada bizim adama tom tom diyorlar.)

neredeyse hepsi akıl hastanesi koğuşlarından geçmiş ve halihazırda hepsi sigortasız sakinleri olan bu otelde izzy denen bir herifin intiharı onca hengameyi peşisıra getirip otelimize yerleştiriyor. izzy diyip geçmeyin, derdi oğlunun iyi bir musevi olarak asla intihar etmeyeceğine kani olmak ve oldurtmaktan ibaret medya patronu bir babası var. bundandır ki fbi'dan dedektifler tutarak, oğlunun katilini bulmaları için otele salıveriyor kodaman amcamız. bir an önce herhangi bir katil enseleyip, tatile önden yolladığı nişanlısıyla sevişmeye gitmek isteyen dedektif skinner ise sabırsızlıktan otel sakinlerinin canına düşüyor pek tabii.

lakin işi sandığı kadar kolay değil, yardımcısının da dediği üzere, tuvalette suların kesilmesi bile oteldekileri skinner'dan daha çok korkutuyor. hak veren skinner her kozunu oynuyor, vanaları kapatıyor, dinleme cihazları yerleştiriyor, oteldekilerden kimilerine işbirliği teklifinde bulunuyor... gelin görün ki kendi halinde bir ahenk tutturmuş giden sırlar oteli sakinleri dünyalarının dönüşüne çomak sokan bir dedektiften hazzedecek tipler olmadıklarından birtakım planlarla kontratağa geçiyorlar. tom tom kendi deyimiyle "kafası biraz yavaş çalışır" olduğundan, ona plana katkı olarak hiçbir şeye burnunu sokmamak düşüyor. isabet de oluyor hani, çünkü derdi başından aşkın zaten onun, çünkü bu olanlar aydınlanmamış bir cinayetin getirdiği huzursuzluk ya da otelin başına çöreklenmiş can sıkıcı soruşturma belası değil. bunların hepsi eloise'la konuşmak için bir fırsat onun nazarında. ve esasında bizim için de bu kadar basit. dikkatimizi sürükleyen merak değil, tom tom'un eloise'a yaklaşma uğraşları, bunun yanında oteldeki kaçıkların çekişmeleri, geronimo'nun katran tablolarını izzy'ye mal ederek bir sergiyle zenginlere kakalama tasarıları, john lennon çakması güneyli'nin cırlak sesiyle yaptığı gülünç besteler ve daha neler... ama hepsinden öte tom tom var, hepsinden öte eloise var, tom'un ona duyduğu aşk var, onları buluşturan ve tom tom'a daha neler yaptırmış olan aşk. izzy'yi kim mi öldürdü? aşk, sen nelere kadirsin ulan. tom tom gerizekalı mı dersiniz? ben de size derim ki o zaman: yanıldınız, tıpkı dedektif skinner gibi.

ve aslında bunların hepsi eloise'la ilgili. tom tom'un istediği eloise'a ulaşmaktı. bunu başardı. bu arada ortalığın da altını üstüne getirdi. bir an için olsa bile. bu dünyanın bir parçası olmak için tutunacak bir dalı olsun istedi, biz hikayeye dahil olduğumuzda bulmuştu bile. ona ulaşmasını izledik. bu kadar.

izlerken tam burada aylak adam geldi aklımıza (tutamak meselesi), tabii film sınırlarından çok uzaklaşmadan dönelim dedik ve bono'nun ömr-ü hayatında elle tutulur tek icraatının bu filmin senaryo ve bütçesine yaptığı katkı olduğunu düşündük, yiğidi öldürdük hakkını yemedik, the ground beneath her feet* gibi bir soundtrack harikası mevzubahis olduğundan hakkını ayrıca teslim ettik, yönetmen wim wenders olunca şukela görsellik hayallerimiz oldu, sonra bu hayaller suya düşeyazdı ve fakat film paspal ruhlu olduğundan böylesinin de eğreti durmadığını düşündük. zaten salt sinematografiye tav olup içeriği boşlayanlardan değildik. paris texas kadar olmasa da iyi bir wim wenders filmi olduğunda karar kıldık sırlar oteli'nin, berlin üzerinde gökyüzü'nün üstünde bir yerlere koyacaktık hani utanmasak, koyduk da. yoo, utanmadık. şöyle de bir diyalog bıraktı million dollar hotel bize, hatırlayıp hatırlayıp güldük:

stix: bazen odamı izzy'ye verirdim. güzel oda, bekar işi. izzy oraya kız atardı.
vivien: beni hiç senin odana götürmedi!
stix: hayır, kulüplerde bulduğu kızları getirirdi.
vivien: ne yani? ben senin bekar işi, bok çukuru odana layık değil miyim? senin o kara taşaklarını koparırım!

*: http://www.youtube.com