evvela: bu filmde ensest yok. bu böyle biline.

bir diğer nokta şu: seyredenlerden o denli negatif yorumlar duymuşluğum var ki, filmi şöyle bir iç sesle izledim: "unutma, tamam kötü film, evet kötü film, bura fena olmamış, yok be kötü film, aslında şöyle bir derdi var adamın, yok lan kötü film, anlatmak istediğini kestirebiliyorum, ama kötü film, sanki toparlayamamış yoksa hani, bırak ya kötü film, ya sen de bir sus be, tamam ama bu kötü bir film, beni bağışla, neden lan, bence fena değil o kadar da, ne diyorsun, beş üzerindeeen eeeehhh üç buçuk hadiii, ne bileyim çok oldu sanki, ben sana sus demedim mi ayrıca sen kimsin, iç sesin diğer yarısı, yani theo ile isabelle gibiyiz bir yerde, sus spoiler verme, fena değil, kötü film, değil, kötü, değil, kötü..."

böyle giderdi bu. sonuç: değil. fena değil.

samimi bir itirafla bodoslama dalayım asıl meseleye: ben bu bertolucci'den pek hazzetmem. 1900 ile paris'te son tango'dan başka hiçbir filmini sevdiğimi anımsamıyorum, desem yeri. lakin the dreamers da abartıldığı kadar kötü bir film değilmiş gelin görün ki. filmin göze en fazla batan tarafı anlatılmak istenilenlerin toparlanamamış olması. (yalnız çok pis bodoslama daldım bu sefer.) paris'e 68'de ayak basmış ergen görünümlü amerikalı matthew kardeşimiz sinematekte gördüğü ikizler isabelle ve theo ile, henri langlois'nın sinematek başkanlığından kültür bakanı malraux tarafından alınmasını protesto eden eylemde tanışır. tanışıklık biraz hızlıca gelişir ve karşılıklı bir keşfetme süreci alır başını gider. iki yarı vardır ve aslında bunlar tamdır. dışardaki bu tamlığı başlarda yadırgar, ancak keşfetme arttıkça bütüne dahil olmaya teşne bir hal arz eder. mevzu kısaca budur, denebilir. şimdi paris, 68, sinematek falan diyince haliyle yeni dalgayla içli dışlı bir atmosferin filme hakim olduğu düşünülebilir. ancak çok da doğru sayılmaz bu, her ne kadar filmin başlarında 400 darbenin arka plandan gelen müziği, bizim üçlünün (theo, isabelle, matthew) godard'ın bande a part'ının üçlüsünün (arthur, franz, odile) louvre müzesini 9 dakika 37 saniyede gezme rekorunu kırması, jean pierre leaud'nun; truffaut'nun; belmondo'nun şöyle bir beliren sevimli suratları kalbimi çalacak cinsten jestler olsa da bir devamlılık göstermiyor. herkese mavi boncuk dağıtan ama bir süre sonra sıkmaya başlayan bir aşık misali bu film. aşıkları kafasınca gezip duruyor, halbuki sıra sıra dizse... biraz ona, biraz buna göz kırpıyor, biraz yeni dalgaya, biraz vietnam'a, biraz ikizlerin neredeyse patolojik bütünlüğüne, biraz yabancı olanın dışarlıklı olma mahkumiyetine, biraz greta garbo'lu ve marlene dietrich'li sinefil oyunlarına, biraz kuşak çatışmasına... şu an manyağa bağlamış görünebilirim ama inanın kareler beynimde çakkıdı çakkıdı oynaşıyor resmen, kenan doğulu'nun küpeli kulakları çınlasın. ama bu dansın sorumlusu ben değilim zengin malzemeleri biraz savrukça toplamış olan bertolucci. film nasıl toparlanırdı bilmiyorum, aslında tek söylemek istediğim filmde güzel detayların olduğu, ama parçaların vaat ettikleri kadar etkileyici bir bütün meydana getiremiyor olmaları. yahut geçişler sağlam değil diyeyim, bağlantılar koptu kopacak. haliyle ortaya öyle bir öykü çıkıyor ki biraz belirsiz, biraz kararsız.

"e sen bu filmin neresini az da olsa sevdin be bacım?"demezler mi? valla derler. el cevap: sinematek mevzuuna, yeni dalga filmlerinden kesitlere, barikatlar gecesinin filmin gidişatında muhteşem bir kırılma noktası yaratmasına kıyamadım. sokağa çıkan üçlünün kalabalığa karışmasına, eğretiliğe mahkum olanla ikizlerin şiddet bahsinde kesin ayrışmasına, theo ile isabelle'in ayrılmazlığının vurgusuna kıyamadım. evet birleşememiş parçalardan tutturulmuş gibi filmimiz, lakin işbu hal filmi ıskartaya çıkarmayı da gerektirmiyor.

başka bir konuda filmin savunusunu nedense üzerime vazife gördüm. küstah bir insanım biraz, anlaşılıyordur halimden. "film 68'de geçiyor, 68'le neden doğrudan alakalı değil?" gibi eleştirileri çok duydum ve çokça yersiz buldum. izleyenler filmin, 68'deki politik ortamı ve mücadeleyi anlatma gibi birincil bir derdinin olmadığını görebilirler. dönem bu filmde arkaplandan öte düşünülmüş değil. haliyle 68'den filme sızan ayrıntılar varsa da dönem filmin konusu olarak tasarlanmış değil. bundan mütevellit böyle yadırgamalar yakışmıyor. ayıp.

son sözüm: yoklukta gidenden hallice. fena değil.