bir filmin başlığındayım, bir nolan filminin başlığındayım, yazacak çok fazla şey olduğunu düşünmemekle birlikte nereye varabileceğimi de kestiremiyorum. izledikten sonra buna gerek görmemiştim ama gecenin bir yarısı buradayım mesela, fonda hans zimmer böğrüme böğrüme inerken, başlığa sadece nolan aşkımı bir kez daha ifade etmek için bile dalabiliyorum. bu, güzel bir film izledikten sonra yaşadığınız o güzel duygu değil. bu, büyük bir ayrılığın sonrasında sevdiğiniz birine kavuşunca yaşadığınız gibi daha çok, ama mutluluk da değil, bu bir çoşku, bir minnet, iyi ki varım, iyi ki buradayım gibi. ölüm denince aklına bir annem buna nasıl dayanacak bir de nolan filmlerini kaçıracağım korkusu düşen bir insancığım sonuçta, film sizin olsun, hastası olun, yerden yere vurun, ne yaparsanız yapın, hepimizin başka bir şey aldığı bir dünya bu, bu yüzden güzel, benim aldıklarımın yarısından çoğu yine bana kalsın, hikaye her seferinde nasıl beceriyorsa yine o perdenin dışına taşsın, yıllardır hiçbir şeyin bir parçam haline gelmesini bu kadar sevemiyorum.

sinemaya yanımda birileriyle gitmekten nefret ederim. gittiğimde orada birilerinin olmasından nefret ederim. salon kapatmak gibi hayallerimden bir öncekinde bahsetmiştim, bu sefer de yine filmin bir bölümünü, bir insanın boyun hizası o uzunluktaki bir koltuk arkasının üzerine denk gelmemeli diye düşünerek katlettim. sabah sayılacak bir saatte günün ilk seansı ve yer bulabildiğinize şükrediyorsunuz. halbuki bir süre daha erteleyeceğimi sanıyordum. neden bu kadar erken ya da neden bu kadar geç oldu, aslında kesin bir fikrim de yoktu. iki hafta boyunca nasıl olup da hala gitmediğime her seferinde başka bir sebep buldum, millet çok gaza geldi bi sakinleşsin herkes dedim, ille de imax ille de imax dedim, yer bulmak zor dedim, kalabalık beni öldürüyor dedim, filmle ilgili beklentilerim yüzünden dedim ki onu bu yazının içinde tekrar diyeceğim muhtemelen, böyle bir kaç şey daha dedim ve bekledim ama aslında hepsi de tuhaf bi şekilde hem gerçek hem anlamsızdı. ta ki bu sabaha kadar.

birinde kimsenin oturmayacağı iki koltuk satın almayalı seneler olmuş. aklıma the prestige'i izlediğim akşamlar geldi haliyle. ilk akşam gişedeki elemanın "gençturkcell mi?" diye soruşu ve sonrasındaki o sessiz diyalog, o tartışma, sorunun tekrarıyla uyanış ve "hayır, yalnızım." özenle seçilen o kelime ve o gizli, o unutulmaz gülüş, tam tersine asılan bir başka yüz için ertesi gün kampanyasız iki bilet daha. ne günlerdi ama. biz ne zaman bu kadar gerçekçi olduk nolan. önceden senin dünyan karanlık hikayen gerçekçiydi, bizimki ise aydınlık ve uydurma, bu sabahsa senin dünyan aydınlık hikayen uydurma, bizimkiyse, böyle işte. bundan böyle ikinci koltuklarım senindir nolan, tersimden bi başka görünüyorsun...

***

ben batman hayranı değilim. türün hayranı hiç değilim. herkesin filmden beklentisi kendine. seri benim için zaten ikinci planda, araya gelen filmlere bakarsanız anlarsınız sebebini. the dark knight'ın aksine bu sefer yorumlar üzerinden konuşacağım ve çok uzatmayacağım bunu. asıl mesele bu olmadığı için üstünkörü söyleyebilirim ki evet the dark knight rises, bi the dark knight değil. olamazdı da. yukarda bahsi geçen beklenti de buydu zaten, nasıl ki "the prestige"den sonra "inception"ı tamam deli gibi ama onun kadar iyi olamayacağını bilerek bekledik, the dark knight rises da bir öncekinden sonra aynı kaderi paylaşacaktı. yani kendisinin daha iyi olduğunu düşünenler de az değil, hatta çoğunluk bile olabilirler, ama bu da yine beğeni kriteri konusu ki oraya hiç girmeyelim. yalnızca kendi kriterlerim doğrultusunda gerekçelendirebilirim ve ilk gerekçe de derinlik farkı olur haliyle. the dark knight olay örgüsünden çok olayın özünde gezen ve dahası gezerken etrafı alt üst eden bir filmdi. üçlemenin asıl hikayesi oydu, ağırlığını o üstleniyordu, "batman begins" nasıl ki çok iyi bir film olmakla birlikte sadece the dark knight'a giriş olmaktan ibaretse, the dark knight rises da anca bir kapanış, bir sonsöz olabilirdi ki öyle de oldu. karakterlerin yüzeyselliği de konunun yüzeyselliğiyle paralel bu filmde, aksini düşünenleri anlayamamakla birlikte merak da ediyorum, joker gibi bir karakterle kötülüğün saf halini yaratıp sorguladıktan sonra, iyi-kötü savaşı hakkında söylenebilecek her şeyi söyledikten sonra, bu sonsözde ne gibi karakterler ya da düşünülecek ne gibi yeni şeyler bekledi de buldu bu kesim. bane'i yere göğe sığdıramayanlar var ki o dahil bütün yeni karakterler gayet sığ, daha da kötüsü, joker'in aksine klişelerde gömülü hepsi, joker için zamanında uzun uzun yazdığımızın aksine deneyimleriyle açıklanan karakterler bunlar ki o da zaten yarımyamalak, bomboşlar ve onları doldurmak için yeterli zaman olmadığı gibi bence buna zerre gerek de yok, ne şekle sokulurlarsa sokulsunlar, yeni olmayacaklar, tıpkı bu filmde gördüğümüz diğer her şey gibi.

yermiyorum. tanrı aşkına. nereye varacağımı kestiremem dediysem o kadar da değil. konu o değil. üç saat boyunca biteceğini bilmenin huzursuzluğuyla izlemişim, çoğunuz böyle izlemişsiniz, hepimiz başka başka da olsa kocaman bir tat almışız, gelmiş buraya satırlar doldurmuşuz, siz koca interneti doldurmuşsunuz hatta, kim adam gibi yerebilir, yerse de kimin umrunda olabilir. benim umrumda olan ne biliyor musunuz, çok sıkılıncaya kadar onlarca yazı okudum; ne söylenmiş olursa olsun, hemen hemen hiçkimse nolan'ı başka bir yönetmenle kıyaslamıyor. neredeyse kimse the dark knight rises'ı, the dark knight'tan başka bir şeyle kıyaslamıyor. kıyaslamasın da zaten. daha önce de söylediğim gibi, ben nolan için ayrı bir liste açtım, bundan böyle onun elinden çıkacak olan bir film kötüyse, o listenin kötüsüdür, iyinin kötüsüdür, ve bunun pek çok insan için böyle olduğunu görmek gibisi yok. demem o ki, nolan kendi koyduğu çıtayı anca kendi aşabilir, ama lütfen, bu seri için bu zor değil, neredeyse imkansızdı.

politik algım yok orasından siz devam edin, kadroya dokunmak istiyorum ben birazcık ki hepsini çocuğum gibi seviyorum artık. marion cotillard'a zaten çok aşığım, her nolan filminde olsun. anne hathaway karakterine ne sevgili bir şekil vermiş öyle, bu hikayede kalmaz o da diğerleri gibi yol alır bizimle umarım, çok sevdim, yaşıtım olması ve yüzünde, tam da iki aynı yerde, bu ara peydah olup canımı sıkan iki aynı çizgiyi taşımasının da payı vardır bunda bence. tom hardy, joseph gordon-levitt ve diğer eskiler bir kenarda tatlı tatlı dursunlar, michael caine'in bu üçlemede harcandığını söyleyen kimi yorumlar gördüm, az da değildiler. bense bugün serinin en sevdiğim karakterinin o olduğuna karar vermiştim, tuhaf geldi haliyle. tamam bir şey diyelim ona ama, harcanmak?

bu kadar satırı nasıl yazdım, ne yazdım ben de bilmiyorum şu saat ve şu uyku itibariyle ama, bir nolan filmini ilk izleyişten sonra bir yazıya sokmak pek huyum değildir, sonradan belki bir şeyler daha çıkabilir, eklenebilir vs... sonuçta öyle ya da böyle, beni oturduğum koltuktan kolay kaldırmayan, sonra da günlerce kafamın içinde dönüp duracak olan bir şey, yazma çabasına da değen bir şeydir. sonuçta, bir kez daha minnet doluyum, bu hikayeye kendi tarzının dışına çıkarak mutlu bir son yazdığı için, güzel bir yalan söylediği, bazen "gerçek"ten daha fazlasını hak ettiğimizi düşündüğü için. elleri kirli değil. benim için değil.