.

- kargalı n’aparsın bu ağaç dibinde?

aniden belirmekle meşhur olmuş, uzun boylu, gür bıyıklı, zayıfça adamın bu suali berikini gittiği yerlerden geri getirmeye yetmedi. daha gür bir sesle soruyu tekrarladı adam.

- “sana diyorum kargalı, n’aparsın bu koca ağacın dibinde?” bu defa başarmıştı.
-oo, paşa abi, iyiyim. n’apayım. bildiğin gibi.

karşı tarafa soruyla dönmeyen bu cümle, herhangi bir insanın lügatında, sonra konuşalım anlamına gelse de, paşa abi işin aslını hemen anlamıştı. anlama ve anlaşılma müessesi, aralarında epeyce yaş farkı bulunmasına rağmen bu iki insan arasında, epeydir kuruluydu. aklıyla olan meselelerini, toplumun çizdiği sınırlar içinde tutamayan iki insanın bu ortalığından başka ortaklıklar da vardı bu hususta.

-var mı sigaran?
-var abi.
-kaç tane?
-tek dal.
- tiryakinin son sigarası alınmaz derler; ama bilirsin tiryakilik bırakmadılar kargalı.
- otur abi birlikte döneriz.

sigarayı yaktılar. vakit akşama dönmeye, güneş, artık, günden erken ayrılmaya başlamıştı. mevsim değişiyordu. bu iyiydi. zamanın, misafirlerine çokça cömert davrandığı bu diyarda, sıcak 3. kısım sakinleri için pek tercih edilmezdi. paşa abi bir şey demedi. kargalı da yanında susabildiği bu insanın sessizliğinden memnun kaldı.

- abi benim iki saat daha iznim var. sote bir yerde, birinden bir sigara daha isterim. sen iç gerisi.

kargalı’nın jesti büyüktü. paşa, buranın gediklisiydi, buraların yolunu yordamı bilirdi. sigara, 46’lar arasında kolayca paylaşılan bir şey değildi. yine de kargalı’nın teklifini geri çevirmedi. son fırtı da çekti. giderken, elinden eksik etmediği, adeta üslubunun, duruşunun bir parçası haline gelmiş hareli kehribar tespihi kargalı’ya uzattı. “al” dedi, “yarın bu saatlerde alırım senden.” geldiği gibi uzaklaştı kargalı’nın yanından.

kargalı, 3. kısım’ın akıllı delisiydi. dışarıya göre deli, buraya göre akıllı olan, fazla konuşmayı sevmeyen bu genç adamın, akıl hastanesine getirilişinin üstünden bir sene geçmişti. adı ali’ydi; ama küçüklüğünden beri mayi derlerdi. dedesinin ismini koymuşlardı kargalı’ya. eşinin ölümünden sonra, hayattan elini eteğini hepten çekmiş bu kalender adam, bir eşref saatinde, bu çocuğa niye benim adımı verdiniz, bahtı benim gibi olmasın. mayi diyelim biz bu oğlana, baksanıza eli dursa ayağı durmuyor, mayi olsun bunun adı dediğinden beri, ali’nin yerini mayi almıştı. o zamandan sonra, mayi demeye başladı herkes. fakat, mayi’nin buradaki adı kargalı’ydı. onu öyle bilirler, öyle çağırırlardı; doktorlar dışında herkes, hastabakıcılar ve görevliler de dahil, kargalı derlerdi.

lâkap, mayi’nin, hastaneye gelme sebebinden dolayı diğer deliler tarafından bulunmuş ve kendisi de dahil herkes tarafından derhal benimsenmişti. fen fakültesi’nin araştırma görevlisi bu sessiz ama kaçık adam, bir yaz günü, fakülte bahçesinin tam önünde ayan beyan kendi kendine konuşurken, bir olay etrafında toplanıp öylece durup bakmayı, nesilden nesile aktarmayı büyük bir maharetle başarmış bu coğrafyanın garip insanlarının şaşkın ama durumdan hoşnut bakışları arasında buraya getirilmişti. mayi, uzun bir süredir pepiyepyoç adında bir karga ile konuşmaktaydı ve bu iş için izin verilen sınırların dışına taşmıştı. hastane bahçesinin hemen karşısındaki büyük çam ağacın altına oturmuş genç adamın hikayesinin kabası bu minval üzerineydi.

mayi ismiyle müstesna olmayı bırakalı epey zaman olmuştu. sakindi, katıydı. deliliği içineydi genç adamın. ne var ki, paşa’nın avuçlarının içine bıraktığı bu efsunlu nesne, düşüncelerinde çılgın bir akıntıya neden olmuştu.
yerini akşama birazdan bırakacak olan bu güz ikindisinde mayi’nin düşünceleri, paşa’nın ona bıraktığı tespihle rotasından şaşmıştı. 3. kısım’ın kireç sıvalı eski binasına çarpıp kendisine akseden düşünceleri genç adamı başka yerlere götürmüştü. elinde tuttuğu ve usülünü biraz olsun bildiği 33’lük sabır taşı, adeta bu diyarların, bu coğrafyanın, “buranın” sembölü gibi oldu bir anda. bu coğrafya, alışmanın sabretmenin, durup beklemenin coğrafyasıydı. hemen her nedene, hemen her sonuca bir şekilde alışmasını bilirdi coğrafyanın insanı. bu sabır vaktinde, “alıştım” diye içinden geçiyordu kargalı, “alıştım, belki de hâlâ alışıyorum. daha önce var olan pek çok şeyin bir anda yok olması ve zaman içinde onların yerini başka şeylerin alması, o garip boşluğun dolması ve insanın bazen bilinçli, bazen bilinçsiz bu seyre bir şekilde uyum sağlaması... buysa eğer alışmanın bir hikayesi, evet, alıştığımı söyleyebiliyorum şimdi.” gözlerini, sarıya ve onun sair tonlarına bürünmeye başlamış ağaçlarının arasındaki bir noktaya götürdü.

buraya geliş, getiriliş anını düşündü. annesi ağlıyordu, bir yılda iki defa görmüştü kadıncağızı. gelmeyin zor oluyor böylesi demişti. ben geleceğim iyileşip. varsa sabrın insan suretine dönüşmüş bir hali, bu annesi olurdu. sessizce binmişti hastane arabasına. onlarca insanın kendisini bir korku filmini izler gibi izleyişini hatırladı. oysa kime ne zararı olmuştu. burayı sevdiyse, ki zor olsa da bunu başarmıştı, biraz da onlardan uzaklaşmanın payı yok değildi. oysa buradaki insanları sevmiş, insanları sevdikçe pepiyepyoç’u, ona kendisini bu isimle tanıtan ve dünyaya yedi kez geldiğini, pink floyd’u ve aşık veysel’i canlı dinlediğini söyleyen, kitap çalmaktan, tırtıl yemekten ve martılarla dalga geçmekten hoşlanan güzel dostunu daha az görür olmuştu. insan, bir hikayenin, bir ortaklığın, bir derdin, sevincin içinde seviliyordu demek ki. neydi orada, kargalı’yı insanlardan, bir insanı diğerlerinden koparan, herkesin kendi hikayesini, bir başkanın dışlanmışlığında yaşamaya iten şey?
her bir tespih tanesine bölündü kargalı’nın benliği. çekilen her bir parça, unutuşun karanlık mağaralarını aydınlatan idare lambalarına dönüştü. nisyan güçlüydü, yavaş yavaş geliyordu anılar. anılarla canlanan hatırlayışlar, düşünceler. parmaklarının arasından kayan her bir kehribar tanesi, bir anıyı getirecekti. anımsayışın ırmağı koyu renklidir. bu sebeble, kahir ekseriyetle anılara olan yolculuğa hep en kötüsünden başlanır. mayi için de bu imame hep elif’tir. elif bir ayrılış hikayesidir. bir gidişin ve bir kalışın hikayesi. ayrılık kimden ve neyden ayrılınırsa ayrılınsın biri gidişe diğeri kalışa ait olan iki keskin çizgiden oluşur. zaman geçtikte, kalanın anıları, gidenin mevcudiyetinin tüm izlerini siler. bu bahiste unutmak, bizden, ben’e olan geçişin bir diğer adıdır. diğerine,diğerlerine dair olan görüntüler ırmağın koyu sularında kaybolur, anlamını yitirir. mayi için de bu kural işliyordu. istikamet, eski mayi’ye doğru, o kalıştaki ben’e doğru ilerledi. uzun sürmedi bu yolculuk. olmuş, bitmiş, yaşanmış ve geçilmişti. olgunluk, yaşamak ve geçmek demekti biraz da.
kalktı, artık sokak lambalarının ışığında aydınlanan adını bilmediği çiçeklerin solgun çehreleriyle anlamlandırdığı yolda yürümeye başladı.
ismini başkalaştıran çocukluğu geldi aklına. çok fazla bir şeyi hatırlamadı. çocuk olmak güzeldi, çocuk kalabilmek daha da. buraya gelişinin birinci ayında, iki görevli arasındaki konuşmayı anımsadı birden. bizim çocuk, bunlar gibi deli olacak demişti pek sevilmeyen görevli. delilerin delisi, hastanenin hemen her kısmında yatmış, çıkmış tekrar tekrar gelmiş bekir abi “her çocuk biraz delidir, her deli de biraz çocuk. çocuk eğer senin çocuğunsa elbet akıllanır merak etme evlât” demişti gülürek. ötekisi anlamamıştı, iyi şey dediğini sanıp teşekkür etmişti.

kendine izin verilen yolun sonuna kadar yürüdü. geçmek istedi sınırı. geçmedi. geçmeyecekti. hikayenin bu kısmı, çoğu zaman olduğu gibi, kalışa dair olacaktı. geçilen her bir sınır, bir başkanın sınırına ait değil miydi? oradakileri geçtiği için buradaydı. buranın da vardı çizgileri, olmazları, burası da durup beklemenin, ait olabilmenin, alışmanın topraklarının bir parçasıydı. bir şiir dizesi mırıldandı. tespih taneleri azalıyordu. alışmak, diyordu şair “ölümün bir başka adıymış bilmezdim” oysa alışmak hayatın ta kendisiydi. öğrenmişti bunu. hep ileriyi gösteren zamana bir gün daha olsa yenilmemek, yeniden var olmak; sevmek, sevilmek, ağlamak, gülmek, acı çekmek, hep bir başka ihtimale tutunmak için yapılması gereken şeydi alışmak.
oraya alışamadığı için mi buradaydı? normal hayatın bir parçası olamadığı için mi? belki de şair haklıydı. mertebesi de önemliydi. neye, ne kadar alıştığımızla da ilgiliydi pek çok şey.

mayi değişmişti. buradaki bir yıllık zaman zarfında fazlaca değişmişti hem de. aklıyla zoru olan bu insanların hikayelerini, en ince ayrıntısına kadar dinlemişti. bu bakımdan, dışarıya oldukça benziyordu hastane de. burada da insanlar, kendi türkülerini söylüyordu hep. “kendi türkülerini hafif dokunaklı.” genç adamın sabırla dinlediği her bir hikaye, onda kendi benliğine o benliğinin dışından da bakabilmesine olanak sağlamıştı. insan, bildikçe, gördükçe varoluşunun ağırlığını daha fazla hissediyordu bu doğruydu. ama bu ağırlığın, kendi dışındaki insanları da etkilediğinin farkında olmak, onu daha güçlü kılıyor gibiydi.
benlik gibi, insanlar da, farklı farklı parçalardan oluşsa da, bazen bir bütün, bir organizma içinde daha anlamlı olabilirlerdi. mayi’nin düşüncelerindeki yolculuk, bu zaman diliminde, “dışarı”ya doğru açılan bir seyirle devam ediyordu.


vakit gelmiş, kendisine verilen dolaşma süresi sona ermek ermişti. şansı yaver gitmiş, yan kısımdaki birinden bir sigara koparmayı başarmıştı. sigarasını, güneşin sahneden çekilmesiyle soğuyan havaya meydan okurcasına yaktı. tesbihi şöyle bir çevirdi, sol cebine gülümseyerek koydu. akşam, paşa’ya teslim edecekti. onla işi, en azından bu seferlik bitmişti.