.

derler ki, tarih yakınlaştıkça tarihe bakışta subjektivizm güçlenir, uzaklaştıkça objektivizm... bu gerçekten böyle midir? bu böyle ise bunun böyle olması doğal mıdır, yoksa bir göz yanılgısı mıdır? göz yanılgısı derken, gözden uzaklaştıkça şeylerin küçülmesi, gittikçe küçülerek görünmesi gibi bir durumu kastediyorum. necip fazıl bu görüntüyü mucizevi sayar ve ünlü şiirinde şöyle der:

"niçin küçülüyor eşya (şeyler) uzakta?
gözsüz görüyorum rüyada nasıl?
zamanın raksı ne, bir yuvarlakta?"

şimdi burada, batılı üçüncü sınıf aydınların tarih görüşüyle uzaklara bakan birisi der ki:

- binlerce yıl boyunca insanlar yalan yanlış şeyleri hakikat zannettiler. ancak aydınlanma çağı avrupa'sında gerçeği keşfedebildiler. ondan önce tarihte, gerçek diye bir şey yoktu. din diye bir şey vardı; daha eskide animizm vardı. bunların hepsi birtakım sanrılar, masallar. insanlar, hayvanlardan evrimleştiklerini bile bilmiyorlardı. binlerce yıl boyunca yaptıkları tek doğru hareket, 19. yy avrupa'sını hazırlamak oldu. 19. yy avrupa'sı ve o avrupa'yı meydana getiren "üstün ırklardır" ki, insanoğlunun yegane doğrusu, yegane gerçeği...

andersen'den masallar... bunun hiçbir objektif tarafı yoktur; bu tarihe bakışta subjektivizme misaldir. ama tek kişinin subjektivizmi değil, daha genel, bir kültürün subjektivizmi. şimdi burada asıl eleştireceğim meseleye geldik: uzağa bakışta objektivizm, çok daha zordur; bir palavra değilse, göz aldanmasıdır, imkânsızdır. doğrusu: her kültür, tarihe bakışında kendi subjektivizmini yansıtır. tek kişinin kültürü de, genelin kültürü de, aynı sonucu verir.

.....

başta şunu anlamak lazım: insanlar arasında temel olan şeyler, ilk insandan bugüne hiç değişmemiştir. insanlar hep ağzından yemişler, artıklarını arkalarından çıkarmışlardır. insanlar hep bir "dil", bir "düşünce" sahibi olmuşlar, tabiata karşı hep mücadele halinde bulunmuşlardır. insanlar arasında kuvvet ve zeka, her zaman en önemli silahlar olmuştur. ilk insandan bugüne insanların hep doğruları vardır, yanlışları vardır, iyileri vardır, kötüleri vardır...

insanların her zaman bildikleri şeyler ve inandıkları şeyler olmuştur. bazen inançlarının sembolü bir yıldız, bazen bir hayvan, bazen bir bitki, bazen masal, bazen bir felsefe, bazen bir ideoloji olmuştur. bunlar inananlar kadar, bunlara inanmayanlar, başka şeylere inananlar olmuştur. aralarında kavgalar çıkmıştır. güzel kadınlar, her zaman, her millet arasında yaşamış, her zaman, her erkek için, sahip olunacak bir şeref sayılmıştır. güzel şiirler, güzel duygular, her zaman asalet belirtisi sayılmıştır. bunun tersi olarak çirkinlik de aynı şekilde, bugün ne ise, geçmişte de temel olarak odur.

nasıl güzele her zaman eğilim duyulmuşsa çirkine de duyulmuştur. hırsızlar, katiller, tecavüzcüler her devirde olmuştur. bilginler, bilgeler, kahramanlar da öyle... kim diyebilir ki, bugün hayatın anlamı hakkında eski bir çinli bilgeden veya bir kızılderili büyücüsünden daha çok şey biliyoruz. veya bugünkü inançlarımız, eski ve ilkel dediğimiz insanların inançlarından daha sağlam, daha sağlıklı... onlardan daha fazla mı mutluyuz, onlardan daha fazla mı tatmin oluyoruz, otomobilimizin içindeyken, at üstünde veya devekuşu sırtında yol alan insandan daha mı rahat ediyoruz?

karl jaspers, bu gerçeği farkeden filozoflardandır. şöyle der (sanırım whitehead'dan aktararak):

- bugün tıpta hippokrat'tan daha çok şey biliyoruz. ama hakikat karşısında eflatun'u geride bıraktığımızı kim söyleyebilir?

öyle... batı'nın evrimci, düz çizgi tarih mantığı, bugün batı'ya put gibi tapmamızın da sebebidir. doğrunun ve yanlışın, iyinin ve kötünün, güzelin ve çirkinin eskiden olmadığını, eskiden sadece sanrılar ve vehimler olduğunu savunan bu saçma tarih görüşü, bizim bugün batı'ya put gibi tapmamızın da sebebidir.

batı medeniyeti madde ve hayat üzerinde geçici bir başarıdır. tıpkı bütün diğer medeniyetler gibi... yoksa ne "son din"dir, ne de "üstün ırk"... 500 sene önce hakikat karşısında yoktular, 500 sene sonra da olmayacaklar... "güneşin altında yeni bir şey yok"... bakış açıları, tutumlar, yaklaşımlar, özellikler var. bilginin çoğalması bilgisizliğin azalması anlamına gelmiyor; bilgi çoğaldıkça bilgisizlik de çoğalıyor. bilginin çoğalması, hakikatin de çoğalması anlamına gelmiyor.

bir fransız hikayesi hatırladım. 2.000 yıl önce ölmüş bir mumya uyandırılıyor. batı'nın keşifleri buluşları gösteriliyor adama. radyoları görüyor; telepati yanında ilkel bir buluş... televizyonları görüyor; ohooo, onun kralı var... gökdelenleri görüyor; piramitlerin yanında çocuk oyuncağı... en son tamam diyorlar, hiçbir şeyimizi beğendiremedik. otur da dinlen. bir sigara veriyorlar. mumya bir fırt çekiyor içine... gözleri faltaşıı gibi açılıyor:

- 2.000 yıldır ruha dokunan tek buluşunuz bu olmuş!

.....

işte, tarih şuuru bu kadardır. her tarih şuuru, o şuura ait kültürün rengini verir. yoksa "o oldu, bu bitti" demek tarih değildir.