(kirazın tadı)

başlamadan: başlıkta kesme işareti sorunsalına takıldığından mütevellit kim olduğunu bilemediğim ve ukdeyi gönlünce verememiş ukdeciye uzun zamandır elimin gittiği bu filmi nihayet izlememe bir nev'i önayak olduğu için teşekkürü borç bilir ve saygılarla ukdesini doldurduğumu bildirmek isterim.

iran sineması'nın dünya çapında hak ettiği ilgiyi tam anlamıyla görmesi kirazın tadı'na dayanır demek fazla mı iddialı olur bilmem. en iyisi, bu geç kalmış ilgide kirazın tadı'nın payı büyüktür, demek. iran sineması'nın saygınlığı rejim baskısının en sert biçimde kendini hissettirdiği, humeyni'nin sinemayı fahişeye benzettiği topraklarda, iranlı yönetmenlerin yine de özgün ve özgür bir sinema anlayışının titiz birer örneği olan eserler vermelerinden ileri gelir. bu örneklerden biri de şüphesiz yeni iran sineması'nın önde gelen isimlerinden abbas kiarostami'nin 1997 yılında altın palmiye alan filmi kirazın tadı'dır.

iran sineması ve iranlı sinemacılara haksız olmayan methiyelerle ve ukdeciye küçük bir selamla yaptığım girişten sonra şunu artık söylemeliyim ki kirazın tadı ölüm ve yaşam üzerine bir filmdir. açılış sekansında range rover'ıyla işçilerin arasında dört dönerek bir şeyler aranan ve film ilerleyince adının bedii olduğunu öğreneceğimiz bir adam çıkar karşımıza. bakındıkça bakınır, belli ki bir işi görecek birini aramaktadır; ancak yüzündeki sıkıntılı ifade isteğinin pek de sıradan olmadığını ele verir. kavruk topraklar üzerinde ilerlerken, paraya ihtiyaç duyduğu anlaşılan insanlara meramını açık eder sonunda: ölmeye karar vermiştir ve sadece bu kararını uygulamada ona yardımcı olacak ellere ihtiyacı vardır. (bunu özellikle vurgular, öğüde ihtiyacı olmadığını her defasında yineler.) ve bu yardımcı ellere de yardım karşılığında iki yüz bin kağıt önerir. ancak bedii'nin belki de beklemediği kadar zordur bu görevi yerine getirecek birini bulması. anlaşılan o ki, bedii'ye göre yüklü bir miktar karşılığında uyku hapı alarak önceden kazdığı çukura uzandığı gecenin sabahında, ölmemişse onu çekip çıkaracak, fakat eğer ki ölmüşse üzerine toprak atacak binlerce el vardır ve onu çok bekletmeden karşısına çıkacaktır bu ellerden bir çifti. fakat bedii'nin belli belirsiz yanılgısı film boyunca sürer ve karşı taraf her defasında onun istediği en son şeyi yapmaya davranarak öğütlemeye girişir onu. böylelikle her seferinde karşılıklı bir ikna çabasını seyre dururuz. bedii, maddi güçlük çeken muhataplarını iki yüz bin kağıdı koz olarak kullanıp intihara el atmaları için ikna etmeye uğraşırken, karşısına çıkan asker, ilahiyatçı ve tahnitçi de onu intihar kararından döndürmeye çalışır, yaşamını sürdürmesi gerekliliğinde ısrar eder.

ısrarın başarısı, gücüne ve etkililiğine bağlıdır elbet. öğüde ihtiyacı olmadığını söyleme yoluyla karşı tarafın beyan etme ihtiyacı duyduğu fikirleri elinin tersiyle iterek belli belirsiz küçümsediği de söylenebilecek bedii'yi son derece emin olduğu kararı üzerinde yeniden düşünmeye zorlayansa tahnitçi bay bagheri'nin söyledikleri olur. bir yol ayrımında bedii'ye soldan gitmesini söylediğinde bedii'nin bu yolu bilmediği yanıtı üzerine, "ben biliyorum. biraz uzundur ama daha güzel ve rahattır." diyen bay bagheri, böylelikle yaşanmak istenmeyen yaşamın bir nev'i metaforu diyebileceğimiz daha uzun ama güzel yola bedii'yi sokarak başlar işe. bagheri'nin, bedii'nin türk olmadığından emin olduktan sonra anlattığı fıkra meselenin özü gibidir: "bir türk, doktoru görmeye gider ve der ki: 'doktor, parmağımla nereme dokunsam acıyor, başıma dokunsam acıyor, bacaklarıma dokunsam acıyor, karnıma, elime dokunsam acıyor. doktor onu muayene eder ve der ki 'vücudun sağlam. ama parmağın kırık.' " fıkradan sonra kıssadan hissesini paylaşır bagheri : "muhterem beyim, hasta olan sizin düşünceleriniz, bakış açınızı değiştirin." çıkardığı sonucu ise kendinden bir örnekle destekler bagheri. kendisinin de bir zamanlar ölmeye karar verdiğini, kendini asacağı ipi dolamak için çıktığı dut ağacında yiyiverdiği bir dutun, ardından doğan güneşin, oluşan manzaranın, okula giden çocukların sesinin onu vazgeçirdiğini, eve gittiğinde eşinin de topladığı dutlardan yediğini, kendisini daha mutlu hissettiğini söyler. bedii'nin "eşiniz de yedi ve her şey düzeldi öyle mi?" şeklindeki hafif bir alay sızdıran sorusuna ise şöyle yanıt verir: "her şey düzelmedi. ben değiştim."

bagheri'yi kararından döndüren dutun yerini, bedii'ye gelince simgesel olarak kirazın tadı alır. bagheri, bedii'ye "kirazın tadından vaz mı geçiyorsun? " der. evet, kiraz da tadı da sıradandır, asla önem vermediğimizdir. güneşin doğuşu, batışı, ay, yıldızlar gibi... ama bay bagheri ölmekte karar kıldıracak derecede önemsediğimiz sorunların (ki bedii'nin onu intihara yönlendiren sebebinin ne olduğunu asla bilemeyiz. belki bu da yaşamdaki sorunların olağanlığı ve önemsizliğinin, 'herhangi'liğinin bir imasıdır.) karşısına ne kadar sıradan gözükse de özünde yaşamak için başlı başına bir sebep teşkil edebilecek yaşamsal ayrıntıların önemliliğini çıkarır. başkarakterin dönüşüme meyletme süreci bundan sonra başlar ; fakat daha fazlasından söz etmek fikir vermekten öteye geçmek olacağından, yakışık almaz ve zaten gereğinden fazla konuşmuşken artık susmayı bilmek yerinde olur.

son olarak değinilmesi gereken bir nokta da toplumsal gerçekçiliğin kiarostami'nin diğer filmlerinde olduğu gibi kirazın tadı'nda da kendine yer bulmuş olduğudur. ülkelerindeki savaştan dolayı iran'a sığınan afganlı göçmenleri, iş arayan emekçileri, kavurucu sıcakta çöpleri yoklayanları, çocuğunun tedavisi için gereken parayı denkleştirmeye uğraşanları da gözden kaçırmayan kiarostami'nin kamerası kimi yerlerde baş karakterle neredeyse özdeşleştirme noktasına getirecek kullanımıyla bizi azıcık süründürdükten sonra şaka gibi bir sonla kapanarak dibimizi düşürürken, filmin yaşam ve ölüm üzerine onca söylediği yanında , kazdığı mezara geceden uzanmış bedii'nin sonunun ne olduğu üzerine (öldü mü, ölmedi mi? ) de düşünmeden edememiş bizlere ise louis armstrong eşliğinde bu lüzumsuz merakımızın suçluluğunu ve utancını duymak düşer.