nasıl başlıyacağımı bilemiyorum. üzerinde çokça düşündüm, düşünüyorum ve düşüneceğe de benziyorum.

bir şekilde başlamam gerek yazıya farkına varmadan başlamışım bile.

bu iyi...

daha dün şehirler arası konuşmak bile telefonda bir eziyetti. şehr-i istanbulda şu anda şehrin içine çoktan girmiş çıkmış avcıları aramak bile 9 ile başlayan telefon koduyla devam eden dört haneli rakamı çevirmek demekti.

oysa şimdi şakkanak heryeri arıyabiliyoruz. müthiş derecede iletişimde devrim yapıldı. hem de kısacık bir dönemde sadece hepi topu 25 sene gibi bir süreçte.

bir asırlık mesafe katedildi.

teknolojik gelişmeler akılalmaz bir boyutta. her mahalleye bir televizyon devrinden her yere bir televizyon devrine geçtik bile.

kanallar bol bol hemen her manada yayın yapan kanal var. seç beğen al.

ama nicelik çoğalırken nitelik nasıl da hızlı düştü.

herkesin sanat yapmaya çalıştığı bir devirde sanat eseri çıkmaz demiş herifin biri, o herifin kim olduğunu hatırlayabilsen yazacağım adını ama şimdilik anonim olarak ele alalım. herneyse....

işin içine analog koşullanmalar dijital farfarlığa girişte eklenince bir de gündelik hayatta çifte gerçeklik içinde yaşanılmak kalınıyorsa, herşeyin çok hızla değiştiği bir çağda yaşanılıyorsa kişinin kafasından dumanlar çıkmakta oluyor ne yazık ki.

nasıl ki uçak benzini saf haliyle araca konulduğunda araç tozutur o benzini mazotla marifetiyle ağırlaştırmak gerekirse bazı vakit mazot konulmadan da o araç tozutur.

çünkü kişinin hep kendini tutması son derece fena birşeydir. fil yutmuş boğa yılanındansa şapka görenlerle çevriliyse etrafın içine attığın şeyler seni esir almaya başlar.

bunlardan kurtulmak için egzozlama yapmak gerekir ki kişi bir şekilde egzoslamaya başlar. mesela bu yazıyla olur.

arapkızı elma görünümlü bir incir olmuştur kişi. hayatı avanak avni gibi yaşamak ister.

uğrunda dövüşülecek birşey yoktur kendi olarak kalabilmekten gayrı.

zaten uğruna dövülecek şeyler çoktan bitmiştir, tekrardan başlanıldığında ise kötü devam filmlerinden başka sonuç vermez.

bu bir trajedi...

yaşam alanın kısıtlanıyorsa sınırlarını korumak için dövüşmek zorundasın ahbap.

kullanabileceğin yegane cephane matraklıktır ve her koşuldan maksimum tad alabilmendir.

bir yandan tekno çalarken bir yandan ise kanun çalıyorsa rakı içip okey oynuyorsan bu sarı dörtlü ile kırmızı dörtlü hep karışıyorsa o pozisyondan keyif almaktan gayrı elinden ne gelir ki?

velev ki bu buna benzeyen olgulardan keyif alamıyorsan aha öztürk serengil'in şu hali gibi olursun;

http://www.youtube.com

nedemiş marko paşa ne ararsan bulunur derdi devadan gayri....

armutun sapı
üzümün çöpü diyorlar
delirmeyeceksin
dünya yuvarlakmış diyorlar
delirmeyeceksin

ama gönül böyle olmasını istemez mi ne yapabiliriz ki durum ve şartlar böyle.

rezil bir çağda yaşıyoruz. tek kutuplu üretimdense kağıt üzerinde hokkabazlık çağındayız.

herşey şişirme ve balon.

reklamlarla goebbels tarzı progabandalarla ömür gelip geçiyor.

peki elde ne kalıyor?

hiç birşey, belki dilde pas tadı veyahut sarhoş geçen bir sabahındaki baş ağrısı ve ensede boza pişiren düşünceler gibi şeyler.

oysa gönül hayatın hep böyle olmasını isterdi;

http://www.youtube.com

ama ne yapalım hayat bu elde olanlar idare etmek gerek.

henry ford'un dediği gibi 'bir dolar karşılığı ne kadar az verebileceğini değil ne kadar çok verebileceğini görmek için yeteneğini ve yaratıcı hayal gücünü kullanan kişi, kesinlikle başarılı olur.' sözü düstur edinilmiş ise bir kez gerisi fasa fiso geliyor.

yazımı dylan thomas'ın marslı soytarı şiiri ile bitiyorum;

bir gülün etinden, siz, iplik iplik;
bir esrar sökseniz, bu kalbim midir..?
gözyaşımdan kopup gelen bu sürme kirpik,
açmış bir taçyaprak değilse nedir?

büyülü bir yapraktan dökülmüş gibi,
bütün kederimdir, bu bende, oyuk,
bu oyuk göklerin dibinde miydi,
yoksa neden bu kadar sessiz ve soluk?..

düşünürüm bir an, yokluk bir parça;
direnmem, her şeyden soğur bu ruhum,
içine kapanmış rüyalarımla, güya,
bu hepsi ebedi, hüzünleri korurum!..