sevgili we,

yıllar yıllar önce bir adam bana birine seni sonsuza dek seveceğim demenin fazla iddialı bir şey olup olmadığını sormuştu. ben de ona, bunu söyleyeceğimi nerden bildiğini sordum. o her şeyi bilirmiş, öyle söyledi. ama geleceği de bilemeyiz ya? bilmekle bilmek arasındaki o şahane farkla ne yapabiliriz? yalancının mumu çabucak söner ama doğrucunun yalan söylemediğinin anlaşılması için aradan yıllar geçmesi gerekir bazen. bazen o bile yetmez. bu hiç adil değil. onu sonsuza dek seveceğimi asla tam olarak bilemeyecek.

her şeyi o kadar doğru yapıyor ki we, delirecek gibi oluyorum bazen. ben bütün bu yıllar boyunca, sadece bir kerecik olsun, doğru bir şeyi, doğru bir zamanda yapmak istedim. doğru yerde susmak ya da doğru anda doğru bir şey söylemek istedim, sadece bir kerecik. ama sen de biliyorsun ya we, ne yaparsam yapayım, ne söylersem söyleyeyim, beni anlayabildiğini asla tam olarak bilemeyeceğim. her şeyi anlar o, biliyorsun, aklına gelebilecek her şeyi. her şeyi bir tek kelimeyle değiştirebilir. sana istediğini yapabilir, bir kaç kelimeyle. nasıl olur da we, birinin senin karşında sahip olduğu böyle bir güç, seni bir tek an bile korkutmaz, bir tek an bile? biri kalbinin yerini öğrenecek diye ödü patlayan bi insanken, bu kadar çok şey bilen birine sırtını nasıl bu kadar rahat dönebilirsin? bir şeyi bu kadar severken, geceleri nasıl bu kadar rahat uyuyabilirsin we?

o kadar bu dünyaya ait değildi ki we, onun için bir başka dünya yaratmam gerekti. o kadar yetmiyordu ki bu dünya bana, hayatın içine bir başka hayat daha kurmam gerekti. ben yalnız ölmeyeceğim we, istesem bile yalnız ölemem, pekala biliyorsun. üçüncü dünyada da birbirimizi görür görmez tanırsak, vay canına, cennet diye anlatılanlar doğruymuş diyeceğim.

hayallerimizle,
still
sevgili we,

elektrik süpürgesini çalıştırmadan önce ona dönüp korkmamasını söylerdim hep. yoksa deli gibi korkup sağa sola çırpınırdı. yıllar boyunca bunu yapmayı unutmamaya çalıştım. şimdi ise unutmaya çalışıyorum.

göründüğünden çok daha zor günlerim oldu we. sana yazmaya her şeyden daha çok ihtiyaç duyduğum zamanlar oldu. ama yapamadım. beni "korunmaya ihtiyacı olmayan ash'leri koruma derneği başkanı" seçtiğin gün geldi aklıma hep. öfkenin en kötüsü kendine karşı duyulandır çünkü muhatabından çıkaramazsın onu we. bir yolunu bulamazsın bunun. bir şeyi anlayamayabilecek olsaydı ancak bunu anlayamayabilirdi herhalde. kendine karşı bile bir kez olsun, tek bir yanlış yapmış mıdır acaba.

"dışarıda ne yapar bilmiyorum" dediğimde "ölür" dedi bana we. bunu bir başkası yapsa, bilirsin, illaki bir fikrim olur. haklı ya da haksız, bir karşılığım olur illaki. ama o bir şey yaptığında, bunu neden yaptığını, nasıl da doğru yaptığını anlamak için aradan yıllar geçmesi gerekiyor bazen. bunu kaç kez deneyimlediğimi sen de biliyorsun.

"lose the idea of being a mother of anyone."

bunu bana kaç yıl önce, hangi mektubunda söylediğini sen de biliyorsun we. ama bilemeyebilirsin, canımı o kadar yakmıştı ki bu. o kadar derine saplanmıştı ki bağırmamıştım bile. sonra aradan yıllar, sonra yıllar geçerken, bilemeyebilirsin we, ben en çok bunu anladım. defalarca anladım. tekrar ve sonra tekrar anladım. o ağrıya geri dönüp baktım ve gözümde yaşlarla gülümsedim her seferinde.

ölür tabi ki we. ölmüştür de.

hayallerimizle,
still
sevgili we,

üçümüz birlikte kahvaltı yapıyorduk ve ben öyle durduk yere ve gayet de eğlenerek, üstelik hiçbir fikrim de yokken "söyle de kurtul bence" dedim. şaşırdı elbette, söylese mi hala bilemedi ama ikna oldu yüzüme bakınca. şansa bak ki bir derdi de varmış hakkaten. o kadar büyük bir dert ki söylediğinde bana da dert olmasın diye, ne gerekiyorsa daha o cümlesini bitirmeden düşündüm. sonra da o kadar büyük bir olgunlukla karşıladım ki, benimkinin sonradan söylediğine göre, gösterilmemesi gerekecek kadar büyük bir olgunlukmuş o. normal değilmiş yani. üzülmemeye çalışmadım we. sadece, kendisini düşündüğü kadar beni de düşünüyordu ve ben de dedim ki, düşünme. yirmiyedi yıl sensiz yaşadım ben, yine yaşarım, bilmediğim iş değil. bu o kadar kahrolası bir gerçekti ve o kadar doğruydu ki, o kadar samimiydi ki, sanırım hepimiz biraz bozulduk buna. ama benimki de eğer bana gerçekten aşıksa o sabah aşık olduğuna bahse girerim, bazen o kadar güçlü oluyorum ki ben bile etkileniyorum bundan.

benim sorunumun ne olduğunu biliyorsun we. o sabah ve sonraki günler, o birbirinden acayip anlar, önce birlikte geçmiş üç yılla, sonra da zaten bir çok şeyi kaybettiğim şu sonbaharla birleşip dünyadan ayrıldı. ben bu dünyadan ayrılma hikayelerini kitaplarca yazmak isterim, ne yapsam o eksik kalmışlık hissinden kurtulamam ve terslik de burada ya, ne kadar uzatırsam o kadar eksilir, silikleşir o hikaye. bu sefer de öyle oldu. hiçbir anın, hiçbir sözün, hiçbir duygunun kaydını tutamadım, her şey birbirine girdi ve sonra da kaybolup gitti. neden hep geçmişte yaşadığımı biliyorsun we, orası aklımda bile tutamadığım hikayelerle dolu ve bu beni öldürüyor.

sonra we, bir hafta sonra, o sabah, adına "o sabahlar" diyorum o sabahların, gözümü açtığımda karşımda duran bir notla uyandım. yıllarca biriktirilmiş onca anının ve küçücük bir haftaya sığdırılmış onca korkunun, kararsızlığın, üzüntünün tamamını bir küçücük nota sığdırıp gitmişti. vedaları ve o kadar erken saatte uyanmaları sevmediğimden uyumuştum ben. ne daha önce o sabahı düşündüğümde, ne de günlerdir onu beklerken, hiçbir şey hissetmemiştim, daha sonra da kayda değer bir şey hissetmeyecektim. ama o sabahlar, öyle sabahlardı işte. onlardan kaçış yoktu. hazırsan bile o kadar da hazır değildin. orada illaki kalacaktın birkaç dakika. hayatın anlamını bi sorgulayacaktın, sanki onyedi yaşındaymışsın gibi. kalkıp okumadım we. koduğumun hiçbir işe yaramayan sözleri. her şey için teşekkürler, asla unutmayacağımlar filan. ben kimseye böyle notlar yazmam. kimse de bana yazmasın istedim. skilmiş gtün davası sonuçta. böyle bir mektup da planlamamıştım we. plan yapan biri değilim artık zaten. ama yapmış olsaydım, belki bu koca evde uyanmayacaktım o sabah. bi evin ne kadar kocaman olduğunu içinde tek başına uyandığında farkediyorsun.

kalktım. gtüme mi sokacağımı bilmediğim odaları dolaştım. siz kovalar insana böyle durumlarda iyi gelecek tek şeysiniz. aradım en yakınımda olanı. abi dedim. napıyosun. ben iyiyim sen ne yapıyosun dedi. dedim bu sabahlar var ya, sokayım ben bu sabahlara kaçış yok mu bunlardan. dedi ki yok ama başka sabahlar var. ne şanslısın, yeni bir hikaye yazmaya koyulursun sen şimdi. başka anılar için başka insanlar bulursun hemen, bilmez miyim seni dedi, hem yeni bir insandan daha güzel ne var. eski bir insan dedim. yeniler de eskimeyecek mi dedi, çoğaltıyoruz onları işte. hakkaten dedim. teşekkür etmedim. biz birbirimize teşekkür etmeyiz. hiç ayrılmayacak insanlar birbirlerine minnet duymazlar. birbirilerine sahip oldukları için tanrı'ya minnet duyarlar sadece. oldu o zaman ben kahvaltı yapayım dedim, bi ton işim var demektir, kahvaltı iyi bir başlangıç olur. o güldü, ben şımardım, bitti orada o sabah.

hayatın, üstüne fazla gelince altında kalarak döngüyü değiştirdiği zamanlar vardır we, o sabah onlardan biriydi işte. ben sana üstte olmayı anlatacaktım aslında. ama oraya nasıl geçtiğimi anlatayım derken yine o kadar uzattım ki bana ayrılan sürenin sonuna geldim. pozisyon değişmezse eğer, başladığım işi bitirebilmeyi çok isterim we. bitirmek başlamanın yarısıdır biliyorsun.

hayallerimizle,
still.
sevgili we;
bütün bütün yutulmuş mısır koçanları gibi sıkışık zamansızlıklarım ve tüm yediklerimden (bunu sakın küçümseme) daha koca tembelliklerimle karşında, ne zamandır aklımda kalan ve ertelediğim ödevimin başındayım. sana yazmak için sanki hep biraz daha fazla gerekçe sahibi olmam, hiç değilse hünerlerimin azıcık olsun pekişmesi gerekiyormuş gibi geldiği için belki çoktur düşünmekle kaldım bu eylemi. ve sadece düşündüklerimizin -diyelim sadece küçük bir bölümünü- bilinebilir kılabilseydik yazmadan, dünya ne muhteşem bir kaos olurdu, mutluluğun bununla kesinlikle ilgisi bulunmalı. bak, başlangıçta kaos vardı ama söz yoktu, evren oluştu -gea ve diğerleri- ama sözle birlikte olduğu için kaosun sözcüksüz, imsiz, işaretsiz hakikati bizden saklandı, şimdi ne kadar arasak da yanılıyoruz. sözcüklere vurulmuyor hakikat.

fakat elimizde, en iyi günümüzde bile sözcüklerden fazlası yok. hakikati başka nerede arayabiliriz ki? c harfini içeren bir yazı yazmıştın, kızın adını sigaraya yazmamızı tembihlemiştin. evet, hakikat sevip de unutulan kızın adını sigaraya yazmakta olmayabilir, ama kesinlikle oralarda bir yerlerde, bunu anlatmakla ilgili bir yerlerde. nasıl olsa daha çok arayacağımız için kesinliğimizi kesin yerinden çok ihtimallere kurgulayalım. hem ben gene yeni isimler buluyorum, onları ne zaman yazmam gerekecek we?

felaketler güzeldir biraz we, felaketler ender bulundukları için -topal eşeklerin ender bulunması sathından değil yine de- güzeldirler. asıl afakan sıkıntıdadır, asıl afakan beklemek, arafta kalmak, adım atamamak, söz diyememektedir, anlatacak bir şeylerin vardıysa bile bir yanlarda ertelenmişliklerindedir. bunu molla anlatmıştı benden daha iyi. şimdi madem felaketini değil, sessizliğini yaşıyoruz, izin ver, senin yerine seni içerecek sözlerimiz olsun. buradan sonra kendi kendimi dinleyeceğim de we.

geçen yıl martin jay'i okudum, yeminle baştan sona okudum. demek ki artık bir konuda daha sonradan yazılmış değerlendirmelere kulak asmayabilirim. neyse we, yıllarca öyle inanmıştık, şimdi jay okudum diye inancımdan bir çırpıda vazgeçmeyeyim. ne anlatıyordu vassaf, adorno ve horkheimer'ın kişilikleri otoriter ve demokratik diye ikiye bölüşlerinin kabalığından bahsederken? bu kadar kaba değillermiş ve vassaf yer yer biraz üfürmüş we, tüm demek istediğim buydu. neyse ama! otoriter kişilik ve demokratik kişilik değil mi, dünyanın belli bir çağında bir yanda faşizm, bir yanda ona karşı savaşan müttefikler varken, otoriter ve demokratik ha! bence benjamingiller heroik kültürden bahsederken daha tatmin ediciydiler. ama neyseydi we, sonra dostoyevski'nin insan modellemesinden bahsediyor; iyi ve kötü vardır, ikisi de aynı kişilerin içindedir. bazen işte kendimizi çok kaptırıyoruz we, yoksa araf falan tam saçmalık, felaketi de köçek oyunculuğunu da içimizde taşıyoruz, drama tehlikeli we.

hem yazmadığım, hatta eylemediğimiz zamanlarda bile içimizde taşıyoruz. ne yazı dünya bu kadar basit, keşfedecek tek giz belki atlantis'in yeridir. senle dalış dersleri almalıydık we.

biraz ikimiz için de ortak olan konu, kadınlar, belki giz sayılır, onu da yazarak perdesini araladığımız bir ton açık magenta... kelime oyunları gibiler işte we, spontane espriler gibiler, ne ben bir analojiyi tamamlamayı severim, ne de sen bilmediğini sanmaktan sıkılırsın. keşke burada bir gizem olsa, mesela bu yaşa kadar çektiğimiz tüm sıkıntılar ve saçmalıklar aslında bugünü müjdelemek için konulmuş teolojik bir gizem olsa, mesela oğuz kaan gibi ormana gittiğimizde bir anda karşılaşsak ya da hangi masal kahramanıysa, mesela bir sefer olsun ama onlar gelip öpseler uyandırsalar 30 yıllık uykulardan. mesela we, biz bir zaman olsa da onlara söylemediklerimizle yargılanmasak her nasılsa cinsiyetsiz ama pozitif ayrımcı sorgu melekleri tarafından. benim ki başka bir dünya özlemi we, sosyalizm kadar gerçekçi değil, birazından daha ütopik olanı kadar. aslında o kadar fena değilmiş de olabilir her adımı bilimsel önermelerle çizilmemiş bir mücadele.

çok içmekle itham ediyorlar beni, senin günahın midyeler üzerine. çok sevmekle değilse bile hiç aşık olmamakla itham edildiğim de oldu. sen ne dersin we, çocukluğumu bile anlatmadan bir kerede söyleyebilirsin bunları bana bakıp biliyorum. senin hünerin orada, bir kişi kaç kere aşık olmuş, kaç çizik atılmış ciğerlerine elini kaldırmadan söyleyebilmende. atlantis işi yatarsa bir gezici karnavala da katılabilirsin bu yetenekle. fakat ben içmediğimde de kelimeleri karıştırmayı, cümleleri bozmayı ve mutlaka ilk bakışta saçma görünecek bir şekilde yazmayı seviyorum, buna yapacak şey var mı? elinde tamamlanabilir bir yazma sanatı ve başında kafanda olan şeyi sonunda aynı tutma becerisine sen sahip misin ki sanki.

we, güzelim, yazmayı unutmaman gerekiyor, söyleyeceklerin olduğu için ve söylediklerinin senin için kıymeti -tanrıya şükür- paha biçilmez olmadığı için. yazmazsan unutursun, bırak yazılsınlar. bak buna başladığımda çok şeyler vardı aklımda, ama arada ne tür provokasyonlardan geçtilerse çoğu ya unutuldu, ya ihanet etti, ya işte bildiğin omerta. bahar geldi agam, sizin memlekette çiçek açmıyor mu?
sevgili we;
gönderdiğin 300 rubleyi aldık, bay krishişev, bizden sana sevgilerini iletmemizi istedi. kendisi de mümkün olan bir zamanda ziyaretine gelmeyi düşünüyormuş. aslına bakarsan bu tanışma bizim için en az gönderdiğin 300 ruble kadar değerliydi -bir dostu asla parayla mukayese etmeyeceğimi bilir ve buradaki benzetmeyi doğuca anlarsın umuyorum. bay krishişev, gelin hanımla uzun süreden beri aradığımız birçok ürünü ya satmakta ya da satıcılarına yönlendirmekte son derece mahir birisi ve eşi kolay bulunmayacak bir dost. ona hala aile adı ile hitap ediyor oluşumuz yakınlığımızın sınırları ile ilgili olmayıp, kendisinden bu aralar diğer dostlara sıkça bahsetmemizin getirdiği alışkanlıktan ötürüdür.

gelin hanım ise ne yazık ki çok mutlu değil. o da sana selam ve sevgilerini iletiyor, fakat her nasılsa senin de bildiğin gibi bir kadının en memnun görüntüsü altında saklanan volkanı ve lavları gizlemek için örülmüş bir buluttan ibarettir. ve sofya, düğünün de yaklaşması ile hep bir yüksek yüksek tepeler havası kazanmış durumda, oysa biz ramo'yu ve kasap havasını gündemimize alacak şekilde hazırlanmıştık, hatta yurtdışından gelecek dostlarımız için (brezilya pstu'dan sergio ve arjantin mas'tan gabriella yoldaşlar düğünümüzde hazır bulunacaklarına söz verdiler) bu güzel oyunları "butcher weather" diye çevirip sunmaya karar vermiştik. şimdilik sofya'nın bu rahatsızlığının geçici olduğunu düşünmek istiyor ve seni daha fazla bu konuyla sıkmak istemiyorum.

yoldaş we;
istanbul'un 1 mayıs'taki görüntüsünü merak etmişsindir sanıyorum. fakat o şehir, we, o kadar tek başına yaşayan insanlardan oluşuyor ve onlar o derece muhtaçlar ki bir araya gelmeye, istanbul 1 mayıs'ta çok da özel bir görüntü kazanamayacak kadar yalnız kalıyor. herkes merak ediyor ve herkes çok emin. herkes kızıyor ve herkes çok memnun kendisinden ya da koca bir yalanı oynuyoruz hep beraber. olanlar olmaları gerektiği gibi oldular we, hegel'in anlattıkları gerçekleşti, olanlar zaten olması gerekenlerdi. bu istanbul'da, o taksim'de bir ara eski bir dostun aracılığıyla hayatlarında ilk defa eyleme gelmiş iki hanımefendiyle tanıştım. belki bütün güzel olma çabları içinde çabalamadan güzel olan tek şey onlardı. bizim alışkanlıktan dolayı yakınuna bile gitmekten çekindiğimiz kortejlerle fotoğraf çektirdiler, kürtçe şarkılara şaşırdılar ve bence bin sendikacı ve solcunun biner yıl düşünseler akıllarına gelmeyecek bir öneri getirdiler: asıl 2 mayıs tatil olsun. insanları hala sevebiliyorum işte gördüğün gibi we, şiir bile yazamasam da insanları sevmeyi seviyorum. kalanı politik ızdıraplar. fakat şimdilik sen bana izmir'i biraz daha anlatana kadar bu bahse ara veriyorum. sana telaşlarına engel olmayacak volkanik olmayan bulutlar diliyorum.

not: lütfen sana bu mektubu getiren hanım kıza yeni çıkan kitabını ver, çok hoşunma gideceğinden eminim.

sevgilerle daima dostun olan z.
sevgili yoldaşım we;
parti binasına uğramama, parti etkinliklerine sınırlı katılma kararı almışsın duyduğuma göre, o kadar yıl partinin ekmeğini yemiş biri olarak diyorum ki sen bilirsin.

yoldaşım we,
şimdi sana hakkında şikayet edecek bir şeyler söylemek isterdim, halbuki hiçbiri yoktular mı ne? iş aldım, iş yapıyorum, belki şikayet edilebilecek tek anı, kaynaktır, taştır bilmemnedir kullanmıyor olmamızdır we.

yoldaşım;
ben hiç sevmesem de alman işçi sınıfı partilerinin seyrini ve onların etkilerini uluslarası harekete, tekdüze işler oldu mu çok seven bir insanım. boş vakitlerimde, we, makinalaşmak istiyorum, hatta atlaşmak, khiiii khiiiii we.

çalışmaya tapınmamız bizden önceki kuşağın toplumsal kafasından değil we, onların ülkece kalkınmak için az benzin yakma hevesinden değil. marks'ın dönüşü (bu bir kitap adı evet) girişinde imlenen şey, kapitalizm gerçek şeklini buldu bugün marks da öyle denilen şey gerçekleşiyor we. mavi tüy de erçek şeklini buluyor, martı da diyelim haşa zorba da. çalışmayı sevmem çok bireysel bir tepkime we, kaçmanın en onurlu yolu olarak. martı gibi we, çalışmadığımız günün akşamında aç kalarak.

sevgili we orsonteyeviç birçetsanov;
bir kız için değer mi be mirim?

ha kız deyince we, hiç tipini görmeden aşık olasım var bir kıza her gün saatler kadar konuşuyoruz ve sesi tam olmasa da nuray mert'e benziyor, sesi, we, senin yazan hallerine benziyor.

sevgili huan,
burada alkollü yazmak, yazana serbest, sen de biizdensin madem, yine de içkıi tavsiye ettiğimiz şey değil, sonu fenafillah.

ve huan bırak biraderimi, kayın biraderim olsan bu kadar sevmezdim seni, düşün artık onca zamandır, hem de hiç birlikte midye yiyemediğim we'ye
tutkunluğumu.

sevgili google chrome;
düzeltme hatalarımı, hele de kendi adı9nın geçtiği yerlerin altını çiziyorsun ya çok gızık oluyorum sana, katlanıyorsam...

sevgili hacı taşan abi;
bir daha söyle!
sevgili we,

yazacak halim filan yok, ölesiye yorgun ve bayılasıya uykusuzum, bu geziler ki koca koca devirleri kapatıp yenilerini açarlar, mevsimleri bitirir yenilerini getirirler, bense üstümden bir yaz değil otuz yılın tamamı geçmiş gibiyim, az önce bir denizi içmiş gibiyim, üstelik we, bilmiyorsun o dağ başında neler oldu, kocaman kafamda ne hikayeler, küçücük yüzümde ne gülümsemeler döndü durdu, yıllar var bu kadar iyi hissetmedim ve allah var bu kadar mutlu başlamadım bir şeye, bir şeylere inanmak kendi başına mükemmel zaten de, seninle aynı anda aynı şeylere inanmak... işte bunun neye benzediğini bilmiyorsun we.

her şey bekleyebilir, seni ne çok özlediğimin dışında...

hayallerimizle,
still.
sevgili we;
bir kitap okudum ve hayatım değişti inanır mısın, evet ben de inanmam. fakat, we, gerçekten de böyle zamanlarda ben kitap okurum, hayatımı değiştirmez ama bir süreliğine onun içinden çıkmamı sağlar. işin aslı we, karı kız ortamı yapmak için demiyorum, zaten laneth'te olmuyor öyle işler, kitap okumak benim için nesiller önce kaybedilmiş diğer yarımı bulmak gibi bir şey. ne mi okumak, tabii bu doğru soru olurdu, kitap derken mutlaka kendi birikimin üzerinden okumak gerekiyor. imdi 2. abdülhamid'in irfanını değil mesela ihsan oktay anar'ın son kitabını okuyacaksın, odur gereken.

sevgili we,
yazların zaten hep nevrotik bir yanı vardır ve ben bu kelimeyi yazarken elim sürekli "w"ye gidiyorsa bu da onun yasaklılığındandır. yasaklı yoldaşım we, bu yaz burada bile 39-40 derece nevrotikti, izmir'de ne olsun? ayrıca ayrılmak sanılan çokça yeniden başlamaktır, kimi kiminle geçiştiriyorsun? ve bu arada yazın sonunda çok tatlı bir rus kızıyla tanıştım, senin mektuplarında bahsettiğin hediyelerini de beklemekteyim. tam rus gibi değil tabii, biraz daha tatar karışımı havası var, lakin güzel rusya anamızda sahici rus mu kaldı canına yandığım. güzel kız işte, tanıştım, çok konuşup kandırdım. inanmazsın, we, ben o kadar çok konuştum ki hayır diyecek yanı kalmadı. yalnız işte hep senin gibilerle konuştuğum için pek bir havada kaldı dediklerim, anlatayım:

gittik, bir mekana oturduk. ben şat-bira dedim, kız kahve söyledi, gol bir. konudan konuya dolandık, vakit erdi, üçüncü şat-bira geldi. dedim ki: "geçen yıl okula gittik fıratla benim asistan almanya'ya kişisel tanıtım hazırlıyor, işte neden frankfurt okuluyla ilgilendiği anlatacağı yerde tıkanmış, yandaki hocaya diyor ki: 'hocam, writers block bir nevi, öyle yani, tam analatamıyorum, yazamıyoruuum.' biz fıratla içeride kahkaha atmamak için kendimizi dışarı attık, hemingway sanki" ve bla bla bla... işte o an kız yüzüme senin bu satırları okuduğunda oluşan yüz ifadeni takınarak bakmadı, gülümseyerek ve konuyu nereye bağlayacağımı hiç anlamayarak baktı dostum we. gücendim mi? hayır, almışım gazı, almışım tekilayı, bastım oradan. dedim: "benim ki de şimdi öyle bir şey işte. yani yazacağım sana ama yazar tıkanıklığı yaşıyorum." çok güldük we, üç saat daha performans gösterip aklımdaki tüm şeyleri döktükten sonra, ne dese beğenirsin, "ne evet ne hayır". bunu bir sen anlarsın we, oğuz atay'ı herkes okur da bunu bir sen anlarsın.

sonra işte, sonrası iyilik güzellik...

ama kederliyim de we, ben ne zaman vazgeçtim yalınayak gezinmekten çam ormanında, ne ara gene kaptırdım elimi, nasıl da bilerek kalbimin kırılacağını güldüm öyle? işte öyle. civa da solumadım ama bir iki geçmişliğim var ölmeklerden, o yüzden bana da bir şey olmaz yoldaş. işte öyle.
sevgili we;
zaman bazen hızlı, bazense tuhaf ve yadırganacak şekilde yavaş geçiyor. ben artık haftasonlarından bahsediyorum, kızlar gene elma bahçelerinden; ben aç kalanların hesabını tutuyorum, kızlar bana kilo soruyor. zaman bizim gibiler için 'öyle ya da böyle' geçiyor. şiirler okudum we, arada, ama çok değil, hem sanki yeni şiirin tadı da pek kolay çıkmıyor; bir kız sevdiğim oldu sen yokken, ağlamadım daha, hem artık zaman benim için bile hızlı geçiyor.

seni sormadığıma bakma, bizim eski huyumuz böyle, neler öğrendiğimi de sorma, bence hala masa da masa, iki artı iki de dört. vakitsizlik hikayelerine girmiyorum, sen bunlara inanmazsın; akılsızlıkları anlatmıyorum, rahatsızsın -yalnız iki gün önce bir arkadaşın oturduğu apartmanın etrafını tavaf ederken otopark girişine düştüm, iki metreden yüzükoyun kapaklandım, ölmedim, çok acıdı, çok güldüm. işler var elimde, olmayacak işler peşindeyim (bir kızı seviyorum söyledim mi?), aklım gene beş karış havada ve kimse bilmiyor açlığı siyasi olmayınca, halbuki ne çok bahsetmişlerdi yaz diyetleri vakti...

sevgili we;
sana bir şeyler sormak istiyorum, ama ihtiyarlamadan evvel kimseyle bir daha bu oyunu oynamamaya da çok karar vermiştim. hani bir adama bir şeyler sorarsın onunla ilgili -herkes anlatmayı sever kendisini- sonra o anlatırken birazı piçlikten tadını çıkarırsın, böyle oyunlardan çok uzak durmaklardayım, bak sormuyorum. fakat yine de söylemelisin bu kadar zaman nerede kaldığını. ben, söylemiş miydim, bir kızı sevdiğimden uzaktaydım. bari dönünce bana bir oyun öner, sosyal olmasın, bilgisayar oyunu gibi, disket tak-çıkar, başka insanlarla değil, kendimle eğleneyim biraz.

sevgili we;
rain diye güzel bir dostumuz var, bana süper şeyler anlatıyor. hatta bir tanesini alıp kopyalayasım vardı da bulamadım. işte nezaketle sünepeliğin arasındaki çizgiyi anlattı, bunu bir ara toparlasın hepimize anlatsın, ben şimdi dersem sürprizi kaçar. hakikaten we, çizgi önemli bir şey, biz hep resim olmuş hallere baktığımızdan çizgileri tam göremiyoruz gibi. evet orman ve ağaç klişesi benim de aklıma geldi de tam olarak o değil, çizgiyi ilk çektiğimiz andan, sevdiğimiz kızı bininci kez öptüğümüz ana kadar geçen sürede, o ilk çizgiyi unuttuğumuz için kaçırıyor olabilir miyiz çizgilerin kahramanlarını? çizgi önemli we, ne zaman çizgi çekersen orada bir saniye bekle lütfen.

we;
oyunsuz günler diliyorum sana, henüz iş bulamadıysan onu da kutluyor ve kutsuyorum bir kere daha.
sevgili we,

onun balıkları öküz gibi büyürken benimkiler patır patır ölüyorlar. sen hikayenin tamamını bu kadarından okuyabilirsin nasılsa.

hayallerimizle,
still.
/