parmaklarım sararıyor, sen hatırlamıyorsun sırlarımızı, dişlerim de.

karla yağmur arasında bir tercih yapacak kadar olmuşuz, biraz delilik biraz hiçlik olabilir adı. sırları tutmayacak kadar aynalar andığımızda olmadığımız boktan bir durumu vaftiz ederken bulacağız kendimizi: sulu kar... tanrı esirgesin. ve hatırlıyorsundur sen de tanrı adı geçince ilk aklımızdan geçeni: "amen" diyen ecnebiye karşılık verecek şükretme geleneğini? yoksa seyretmiyor muydunuz pazar sinemalarını?

suyun geçirgenliği yasasını buldum ben phoebe, kimse yardım etmedi de. ama hiç anlamadım ağlamanın geçirgen olmayışını. sen ne edersin ağlayan birisinin yanında? sen ağlamıyorsun bunu bildiğimi sanıyorum. ne yapıyorsun, çekip gitmeden önce? her zaman ki cümleler; bu başına gelenler... kaldırım kadar yağıyoruz phoebe, ne zaman buz tutsa kurtuluş'tan kolej'e giden yollar, biz bir yıldız kadar kayıyoruz. phoebe, o kadar şişmanım ki elini uzatsan kaldıramayacak kadar komik kayıyorum buz tutmuş bir durakta, mesela incirli ve basınevleri ve ulus? gülsünler, güldükleri kadar seviyorum insanları. hayır, kendimi feda etmiyorum insanlığa (bunu denemiştim) sadece senin için rahat etsin diye. sen de kavgacı değil misin, öyle anımsıyorum.

yağmura diyeceğim yok, kardan da soğuk değil de bana çok koyuyor ikisi de olmayan. kimi yorulduklarımızda buna bir kere dönesi oluyoruz, kimse hatırlamıyor. ne anlatacaktım bu sefer; unuttum. ya da hatırlayayım, ölümsüzlük yok phoebe, hiç olmadı, bunu lütfen bir daha hayal etme. hem düşün dünyaya bir soytarı daha fazla, hem sonsuz. sahi bütün şarapları deneyecek ömür ölümsüzlük sayılmıyordu değil mi? biraz daha bas gitar, biraz daha davul gürültüsü, kim anacak bizi biletler cebimizde olduktan sonra.

lodosum da olduğu oldu, utanmam ve unutmam: kızların eteklerinin uçuştuğunu. senle mi bakmıştık phoebe, önce hangimiz utanmıştık? kızlar girmeyeydi aramıza iyiydi, bacaksızlar onları!..

içtin mi?

phoebe; kahrolman için hepten bir fazla sebep var, elleme. phoebe, kayıp olman için de öyle ve ikimiz de eminiz bana vereceğin sır için de. sır tutmaz aynalar anlatınca.

phoebe, biliyorum olmadı bu mektup ama:

kestane kebap
acele cevap.

unutmadan: ıslık çal phoebe, şeytanlar toplanır, ıslık çalmayı hiç unutma.
sevgili phoebe;
demişliğim vardır sana, hepimiz biraz yaptığımız işin şeklini alıyoruz. 10-12 yıl evvel bir arkadaşa "bak mesela, tesisatçı dediğin bile boruya benzer" diye anlatmışım konuyu, hala hatırlatıyor. hayır, arada tesisat işleri yapmayaydım gene problem etmezdim de. neyse işte herkes yaptığı işin şeklini alıyor. diyelim kimisi ölmek için ayağa kalkıyor da kimisi serçe parmağını sehpaya çarpıyor. ayağını sakatlamış birisini tanırım öyle vura vura sehpalara, ne diyeyim, göstermeyi bilmesem de çok üzülmüştüm, kıyaslamak için binlerce insanın öldüğü bir depremden daha üzücü bulmuştum diyebilirim. herkes şeklini alıyor duyduklarının, onlar da en yakınlarındakiler.

sana başka bir şey de anlatacaktım, ama unuttum. ve çok severim anlatacak olup da unutmayı. biz de yaptığımız şeyin şeklini alıyoruz, seninle ikimiz. fakat bizim yaptıklarımız o kadar sık değişiyor ki. belki bir şey yapmıyoruzdur. belki dişçinin ofisinde okunulan bekleme dergileri gibi alıyoruz hayatı, vakit geçirici, sonra aniden dikkatini çeken bir şey olduğunda... sahi ne yapıyoruz phoebe? uzun açıklamalarla uğraşmadan ne yapıyoruz ki. ben skyrim oynuyorum bu aralar -iyi geliyor depresyona- ve yolda yürürken denk gelen otu "aha tundra cotton!", "ahanda snowberries!" diyerekten toplayası oluyorum. çok mu düşmüşüm içine, sonum dizimde bir ok mu? iyi de ne yaptığımızı bilmiyoruz ki.

benden çok senin ne yaptığını anlayamadım. yok iki kynicten bir ev olmaz derler, derlerse tabii... ama tek kynic'in hikayesi anlatılıyor binlerce yıldır, belki iki kynic bir olsa gönüller...

pasaklılığımız kadarız değil phoebe? bak 'mi' ekiyle ilgilenmiyorum bile pasaklılığımızın süsü diye, onu nereye sakladın phoebe, ben yazlık şortların altında tutuyorum iyi mi? gene de hep özeneceğiz sandık almaya galiba, sen daha az san phoebe!

sen kuzgun saçlısın phoebe; yanılabilirim, kafamda çok bir acayip sarhoşluklar, üç bozukçakmakla bir cigara yakamıyorum. kumralsın biraz ve eminim denedin kızılı! ama beni bildin mi dekont kağıtlarına (inceler ya) cigara sarıyorum. hünerlerim bunla da bitmese -kimse inanmasa da- sanayide kaynak işlerinden kalan vakitte volta atıyorum. kızılı denemediysen dene phoebe, ben severim. haşa! yanlış anlayasın diye demiyorum bunları, okudum onca da aşık falan değilim sana (aşık olmadığım çok oluyor) parmağını incitsen saçlarını okşarım da ne o tarafa uğrarım, ne çağırırım seni. bizimki işte biliyorsun kunduralar aynalı...

ibne bile olamıyorum phoebe, oysa ökçelerime taksam şehri... sen kaldığı kadar bir şehre lanetleniyorsun, ne denizi kaldı ağzında, ne rüzgarı; sen fena anlamıyorsun phoebe! o şehir kadar deniz, o şehir kadar rüzgar pek bulunmuyor. dünyanın hangi şehrinde o kadar hayal edilmiş mavi deniz, hem kurtuluş kolej arası kar basarken.

ve birgüngenekurtuluştankolejegiderkene...

kurtuluş parkı kar tutar, erimez kolej yolu, çatışmalar bir molotof aydınlığında, ne aradım ne buldum?

phoebe;

karanlık aralar çağırıyor beni. hayır! hiçbir şey olmuyor, bak yılbaşı gecesi, kimseye sözüm bile yok, üç şişe şarap, iki paket camel, illa bir gazoz, mutlaka uludağ! ölmeye ne kadar kaldı ki phoebe, bakar mısın saatine?
sevgili phoebe;
35lik sonrası ya da sırası yazdıklarını okudum. okuduktan hemen sonra bir yanıt yazmaya niyetlendimse de bunu ancak şimdi, 25lik kahve sonrası, yapabiliyorum ve arada birkaç tane daha kahve devirip birkaç ara verdikten sonra bitirmeyi düşünüyorum. böyle yapmam genelde, yazar ve geçerim. genelde bir seferde yazar ve aksi için olağanüstü bir neden ortaya çıkmazsa bir daha da okumam. hayır phoebe, okuyunca kendi yazdıklarından nefret eden birisi değilim, o kadar çocukça değil. ama aslı ne kadar çocukça bilemeyeceğim. anlatayım? biz küçükken hepimizin içine şair kaçmıştı, o yıllar şiir mi popülerdi, aşk mı yoksa şairlik mi, emin değilim. ama herkes biraz şair havasındaydı, ben pek yazamazdım. denemedim değil ama sonradan okuyunca en yakın okuduğum şairin karbon kağıdından çıkmış (minimum 50 karbon kağıdı hem de) soluk ve beceriksiz kopyalarını görürdüm. sonra da vazgeçtim zaten. ama diğer ergenler inatla yazıyorlardı ve bana gösterdiklerinde kaç sunay akın, kaç ahmet telli buldum inanamazsın. asıl konudan uzaklaşmadan, o zamanlar popüler olan bir başka davranış modeli okumamanın üstünü örtmenin tuhaf bir bahanesiydi; ergenler, etkilenmemek için okumuyorlarmış meğer. ben de kendimi okumayı öyle bıraktım, zaten sıkıcı olurdu öbür türlüsü de. fakat şimdi yazılabileceklerin bu kadar çok olduğu -çünkü bizi daraltacak bir bağımız yok, hatta hiç yok- bir durumda dura dura yazmak, yeniden başladığında üsttekilere göz atmak iyi olacak gibi geliyor.

sen yalnızlıktan bahsettiğin için hiç o konudan konuşasım kalmadı. melun bir konudur yalnızlık, kendisinden bahsedilince siner bir köşeye terapinin sonunu bekler, kesinlikle en boktan zamanları ıskalamamak için. yani evde yalnızsan ve belki karanlıksa ve yalnız kalmaktan başka hiçbir seçeneği yanıltmaca için koymamışlarsa o teste işte o zaman bütün sevilmeyenlerin toplandığı u19 liginde oynayan kaptan tsubasa gibi çöküverir kaleye ve dünya yuvarlak olduğu için şut çekmeden önce gözlerinin içine bakabileceğin çok zaman olur. fakat yalnızlıktan geriye kalan aslında heidegger'in hiç'idir, yani şairler maskaradır phoebe, yalnızlık tarif edilebilecek bir şey değil gerçekte. fakat bu konuyu kapatalım phoebe, içim ürperiyor, ya evde yoksan.

o kampüste ben de epey zaman geçirdim phoebe, iyi zamanlar, kötü zamanlar, heyecanlı ya da sıkıcı olanlar. hepsi geçti. şimdi oradan epey de arkadaşım var, yalnız oradayken pek arkadaşlığın olanaklı olduğuna inanmam. eğer o çok arkadaşlarınla arkadaş olacaksan bu oradan çıktıktan sonra olacak. sana ne anlatacaktım ama; bu gecenin bir yarısı sokakta yalnız olmakla ve it kopukla alakalı bir şeydi. bunu bir zaman önce still'e anlatmıştım, halka açık bir yerde yazmak ve yayınlamaksa pek uygun görünmüyor, işin içinde suç teşkil eden noktalar olduğu için. o yüzden özet geçeyim. bir zaman içinden tren geçen bir şehirde birisiyle buluşacaktım, evvelden bir iki kere görmüşlüğüm var, ufak tefek bir kız. kağıtlar falan işte. sonra gecenin bu geç saatinde banliyö garında içen bir serseri bizim kıza sataşınca ağzına 9luk namlu dayanınca... o günden beri korkarım ufak tefek kızlardan, hatta biraz sert göründükleri anlarda direk yalakalığa başlarım, kendimden utansam da.

sonra başka bir şey daha anlatacaktım. benim ayak parmağım ezilmedi, ezilmişse de hatırlamıyorum şimdi. badirelerden pek yoksun kalmadığım için ayak parmaklarım birinci derecede önem arz etmiyorlar. sayısız trafik kazası da içinde ne zaman bir aksilik olsa fiziksel olarak hırpalanmış birisiyim. hayat beni çok örseledi phoebe ve bunu bir kere olsun sadece duygusal düzeyde yaparsa minnettar olacağım kendisine. çatılardan mı düşmedim, fabrika içinde forkliftler mi çarpmadı, taş motoruna elimi mi kestirmedim, akla ne gelirse ve otobüs altında kalma ve arabayla takla atma ve bir kere de terk edilmiştim. şimdi o yüzden yediğim sağlamcana birkaç dayağı da dahil edince biraz sadece duygusal olarak hırpalanmak istiyorum. akıllı bir yalnızlık değil aptal ilişkilere ihtiyaç duyuyorum ama bunu da yapamayacak kadar akıllıyım galiba, belki üşengeç daha çok. yine de tüm bunların bir yerinde iki tane sağlam böbreğim var, eminim sağlam olduklarına ve o kalorifer peteğiyle ara ara göz göze gelen biri olarak diyebilirim ki durum daha da fenalaşırsa yardımcı olabilirim.

sevgili phoebe;
kahve falan derken koca bir gün geçti, geri döndüm. günlerin koca olmadığını ben de biliyorum, hatta o kadar küçükler ki onları harcarken çoğu zaman büyük bir tevazuyla "üstü kalsın" demeyi ihmal etmiyoruz. galiba ömrü de o kadar kolay harcayabilecek kadar yüce gönüllüyüz. yine de her ömrün bir değeri olması gerekiyor phoebe, senin ve benim bile.

aklımda binlerce şey var ve halbuki hiçbiri yoktular phoebe. nasıl olabiliyor bu, istenmediğinde bir araya gelen o koca yığın bilgi ve sözcük lazım olduklarında nasıl bu kadar kolay yok olabiliyorlar? bir bunu çözemedim, bir de bu kahrolası yoksunluğun, tutukluğun en güzel halinin nasıl olup da ergenlik aşklarında olduğunu. kim diyordu "ergenlik epey bir aptallık içerse de insanın özgürlüğe en yakın olduğu çağdır" diye? hatırlamıyorum. dediğim gibi lazım olunca söylenecek bir şeyler fihristler hep bozuk çıkıyor ya da kısmetsiz bir cinsellikle kirletilmiş ya da yırtılmış kapakları boyunca tozlu ya da yaşlanmış işte, benim kadar.

aklımda, diyordum phoebe, binlerce şey var; sabahın köründe kafamda new orleans'ın caza yatkınlığının doğal bir açıklaması olması gerektiği ve bayern münih'in ajax'a hem de jübile maçında 8 tane atmasının hangi yılda gerçekleştiği gibi sorularla uyanıyorum. evet, bunlar doğru ve sabahın köründe akşamdan kalma olmaksızın müthiş bir başağrısıyla nasıl bir insan bunları düşünebilir? şimdi yazarken yalnız olmadığımı düşünüyorum ya galiba aslında bu biraz daha doğru ilk tahminimden. çünkü sen de sanki bu derece saçma ve ilgileri adem'den kalma şeyler düşünüyorsun olmadık zamanlarda. peki bu kadar düşünce bu dünyaya nasıl sığabiliyor? ya da biz niye sığamıyoruz? düşüncelerimiz yörüngede biz içerdeyiz gibi bir şeyler...

tamam, sorularla uğraştırmayayım seni. bugünlük bu kadar yeterli. son olarak gelenekselleştirecek şekilde bir kurtuluş'tan kolej'e hikayesi ile bitireyim. ankara'da en rahat olduğum zamanlar, dokunulmazım dahası doğrudan bir işin altına elimi sokma derdim yok. işte ama yine de huy gereği elinde tuz olana hıyarı soyup koşuyorum. kurtuluş'tan kolej'e yürürken aklıma kaşarlı ekmek düştü. o da uzun bir hikaye, öğrenci sokağında kafe işleten bir arkadaş, gördüğü koca bir fare karşısında korkusunu gizleyemeyip mekanı kapatırken bize de fırını hediye etmişti. böyle bildiğin tavuk çevirme fırını, tabii o vakitler hamamönü'nde elektrik faturası ödemeden yaşayan bizler için muazzam bir şeydi. sonra işte dedim ki buradan biraz ucuz kaşar alayım, eve gideyim: keyif. kolej kavşağının üstünde, arkada bir yerlerde ucuzcu bir market vardı, şimdi hatırlamam adını, aldım kaşarımı, hevesle yürüyorum. fakat o da ne cebeci'ye doğru bolca polis otobüsü falanlar filanlar. ben elde market poşetinde kaşar vardım kampüse, kimsenin haberi yok ne olduğundan. sonra uyandık bir grubun eylemi varmış, dağılmış, dağıtmışlar onlar da falan çatışma filan. cebeci'nin o vakitler tıfıl da olsa yiğit gençlerin ikisini alıp gittim polisin yanına, şeflerini sordum ama bağıra çağıra, sanırsın emniyet genel müdürüyüm. artık o şaşkınlıktan mı yoksa iplememekten mi çağırdılar şeflerini paşa paşa. sonra bildiğin hikayeler: burayı boşaltmazsanız kampüsü işgal edeceğizler. oha! kampüste olaydan haberdar fazla fazla 20-30 kişi var, 5-6sı bizim adam kalanı kararı da kabul etmez. bu blöfü yediler phoebe, ben de gidip bu süre boyunca bütün karizmamı dağıtan kaşarı yedim. elde kaşar olmayaydı fena gözükmezdim gibi phoebe.

phoebe, düzeltmedim imla hatalarını, üstüne alınma lütfen.
sevgili phoebe;
sana sadece iyi zamanlarda yazacağıma dair bir söz verdiğimi hiç hatırlamıyorum, sen de hatırlamıyorsan gerçek değildir. gerçeğin ne olduğuna dair pontus pilatius'tan edindiğimiz şüpheyi bir yana bırakırsak phoebe, hiç de iyi değilim. halbuki günüm o kadar iyi geçmişken, fakat malum: aynam kırık!

sana söz vermediğim malum, neyin sözünü versem tutacak irademi de yanına emanet ediyorum, öksüz kalıyorum. ama işte böyle zamanlarda çok düşündüğüm bir şey var ya, anamın sözü, aslı pomak atasözü: "na reşatu prismiyale se darmon" yani elek kalbura gülermiş. senin hallerini sormam lazım, sen nasılsın? her zamanki gibi haşin ve kırılgan? belki biraz daha derli toplusundur, kime dert, iyi olmadığını biliyorum da ne kadar kötü olduğunu bana söyleyen çıkmıyor. üstelik hayat ne kadar neşeli ve hüzün 90larda unuttuğumuz bir heybe değil miydi.

sevgili phoebe;
mektuplaşmaların ilk zamanlarında bu kadar uzun aralar verilmesi pek de uygun bir şey değilmiş gibi geliyor. gerçi eskiden de yapardık bunları, ama o zamanlar posta idaresinin hatası olurdu, sıyırma olanağı hep vardı. şimdiyse ikimizin de modern zamanlara ait bahaneleri olmasının rahatlığına sığınıyoruz.sen eskiden beri "çok yoğundum" derdin bense "buralarda değildim". aslında alenen bir yolculuk da yapmadım, yani ne yakınına geldim ne de aramamaktan hükümlüyüm. zaten biliyorsun ankara'ya gelecek olsam seni kesin görmek isterdim. ve itiraf ediyorum senden daha fazla görmek istediğim bir kız var orada.

birkaç hafta önce aniden aklıma takılan bir şey oldu; okul falan iyi güzel, sonra, sonrası askerlik tamam, tamamı tüm bunların ardından? belki seninle konuşuyor olmamızın da etkisiyle ankara'ya geri dönmeye karar verdim. iki yıl ve bir zaman sonrasında orada olacağım. yani şimdilik düşüncem bu, ama daha öncesinde bir seçenek olarak avrupaya yerleşebilirim. tabiii bu da imkan meselesi. lakin biliyorsun benim neye karar verdiğimden daha önemli şeyler var, zaten ne zaman bir şeye karar versem bir yerde bir tesisat patlar, bir şehir su altında kalır ve bandırma dolaylarında birkaç gül ölüsü.

haydi sonra devam edeyim.
sevgili phoebe;
bugün biraz yürüdüm, halbuki hiç de yürünecek zaman değildi. kar yavaş yavaş eriyor ,kesinlikle birden değil- ve kaldırımlarda karlı, vıcık, soğuk bir balçık. bunu bile sevebileceğimi düşünüyorum aslında, elbette kurtuluş'tan yürünen kolej yolundaki donmuş bir karışlık tabaka gibi değil, fakat bunu bile sevebileceğimi düşünüyorum. galiba herkesten fazla veya herkes kadar kolay alışıyorum.

bu aralar yürümek dışında da şeyler yaptım phoebe. devletin zulmü başlığı altında incelenebilecek bir dizi evrak doldurma işleri. bunları sana anlatmak istemiyorum phoebe, sıkıcılar, dahası ben artık kolay alışıyorum ya geride bıraktım bile olanları. eskiden bir kızgınlığım vardı phoebe, seninkine benzer çılgın bir kızgınlık değil, ağzım küfürlüyken konuşmama hünerine eşlik eden daha soğuk, belirsiz bir kızgınlık. şimdi üzerime çamur sıçratan arabalara bile anlayışım var, şimdi dindar bir nesil yetişsin yatacak yerim yok. sen öyle değilsin, benim eski kızgınlığım da uzak seninkinden ama ikimizin de aynı olduğu tüm bunlara dair konuşmanın sıkıcılığına kani oluşumuz. ve parlayan güneş altında söylenmemiş hiçbir şey kalmamışken, üstelik söylemeye hevesli o kadar insan da varken niye bir de biz uzatalım bahsi. sırf söylemeyi seviyor olmamız geçerli bir gerekçe olamaz değil mi ve çok yazma hakkı tanısalar her satıra "bir alex değil" yazar geçerim gibi.

gene de düşünüyorum phoebe, bir votka kartuşu kadar keskin düşüncelerim, tam ne düşündüğümü de bilmiyorum ama phoebe, inan buna rağmen düşünüyorum: bazen hayal bile kurabilecek kadar berrak düşüncelerim. ve en az bir kere kutsal bir ayinin ortasında tüylerim diken diken olabildiği ve bir de bir sefer olsun en az bir kadının karşısında kulaklarımın dibine kadar yüzüm kızarabildiği için ileride sorarlarsa bu çağı yaşadığımı söyleyebileceğim. sorarlar mı phoebe?

soru sormayı bırakalı çok olmuştur, yaşın görece genç olmasına rağmen senin için bile çok olmuştur eminim. yine de soracağın bir şeyler gerçekten kalmadı mı phoebe, kendinden bahsetmekten çok yoruldun, nasıl olsa anlamayacaklarını bile bile anlatmaktan sıkıldın ve hepsi bir fazla falanla soru sormayı ne zaman bıraktın phoebe! şimdi merak ediyorum: orası da soğuk mu?

açıklayıcı notlar:
1- phoebe diye birisi gerçekten var, o yüzden suya yazmıyoruz bunları.
2- phoebe ile doğrudan bir tanışıklığımız ve başka herhangi bir iletişimimiz olmadığı gibi buna yol açabilecek edimlerden de kaçınıyoruz. dolayısıyla neden bunların burada yayınlandıkları konusundaki kafa karışıklıklarına yanıt olabilir bu durum.
3- o da bana yazıyor abiler ve de ablalar. nerede yazdığını söylemeyeceğim. ama işte dediğim gibi tek yönlü bir iletişim bu.
4- neden bir mail adresinden ya da blogtan falan yazmadığımı soranlar olabilirler, laneth babamın çiftliği mi de bu kadar rahat davranıyorum gibi merak edenler bile bulunabilirler. cevap veriyorum: tam olarak babamın çiftliği! hiç değilse görümcemin çeyizi ya da kaynımın hediyesi falan.
5- yine de çok rahatsızsanız silebiliriz bunları, o okuduktan sonra en azından. var mıydı itiraz? (siz susun still konuşsun ünlemi.)
sevgili phoebe;
hala kızgınım galiba biraz da sanki parmaklarımdaki eklemler ağrımış, gerçi bunun soğuğun etkisi olması da muhtemel, ama bana kızgınlıktan kaynaklanmış gibi geldi. kızgınlığım sana değil, aslında doğrudan birisine bile değil, geçenlerde anlattığım gibi zaten artık doğrultulmuş kızgınlıklar yaşayamıyorum. kolay anlıyorum, fakat bir türlü anlaşılamıyor muyum nedir! belki benim kolaycacık anlar hale gelmem pek anlaşılmadığım düşüncesinin dışavurumudur. yahu basit bir şey, ben bilmiyor muyum, numara istemeyi, sıra beklemeyi, gişe işlemlerini falan da sen kalkıp eyleme geçiyorsun arkadaş! hayır, tatlı tatlı aracı ol işte, eğlencesi burada değil mi ki bu işin zaten. arada işkence edersin hatta canın isterse, sonra bir anda müşfik davranırsın, tanrı gibi hissettirirler sana, ama yok illa bir yerinden büyü bozulacak, kara büyülere gelesice kara kız!

neyse sorunu tanımlamaya falan çalışmayacağım, zaten biliyorsun. ve en kötü senaryoyu düşünmeye gerek olmadığını iddia ediyorsun ya en kötü senaryo orada canlanıyor kendiliğinden. neredesin, bunu biliyorum, bununla ilgili ayrıntıları merak ediyorum, ayrıntıları öğrenmek için soruyorum, yanıt alıyorum, bazen sorabilmek için ayrıntı ekleme ihtiyacı duyuyorum, ilgilenmesem de ilgilenmiş görünüyor ya da çok ilgili olup esasında ilgisiz görünüyorum: vay! bir de işte tam orada başka şeyler de başlıyor -mevzu anlaşılmak ya oraya doğru geleceğiz. nerede olduğunun, kiminle olduğunun, ne yaptığının bilinmesi çok zaman seni sen olmaktan çıkaran şeyler değil midir? bütün çağcıl (uyduruk görünüyor ama gramere uyar bu sözcük, çağdaştan daha uygun hatta) sıkıntı orada değil mi, çok zaman ne olduğumuzdan ayrı görüntülerimizle, gösteren ya da göstergelerimizle zuhur etmekten rahatsız değil miyiz? düşün we'yi we olarak bilmek ne güzel, ama mesleğiyle tanısaydım, diyelim banka memuru, kafamda bu profile uygun üç kuruşluk kalıplarla yer bulacaktı, hani ya da benim 50 de gram pastırmam ya da anlaşılırlığım? tamam oto sanayinde olmak benim bile kolayından kalıplayabildğim bir şey değil, şablona oturtsam köşelerden puntolasam dedim ama zor geldi inan.

işte bu anlama hikayesi böyle, hermeneutik bir çaba olacaktı ve mümkünse öyle kalacaktı ama bizimki. bu arada eskiden ne çok gevezelik edilirdi bu hermeneutikli, semiotikli, modası mı geçti, bana mı denk gelmiyor? habermas abi vermiş kendini ab işlerine, başmüzakereci mübarek, ondan mı unutuldu kavramlar? ve nihayetinde kimliksiz bir anlaşılma istemek için çok mu ergenlikdışıyız?

oto sanayi neresi yahu? ivedik civarında vardı bir tane, başka da benim hatırladığım bu şekilde anılan yer yoktu o vakitler. kurtuluş kolej arası gibi belirsiz ama çok belli, imgesindeki bolluk kendinden menkul bir mekan tarifi değil ama gene de hoşuma gitti. ve sanayi sitelerinin aslın da nasıl yerler olduklarını anlatacaktım, biraz biliyor olman işi de kolaylaştırıyor. işte mesela oralarda bu anlaşılma işi daha belirgindir. uzaktan bakarsın, sorarsın, mesleğiyle anılır adam, elektrikçidir, tornacıdır, kauçukçudur, bitti geçti afedersin. fakat bunun ötesinde zaten üzerinde iş kıyafeti olduğu için kimlikler içerdekilere karşı daha açıktır, tabii ki çaylarda, öğle paydoslarında. gidersin oranın kahvesine öğle saatleri, herkes herkese dair ne tuhaf detaylar verir ve epey de açıktır insanlar, gerçi çember biraz dar ama idare edilebilir. sonra sonra biraz zaman geçerken tipler belirginleşir, mesleki kalıplarından çıkarlar kimlik kazanırlar, stanislavski gelir orada durur, izlediğin kadar sahiplenirsin. neşesi olan yerlerdir sanayi siteleri, ben severim, allah kimseyi düşürmesin.

derli toplu olmadı şimdilik, yarın devam ederim.

bak bir de aklıma geldi, benim yattığım yerin hemen yanında bir cam, dışarıda onun yanında da yan komşunun mutfak balkonu var. garip bir mimari olduğunu kabul etmeye hazırım elbette, o değil sorun. bu komşu -hatta bana da akıl danıştıktan sonra- balkona esnaf tentesi yaptırdı, yağmur bilmemne girmesin diye. çok istedim efendice pimpen kapatmasını ama komşu nezaketiyle söyleyemedim. şimdi rüzgarlarda bu tente uçuşup, uçları nasıl becerebiliyorlarsa kendileriyle çarpışıp çok -ama inan phoebe, fena çok- acayip sesler çıkarıyorlar. ev korku filmi sesine döndü yemin ediyorum. buna bir de benim zamanında pencere pervazına kuşlara yem vermek için yaptığım tuhaf suluğun tam içinden geçen rüzgarla ıslık çalmasını ekle, artık nasıl bir senaryo çıkıyor tahmin edebilirsin. bundan rahatsız mı olmalıyım?
sevgili phoebe;
kısa keseceğim, çünkü sigara da bitti. aslında bitmedi, bir tane kaldı ve onu sabah kalkınca içmeliyim bence, ben öyle yapmalıyım, belki yapamayacağım da öyle yapmam beni ben yapan, bana uygun olan şey olurdu, olur muydu phoebe? ayrıca tütün de yok! tütün alın koynunuza diyordu murathan mungan, o iyi şiirdi, denk getirirsem onu yazayım ben bir ara. şiiri yazamam phoebe, yanlış anlıyorsun, ancak onun hakkında da değil de onunla ilgim dahilinde bir şeyler söyleyebilirim. bir kısmı anılar, bir kısmı serap, yer yer saçmalamalar. ne çok anın var senin phoebe, nasıl da değerliler. değerli oldukları gözlerinden okunuyor diyecek kadar kesin konuşabiliyorum, gözlerinden habersiz üstelik. fakat tam anlayamıyorum, insanın nasıl bu kadar anısı olur ve nasıl saklayabilir bu kadarını. ben kurtuluş kolej arası geçenleri bile unutmuşum ya da anlatamayacak kadar ötelemişim. galiba kendimle kıyasladığımda senin duyguların hep şaşırtacak beni, bu çokça benimle ilgili.

beni işin içinden çıkardıktan sonra bile ne çok detayın var ve kesinlikle anılar ve bağlantılar. şaşıyorum buna, aslında bütün bunlar varken, onların varlığına rağmen tatsız ruh hallerine düşebilmene. son olaylar karanlığında kara kara bunun üzerine düşünmektense, biraz daha ferah bakabilmek gerekiyor herhalde ve gereken her şey yapılabilseydi zaten gereklilik olmazlardı, eminim benden önce düşünmüşsündür. dediğim gibi phoebe, o arakdaşların benim deliliğime yordukları şey aslında birazcık salak olmam. bazıları eski hikayelerimi bildikleri ve benim tersine hatırlayabildikleri için salak olduğuma katılmayabilirler fakat onların bildikleri zamanlardan beri çok şey olmuş demekki ki salak olmuşum. geçmişi hatırlayamıyor, önemseyemiyorsam ama geçmişten de bir türlü çıkamıyorsam burada kanıtlanacak tek yargı salaklık olmalı. eminim. senin içinse geçmişin bir değeri var ve daha güzeli değerliliği kadar hala seninle fena halde bağlantılı, bu da demektir ki kötü ya da iyi bir gelecek tahayyülü oluşturabiliyor, canını sıkma şuncaaz dünyaya.

sigarayı yakıyorum phoebe, son sigarayı ve tütün de yok. ışıkları kapatıyorum, yatmadan önce bir şarkı dinlemeliyim ve bir de sigaraya bir isim karalamalı. ne şarkı geliyor aklıma, ne karalanacak bir isim, sen öyle unutma phoebe, sigaraya karalayacak kadar bir ismin olsun, o hiç unutulmasın tam olarak phoebe.
sevgili phoebe;
farkındasındır, sorularına pek yanıt veremiyorum. genelde ya çevrelerinden dolanıyorum ya da üzerlerinden atlıyorum. ve daha çok, çok hem de sorular soruyorum. bu bir çeşit sportif faaliyet gibi görünse de değil, benim genel halim biraz, biraz da korkaklığın eseri. neden korktuğumu bilmiyorum, sen de neden korktuğunu bilmiyorsun. böyle olunca soru sormak ve cevap vermemek bir spor dalı olarak kayda bile geçirilebilir hale geliyor. sonra konuşurken ne zaman kendimden de bahsetmem gerekse -soruyorsun bazen çünkü- yine sorular sorarak eğlenesim geliyor, şapkayla bere, bıyıkla sakal konusunda sabrını sınadığım için üzgünüm. ve bu konuda kafa yorduysan daha da üzüleceğim, çünkü ben bunları hiç önemsemiyordum. sadece sorular sormakla uğraşmalıydım, başka ne işe yararım ki?

evlenme konusu çok acayip bir şey. senin nasıl bir yol izleyeceğini inan hiç bilmediğim gibi hiç de karışabilecek biri değilim. yalnız birkaç kere karışmışlığımı isteyen insanlar olmuştu, sanırım artık çok pişmandırlar bana sordukları için. bir kız vardı mesela, sevdiğim çok geveze, az deli, pek insan; o çok korkuyormuştu, ama nişan falan da yapılmış, sormuştu, ne diyesiydim ki? ben öyle durumlarda hep benden onay bekleniyormuş gibi hissediyorum ve korkuların yersizliğini falan tembih ederek... neyse evlendi o kız, şimdi boşanmaya çalışıyor. demek ki uygun bir merci değilim danışmak için. benim tecrübem ise çok daha başka olmuştu. 98'de geçiyor olaylar, anlatayım mı, çok mu sıkıcı olur? o vakit evlenebilirdim gibi geliyor bana kısaca, zaten biraz evli gibiydik, resmi işlemler yoktu sadece aramızda. sonra araya bir şeyler girdi çıktı, sonra ben hiç karar veremedim, o başkasıyla verdi çok sonra karar, şimdi boyunca çocuğu var. o zaman öyle karar veremedim ya, o içimde dert olmuş sonra (daha yakın tarih) bir kere direk verdim kararı, ama gerçekleştiremedim. yani elimde bir karar veremeden yapılmış evlilik, karar verilip yapılmamış evlilik var, ikisini toplasak sıfıra bundan daha yakın olabilir miydik?

sonra phoebe, zarfların en güzeli 'sonra'dır phoebe, verebildiğim kararlar daha basit konularla sınırlı kalır oldu. ve ne zaman ciddi bir karar vermeye girişsem hep en hatalı seçeneği denk getirebildim, o seçeneklerin diğer ortak özellikleri ise en kolay yerde olmalarıdır. zaten testlerde de a şıkkı istatiksel olarak en yanlış şıktır ve ben hiç kaçırmam. sana hiç kızmadım phoebe, bundan sonra da kızmam herhalde, bunu sorduğun hatta "bildiğini" sandığın için söylüyorum. ama kendime ara ara çok kızıyorum phoebe, onu da anlayamıyorum, ama kızıyorum. bütün kötü huylarımı dolaptan yere silkiyor, sonra katlayıp katlayıp yerlerine koyuyorum, dolabın kapağını kapattığımda 6 aylığına unutuyorum kendimi.

sana başka bir şey anlatacaktım phoebe, biraz komik durabilir bu yeni uydurulmuş kavram ama yapacak bir şey yok phoebe, elimizde bu var. yabancılık, genel bir yabancılık hali diye bahsettiğim şey, dışında kalan tüm diğer şeylerle arandaki normal olmadığı apaçık ortada olan bağdır. bunun bir diğer türü yabancılama olabilir ki bu durumda sorunun kaynağı sen olacağın için hoşuna gitmeyebilir, ancak ikincisi birincisine göre daha tedavi edilebilirdir. tedavi de neyse. zarfların en güzeli mazrufu doğru muhafaza edendir phoebe, ben çok yanılıyor da olabilirim. kimseyi senden taraf bilmemek bir rahatsızlık mıdır bilmiyorum mesela ama ciddi şekilde rahatsız edeceğine eminim phoebe, hiçbir yere ait olmamak (olamamak değil, o şımarıklıktan olurdu), genel olarak anlaşılmamak ya da hep genel anlaşılmak, bunlar ciddi rahatsızlıklar verebilir phoebe, aşkın bile ölümün sınırında gezinebilir (omayra gibi) dikkat et phoebe.

havalar yine soğudu phoebe, sert ve soğuk bir rüzgar var, yan komşunun brandası çok ses yapıyor phoebe, bazen bu sesleri yorumlamaya kalkacak kadar çok zaman geçiriyorum bu odada. seslerden brandanın hislerini çıkarmaya çalışmak bir tür delilik mi phoebe, yoksa o da sadece benim salaklığım mı, çünkü eminim kimselere ait olamayacak türden bir salaklığım var. bir iş bulmam gerek phoebe, ne tür bir iş olursa olsun çalışırken rahatlamam ve kesinlikle çalıştığım yere ait olmadığımı hep hissetmem gerek phoebe. bana bahşedilen tek tanrı lütufu da bu işte, çöllerde kaybolmak (istersen koşmak diye iyi niyetli ele al durumu) buna benzeyen bir şey midir acaba? kimse kadar ve kimsesizlik gibi.

iş için form dolduruyorum, fakat beni gözleri tutmuyor phoebe, beğenmiyorlar. oysa ucuza ve çok çalışırım ben, yeter ki işe alsınlar beni, bir iner bir çıkarım yokuşu, ağzımda türkü bile bulamazlar. beni niye işe almak istemiyorlar phoebe, "herkese iş var ismail'e yok öyle mi, ismail'e gene kapı göründü yani" diyen ismail abi kadar bile değilim halbuki, ne denize el sallarım, ne de deniz var burada yakınlarda. bir de bugün yine gördüm o kuşu phoebe, geçen yıl çokça görürdüm yükseklerden uçarken, bu sefer daha yakından gördüm. ne olduğunu bilmek isterdim phoebe, kartal mı yoksa başka tür bir alıcı kuş mu? ama çiçek isimleri gibi, kuşları ve diğer hayvanları da öğrenememiş biz şehirliler için bunu yapabilmek pek mümkün değil phoebe. o civarda arıtma var ve o hep oralarda uçuyor, sanırım fareleri kesiyor yüksekten. yakınlarındaki çöplükten gelen martılar olduğu için onun martı olmadığını hemen anlayabiliyorsun, en az iki kat büyük onlardan ve hiç kanat çırpmadan havada bir yerlerde neredeyse sabit durabiliyor. bir hayranlık duyuyorum ona nedensiz olarak ve hiçbir zaman konuşamayacağımızı, dahası beni fark etmeyeceğini bilmekten garip bir şekilde rahatsız oluyorum.

bir de geyiklerim var benim. onları daha çok seviyorum, daha çok seyredebildiğim için. okulun arka tarafında bir yol var, yoldan ziyade patika. bir tarafı okul ormanı, diğer tarafı çitle çevrilmiş okul ormanı, çitle çevrilmiş kısımda tavşan, geyik, keklik falan besliyorlar. aslında besledikleri söylenemez, hayvanlar serbestçe yaşıyorlar orada, bir bölümünde yaban domuzları bile varmış, ama o kısmı göremedim. işte ilk defa tesadüfen yürürken orada gördüm bir tanesini, insan bir hayvana aşık olabilirse eğer o gün gerçek bir deneyim yaşadığımı söyleyebilirim. benim zaten bir parça hayvan olduğumu iddia edersen bu deneyim normalleşebilir de. sonraları neredeyse her gün oradan geçer oldum, hatta bir keresinde sekiz tanesini bir arada bile gördüm, karşılarında oturdum, bira içtim, seyrettim, sigara yaktım, onlar da beni seyretti. binlerce kez imgelerine tanık olduğumuz, hatta bambaşka bir anlamda adlarını bu kadar sık kullandığımız bu hayvanlara tanık olmanın ne derece büyüleyici olduğunu anlatmak mümkün mü? üstelik biraz ineğe, biraz ata falan da benziyorlar, o kadar da yabancı olduğumuz şeyler değil yani. ben kedi falan beslemiyorum ankara'dan beri, pek hayvansever olduğum bile söylenemez, ama geyiklerimi çok seviyorum, bıraksalar onları seyrederek ömür geçiririm. bırakırlar mı sahi phoebe, öyle bir iş bulsak ya bana, doğal park bekçiliği falan, bulabilir miyiz phoebe?

bir de evet trabzonsporlusun, bunda tuhaf bir yan yok. yalnız ben hiç de fenerli olmadığım halde fener'in şike yapmamış sayılmasını isteyenlerdenim, eğer şike kanıtlanırsa trabzonspor şampiyon olacağı ve sosyal sonuçlarından bir fazla robi'ye borçlanacağım için. olmasın değil mi öyle phoebe?
sevgili phoebe;
konuştukça lanetlendiğimiz, sustukça cehennem çukurlarına dürtüklendiğimiz zamanlar... belki anlatmamam daha kolay olurdu da başlayınca bir kere sıralı sırasız bir şeyler belirecek ve söylenecekler. sonrasında biliyorsun mehtaba baktığın vakit üzüntü çekmemek mümkün değil artık. ne tavsiye edersem edeyim phoebe, kulak asma bana, bir baltaya sap, bir ümide yaprak olabilmiş değilim şu vakte kadar. üstelik ne kadar tarif etsem de bununla yaşamanın imkan dahilinde olduğunu hala fotoğraflarda kendi kendime kulak yapıyorum, kimse de şaşırmıyor, o derece phoebe. hatta not alırken caps lock'ı açık unuttuğum ve bunu eşek gibi bildiğim anlar yaşıyorum, paralel bile olduklarını sanmam bir yerlerde.

belki bir başka yöntem olanaklıdır: oynamak yürürlükte. yalnız bunun için zeki olmak yetmez, kötü olmak da gerekir. biraz deneyince başarılabilir olduğunu göreceksin, hatta belki bir gün sana bunu daha açık anlatabilirim bile, belki sadece bakarak öğrenebilirsin. bunu bilen de sadece biz değiliz phoebe, soyumuz çok yollardan geçti ve çoğu da sanıldığı kadar soylu değildi.

mehtabı anlatacaktım aslında, arif erdem derken nerelere çıkmışız görüyor musun. mehtabı çokça yaz akşamlarıyla tanımladılar, öyle hissettiler ve belki çıplak tende sınırlı bir ürpertiyle, sessizce izlemek mehtabı vakit yettiğince, üstelik belki deniz kıyısı, belki ince bir dere akıntısı, belki kavşak, belki yolların uzantısı, bu kadarı huzur verir, bu kadarı zevklidir. mehtap oysa soğuğu ve sıcağı hissetmeden buzlu bir bozkır akşamında, hiç bulut yokken ve kendinden başka bütün ışıklardan saklanır, yansımalarını önemsemezken, işte o vakit oradadır. ve bir gece afyon tarafına giderken, buzlu bir yol kenarında birkaç saat apaçık gökyüzünü izleyip ay çıktığında anlamıştım kadın teniyle benzerliğini mehtabın. mehtap, egzotik iklimlerin tatlı ışığı olduğu kadar, kuzey bozkırlarının da kraliçesidir, hatta oralarda zannediyorum, rakipsiz ve tektir. kimseyi elmayla zehirlemeyecek ve hiç binmeyecektir kır atların terkisine. donmuş bir ayışığı var bu gecede, ne tuhaf evim çok uzakken bozkıra.

vakit senin için çok erken phoebe, benimse sorumluluklarım ve bir saatim var artık, iyi geceler dilerim, sonra devam edelim.
sevgili phoebe;

umut sarıkaya'yı seviyorum phoebe, ama herkes sevdiği için bir parça elem de duyuyorum kendi ilgimden ve pek de söylemiyorum o yüzden. eleman büyük ihtimal bizim kuşaktan ve bizim kuşağın bizzat yaşadığı, sizin kuşağın (aramızda kuşak farkı mı var phoebe?) geyiklerinden bildiği dütün saçma trendlerin detay detay ağzına sıçıyor. ben o yüzden seviyorum propozisyonlarının muhteşem olduğunu düşünerek seven varsa, onun da sanat bilgisine sıçayım.
http://www.karikaturbul.com
işte bu karikatürü biz çok yaşadık, çok da anlatmaya çalıştık, beceremedik. sana da bahsetmiştim bir ara bizim kuşakta şizofreni başta olmak üzere mental hastalıklara duyulan hastalıklı ilgiden ve bundan nasıl nefret ettiğimizden. hatta hüseyin hilmi bulunmaz, bir defasında "ben şizofrenleri severim, oğlum da şizofren olsa olur" dediğinden beri ben sözcüğü ağzıma almamaya çalışıyorum, işler her an fena yerlere gidebilir. tüm bu açıklamaları birazdan anlatacaklarım beni yanlış yargılamana yol açmasın diye yapıyorum, ne çok açıklama yapıyoruz bir de demek ki o kadar yabancılaşıyoruz. ondan sonra uyuşturucularla ilgili açıklamalar yapmamak için peşinen not düşeyim, hiç hazzetmem uyuşturucudan; çok pahalı ve çok popüler. ha bak aklımdayken konu, ozan doğulu'yu kokain operasyonunda almışlar, adam şöyle ifade vermiş: "yurtdışında kullandım, yurtdışına çıkınca kullanıyorum, ama kesinlikle türkiye'de kullanmadım, kullanmam da" gibi bir şeyler. hayır milliyetçiliğin detoks etkisi mi var, neyi var. bunlar nasıl saçmalıklar phoebe?

bu konuya şuradan gelmiştik, sana bir öyküden bahsedecektim. ve bunu da aslında sen pek öykü roman okumadığını söylediğin zamandan beri, sıkça yapasım olduğu için ne okusam sana aktarasım geliyor. bir anda bana çok önemliymiş, hayatın sırrı falanmış gibi görünüyor okuduklarım. neyse işte burada phoebe, adam şizofren olan karısını anlayabilmek için lsd kullanıyor ve uçuşa geçmeden hemen önce düşündüklerini aktarıyor ursula le quin:

"... karısına yetişmeye çalışıyordu. insanın karısının delirmesini izlemesinden beter bir şey varsa, o da onun peşinden gidememesiydi. bir bakıyorsun karın arkasına bile bakmadan her gün daha da uzaklaşıyor, sessiz bir uçuşun derinliklerine dalıyor. lirler suskun, psikiyatristler ise yalancı. sen kendi akıl sağlığının camdan duvarının arkasında dikiliyor, havaalanı penceresinde bir uçağın düşüşünü izliyorsun sanki."

akıl sağlığımızın camdan duvarı, bu bana çok önemli geldi phoebe. sadece akıl sağlığımızın değil, gönencimizin de camdan duvarı var, başarılarımızın, huzurumuzun, aşkımızın ve hatta umudumuzun camdan duvarları var. biz ne vakit birinin felaketiyle karşı karşıya gelsek bunlardan birinin camdan duvarı bizi ondan başarıyla ayırıyor. ve ne zaman başımıza bir felaket gelse çok uzun zaman alıyor kavramamız başka insanların da camdan duvarları olduğunu. aslında genelleme yapmamdan hoşlanmamalısın ve hatta sana büyük sırları ifşa ediyormuş gibi anlatmamdan da ama benim elimde kalan tek camdan duvarım da bu phoebe, kalanı ötebaşı paramın düzenlilemeye zor yettiği şarap şişeleri.

neredeyse haftalık periyodlarla tekrarlanan bir ankara-istanbul yolculuğu sırasında yanımdaki arkadaş le quin'in öykülerini okuyordu, yarı uyumaklı bana bir öykü okuttu, kaç zamandır onu bulup okumak istiyorum. bu kitabı da öyle aldım, bundan da çıkmadı phoebe. o öyküde öleceği günü öğrenen birisinden söz ediliyordu, tek hatırladığım bu ve elbette cildi parlak kağıt kaplı pahalı bir kitaptı. işte böyle böyle bir yazar hayatına giriyor, hayatının genelini değil ama hayatının geneline dair genel düşüncelerini değiştiriyor gidiyor, fena şey değil. bu aralar kendi kendime hatırladıkça güldüğüm bir başka şey var, marks'ın proleter kavramını bilip bilmeden yorumlayan ve zırvalayan bir hocam var phoebe, göt etmeye yaklaştığımda çamura yatıp "ben epistemolojik bir yorum getiriyorum ontolojik değil" diyor. buna neden güldüğümü uzun uzun anlatabilirim, ama hakikaten uzun sürer. işte ben o zamanlarda biraz marks bilen camdan duvarı ince olan birileri olsun istiyorum ki o açıklamaları yapmaya gerek kalmadan birlikte gülelim. ve sizin kuşakta (aramızda biraz kuşak farkı olmalı phoebe) pek az kişi marks bildiği için 70 kişilik sınıfta ne zaman ağzımı açsam sanırım adım her seferinde kötüye çıkıyor. kapital 1. cilt, sayfa 586, dipnot, marks'ın proleter tanımını özetliyor. ve bir de artık birileri hocalara söylesin artı-değeri sınıftaki zavallı masalarla açıklamaktan vazgeçsinler. o masalar hakikaten çok acıklı hikayelerin sahipleridir phoebe, fizikte kimyada sizin laboratuarlarınız var, felsefede ne olsun, anca masa. ve biz ne zaman bir filozofun düşüncelerinden (özellikle bilgi sözkonusu olduğunda) bahsetsek "bu masa" diye başlarız, öneğin berkeley ve daha da örneğin onunla karşılaştırılırken locke, hatta saygıyla örneğin kant. masa da masaymış ha phoebe, daha bir kere "bilinmiyecem ulan, siktiringidin" dediğine denk gelmedim.

camdan duvarlar meselesinden senin yazdıklarını yanıtlayacaktım aslında, ama sonra anlattıklarımla bunu neden yapmadığımı anlamış olduğunu düşünüyorum. ben açıklama yapmak yerine açıklamalara gerek olmayan yazışmalarımız olsunistiyorum. ve bir ara konuşursak bunu daha çok anlatacağım. şimdilik ne yoksulluğun, ne çaresizliğin, ne çabanın, ne siktiretmişliğin, hatta ne de sevginin günahlarımızın üstünü örtemeyeceğini söylemek istiyorum. hiçbirimiz sonsuz bir güveni hak etmiyoruz, bunu aramaktan vazgeçmediğin sürece de duvarlar önündeki konumun değişmeyecek. bana öyle geliyor da olabilir phoebe, bana çok öyle gelir.

bak bir de rüya gördüm bugün. chp mitingine katılıyorum, yeterince fena gelmediyse, zaten isteksiz katıldığım mitingte iki kadının arasında kalmış olduğumu da ekleyeyim -hayır cumhuriyetçi teyze tiplerden değiller. yalnız asıl ilginç olan mitinge giderken elimde market arabası ve içinde de su dlu şişeler var, bir sürü şişe, herkes bana garip garip baktığı için bir süre sonra taşımayı anlamsız bulmaya başlıyorum, şişeleri ayıklıyorum falan, atmadıklarımın hepsi de patlak çıkınca arabayı yol kenarına bırakıyorum. o da nesi araba yol kenarına bırakılınca market sepeti olarak görünüyor gözüme, orada aldırmayıp devamn ediyorum. yalnız sonradan dikkatimi çekiyor, ben birkaç rüyada daha market arabası gördüm ve sürdüm ve ne zaman kenara bıraksam sepete dönüştüler. bak bu bana gerçekten ilginç geliyor, rüya görürken kendi psikanalizini yapmak ise korkunç keyifli, bunu rüyada ve o anda yapmak gerçekten muhteşem. bir ton uyuşturucu alıp, uçmak ve ama aynı anda uçuşunu izlemek gibi. chp mitingini ise inan hiç anlamadım. son not phoebe: uyuşturucuyu övmenin yatılacak yeri yok, çok lazım olursa da kutsal vatan toprağımızda değil yurtdışında öv phoebe, öyle!
ha bir de bu ayrılık bahsinden ve ağızlıktan bahsedecektim sana, doğru. tam konuşurken oldu, orada ateş vardı, elimde emektar ağızlığım, kulağımda (nedense sola dayamıştım telefonu da tam duyamıyordum) hatçe'nin buğulu sesi, orada önümde ateş, yapmasaydım bu sahneye yazık olacaktı. ağızlığa da yazık oldu mu, kimbilir? ama işte kimi insan üzülür hayvanların ziyanına, kimi insan ağaçların katliyle içlenir, bana da çok koyar bir avuç granülün daha girecek olması miksere, bir de bak kaynak sırasında patlayan profillere üzülürüm. bundan da öte kullanım alanı dolayısıyla ağızlıklar üzülünecek şeylerdir.

ben ezgi'den sonra başladım ağızlık kullanmaya, hep bir şeylere birisinden sonra başlanması adet olduğu için. ezgi'den sonra başka nelere başladım, şimdi düşününce hatırlayamıyorum, belki sonra bulurum. bu bahiste yukarıda bahsettiğim delilikten bir parça var, ezgi çok iyi sigara sarardı, çok güzel sarardı. hayır, ince sanatçı parmaklarıyla değil, biaz dolmamsı ve mutlaka kırmızı ojeli parmaklarıyla, hayır boğumları şairane falan da değildi, ama severdim ellerini, çünkü yanılarak galiba benimdi. ezgi sigara sararken izlemeyi severdim, sigaraya usta bir işçi gibi yerleştirirken zıvanayı, ezgi ne yapsa ben severdim o vakitler. az kere geliyor bu işler insanın başına, daha küçüktüm. delilik kısmı sonra başladı, ezgi'den sonra. kafenin arkasında perdeyle ayırıp yaptığım odada kalıyorum, geceleri sorun olmuyor o kadar içip üzerine bir de ruhumu çözüp bıraktığım için. sabah kirli yatağımda uyandığımda (yatak da değil çek-yat) karşı duvarın içinden geçen boruya bakıyorum, bildiğin pimaş, üstkattaki tuvaletten gelip merdiven altını (odanın bir köşesi merdivenin altı zaten) dolanıp duvardan çıkmayı başaran boru. boruya bakmaktan sıkıldığım için değil, daha az şey görmek için yerlerde geziniyor gözlerim ve yalanım varsa da önüme aksınlar, akşamdan kalan sigara artıklarının zıvanalarında ruj izleri (tırnakları gibi, mutlaka kırmızı) görüyorum. hayır, ezgi'den sonra başlamadım ruj sürmeye ve bunu o boktan anlarda bile biliyorum. zıvanayı o zaman bıraktım, ağızlık da hiç fena bir şey değilmiş.

ne anlatacaktım, evet büyük buluş! sonra çok geçmeden alıştım, kendi salaklıklarımla her seferinde baş etmemi sağlayan korkunç umursamazlığım (tanrı bir laneti, onu bertaraf edebilecek yeteneklerle birlikte verir ve tanrıya da hiç inanmam halbuki, bu bir çeşit modifikasyon mekanizması olabilir) içinde, biraz da gide gele ağızlık sıradan bir kullanım eşyası halini alıverdi. bir de ben nargileleri sevmem phoebe, ama işte nargilenin kültürü çok bir güzel değil mi? tıpkı şizofrenleri hiç sevmediğimiz kadar kültürünü beğendiğimiz gibi. burada (hala duruyorsa belki birini götürürüm) eski bir nargileci vardı, küçücük bir oda, benim hep çok sevegeldiğim çay ocakları kadar, yaşlı bir usta bütün gün leğende ıslatıp sardığı tütün yapraklarıyla tömbeki yapar, sıkı sıkı içiçe sarardı. özenip nargile söylerdik de ben hiç beceremedim içmeyi, içebildiğim kadarıyla da sevmedim, ara verip sigara yakardım hep. fakat işte onu elinde tutması da keyifli phoebe, şimdilerde ne çok insan elinde fotoğraf makineleriyle geziyor, öyle bir şeydi o da o zamanlar bizim için. nargile biraz da doğululuk simgesidir, kim anlatıyordu bunu phoebe? "10 dakikalık metro yolculuğunda bile kitap okuyan batılı'nın anlaması mümkün müdür, dört saat hiçbir şey yapmadan nargile içen doğulu'yu?" biraz mistik, biraz belgelik gibi bir şeyler var nargile dumanında, sonra bir de işin ateşle oynaması, közleri karıştırması falan var ki insan nasıl sevmez öyle şeyleri. çocukluğumuz soba üzerine kolonya dökmekle geçti phoebe, düşün işte elimize maşa verildiğinde nasıl bir hareketlendiğimizi.

nargileler de öyle işte, sonra bak onu o yüzden anlattımdı. sonra, evet, bir de nargilenin elma kokusunu severim ben, ama kendim onu da içemem. işte ezgi içsin ben anca onun yanında kokudan otlanayım. demek ki ezgi'den sonra elma kokusunu da bırakmışım phoebe, bunu da kayda düşebiliriz. bir gün elmayı kestim, plastik ağızlığımı içinden geçirdim kesilmiş dilimin. bak ama söz konusu olan tütün olunca çok bir titizimdir, ben yani yemekten önce ellerini yıkamayan ben elmanın içinden geçtikten sonra ağızlığımın içini peçeteyle temizlerim. bunu flütlerde yapardık, o aynı iğrenmeyle karışık keyif duygusu işte. sigarayı ağızlığa, ağızlığı elma dilimine taktıktan sonra...

ben ezgi'yi hep çok özlemişim bir de ezgi'den sonra, bunu da şimdi öğrendim. çok zamanlar da geçti phoebe, bu saatten sonra faydası da olmayacak zararı da ya ben hakikaten o kadar zaman kırmızıyı yanlış yere sevmişim. tuhaf gelecek, bu da benim akıllı yanım, hiç aramadım ezgi'yi ezgi'den sonra. sonra aradığımda da artık ezgi'den sonra sayılmazdı, düşün işte öyle de bir akıllı yanım var. halbuki şu gün belki çok başka biri olabilirdim, ah benim güzel aklım ah.

phoebe, bunları anlatıyorum, çünkü bazen bana davranışlarının doğruluğunu soruyorsun, bana akıl danışıyorsun! bunu anlatıyorum, çünkü eğer bir davranışınla ilgili hüküm veriyorsam kazara, sakın bana inanma, sakın phoebe!
sevgili phoebe;
bu sefer konu sen değil de ben olabilir miyim ve bunun için biraz daha yakın mesafede olsak dizlerine kapanabilir miyim. phoebe, ne zaman dizlerine kapnasam bir ablanın görümce şefkatinde korunaklığını bulabilir miyşm. tüm bunların bir bölümü kimse kimseyi kıskanmadan mümkün mü phoebe.

ilk paragrafın tüm soru işareti ihtiyacını karşılamak için: beni birisinin sevmesine ihtimal verdin mi hiç, o kişinin benim de istediğim kişi olmasına, nasıl da göz altşarında bir ömürlük serkeşlik, beni ama birisinin dilsiz üstelik istemesine ihtimal verdin mi?

çok annlattım sana, çağımız muhteşem anlatılar çağı. ve bizim sinema sahnesinde görüp de abartılı bulduğumuz her sahne tek bir sinema filmi içinde son derece anlamlı. kötü adamlara ıskalama eğitimi vermiyor holivud, kötü adamlar muhteşem bir şans esseri orada ıskalıyor sadece, o filmde, o kadar. iyilerin oğlan ölmüyor üj bej kurşun yiyeyerek ama bu sadece o ana özgü ve hatırlar mısın 7 kurşunla ölmeyyen akın birdal'a nasıl da provakasyon kokulu sövdüklerini? bizim aşklarımız hiç de olağanüstü sayılmazdı phoebe, birden fazla filmi bir anda unutmasaydık ve oloğandışılıkları içimize sindirmek için bu kadar istekli olmasaydık.

aamızda yaş farkı var değil mi phoebe ve doğruyken üstelik kerpiç evlerin yıllık bakımının yapılmasında usalık gerekmediği, çok sıçan delikleri sıvıyoruz phoebe. üstelik doğru bile değilken hocalarımızın bin yıllık filozoflara aşık olabildiği. aramızda kalsın phoebe, bir hocam hanım var ki kieerkegard'a aşıkmış kendi diyor, yaşı benden küçüktür, evli ve çocukları felsefe kürsüsünde bin başkanlığa aday, phoebe, içimde bir daralmanın olmadığı anlar yaşadığım da oluyor. yine utanıyorum.

adlardan anlam çıkaran bilimler vardı, hayır yalçın küçük tarafından icra edildiği kadar değil, hayır ben üç isim öğrendim bu kadar hayatta, hayır seninkini daha bilmediğimden diyelim alex değilse alexandra hiç değil. phoebe, seni nasıl kendi elimle kundaklamış kadar bağlıysam kaderine ve bir o kadar yalnızlıklarına, o kadar bağlı kaldım efsaneleşmesi için yazılmqası gerekir aşklara da. seni arabanın önünden çekip alma gururu kadar saf benim için hala ezgi'nin kendisi inkar eder göbeğindeki tüyler. kara!

utanmadığımdan mı?

hayır, hiçbir eski anıyı saklmazsım kendime ait olduklarında, sonra orada şirince şarabı, sonra orada nasıl br bahar, sende kar yağarken burada papatyalar açar. yalnız phoebe, ben nergizleri çok sevdim, pa-pat-ya: -ya dişiliği, -pat: bir molotof ya da havai fişek amed inceliği, pa: babamızdan almayı unuttuğumuz ne varsa. şimdi benim tepede bu hafta açtı papatyalar, ben oradan sonuçlar çıkardımsa bana nasıl hörgüç!?

aşık olmak için papatyalar mevsimi...

ben gene nergisleri severim, kokusuyla ve herkesin elinde... phoebe, benden bir cacık, biraz gülmekten öte bir kadın için bir şey olur muydu, börek bile açarım.

kimdi, bir fransız şairdi kimisi, bir yüzyılda aşk en fazla beş defa gelir diyen. baudealire değil, o başka bakmış ve babasını lanetleyerek katıldığı devrim daha henüz bir yüzyılın sonuna damgalanmamış. kimsemiz misin phoebe, bir yüzyılda bir insan kaç aşk yaşabilir ki? hayde birini bıraktık öteki binyıla, diğerini nasıl unutacaktık. ve yüzyılın aşkını biz bileylemediysek bursa'nın köralmaz bıçkıanelerinde kime3 sayacaktık, kimi bilecektik phoebe.

madem ki aşık olacaktık.

kendi efsanelerim bana kalsın phoebe, bu gece bir masal okutarak uyut beni. ve sevgilin unutmasın seni hiç sevmediğimi, o kadar ablam varken ne vakit konuşamasam onlarla dizlerin benim için -olmadıkları kadar...

bu sefer sen bana bir masal anlat phoebe, kızla erkek kavuşamasın ama öylesi çok umut veriyor, çok damara vefa.

love is evil phoebe, sen hariç ve kimse o, kimse sevmesin kimseyi phoebe; nassolsa vazgeçiliyor.
sevgili phoebe;
bu sana son mektubum ve bana göre bile bir şeyin başlangıcında onun son olacağını söylemek vicdansız bir diyalektik. ama elimizdeki tüm kurallar, insanlığın bilmemkaç çağ boyunca (ortak sayılı bir çağ kavramı yoktur herhalde de ben bilirsin zamanı belirsizlikle ölçmeyi tercih ederim) geliştirdiği bütün kurallar bunun son olması gerektiğini söylüyor. bir de çünkü ben gerçekten yoruldum. senin dünyandaki bunalımları artırmak istemem ama bunların pekçoğunun gerçekten yapay olduklarını ve yapaylıklarının da gerisinde aradığın gerçek izlerin çoğunun çoktan beri silinmiş olduğunu söylemek zorundayım. üzgünüm sıradanlığın için phoebe, sıradanlığı severim ama ona ancak onun çok içten bir kabulü ve istemesiyle katlanabilirim. benim dünyam daha geniş olsaydı keşke ya da belki sen daha sık yazsaydın, daha çok, daha gerçek. bana kızmayacağını umuyorum, kızarsan da çok keyifsediğin günlük hayat içinde gelir geçer.

gitmeden önce son bir şey anlatmak istiyorum, şimdiye kadar anlatmaya sıkıldığım bir tarzda, açık ve olabildiğince yolunda. mesele, mutluluk bahsi phoebe. ben, molla, still, hep mutlulukla sorunu olan kişileriz, yapımız böyle. ama bizden çok evvel bu durumu yaşamış ve kapasitesi bizim çok üzerimizde frengili ve çok bıyıklı bir abimiz bu mutsuzluk halini yaratıcı insan sıfatı ile ödüllendirmiş, o yüzden biz mutluluğumumuzu prime çevirmeden gerçeksizliğimizi kabul etmeye hazır insanlarız. ve buna o derece alışmış durumdayız ki ufak mutluluk anlarında bile birbirimizden şüphe ediyoruz (biz üçümüz şimdilik), hatta o kadar ki bunun bir şeyleri (neler olduğunu bilmiyoruz aslında biz üçümüz9 engellediğini sanıyoruz. bize bu hayat mı zulüm biz mi bu hayata zulümüz ondan bile emin değiliz ve insan bir şeylerden emin olmadıkça gerçek ama emin olduğu oranda mutlu phoebe. biz ise hiç memnun olmasak da bizle kaldığımız yer kadar olmaktan öte yol göremiyoruz. oysa mutluluğu hiç de bizim yaptığımız gibi olumsuz bir şey olarak tanımlamak gerekmiyopr phoebe, biz insan varlığının detaylardaki iğrençliği dolayısıyla öyle yapıyorsak bu bizim rahatsızlığımız da olabilir.

çok eski atalarımız phoebe, mutluluğu -ne garip onların buna eudamionia demesi- olumlu sanmışlar, yanıldıkları kanısında olmam fikirlerini değiştirmeyecek, arada çok zaman var ve işte benim onların yanıldıklarını düşünme nedenim de bizzat artık onlar üzerinde değişiklik yapamayacak olmamız, yani arada zaman olması. onlar, phoebe, sanmışlar ki mutluluk iyi bir şeydir, gerçek amaçtır, öyleyse demişler bir başka iyi şeyle, bilgelikle elde edilebilir. belgeli felsefeci olarak bunları hep okursun phoebe, uzatmıyorum 15 yılda bir belge sahibi olamadığım için. tartışma öyle yoğrulmuş, biz nereye yoracaktık ki? fakat aksine phoebe, mutluluk, bilgelikle değil, körlük, aptallık, bilmezlikten gelme ile, potansiyeli kullanma ile değil, onu yok etme ile elde edilir. mutluluk inanmadığı halde kendini inandıranların kazandıkları ödüldür. ne mutlu onlara.

öte yolda ızdırap ve eziyet var; sevgili ile yapılan kavgalar için uyduruk gerekçelerden öte şeyler çıkarabilme yeteneği var - o kadar ki anlatıyorlar on saat ben anlayamıyorum tam mevzuyu, bu ciddi bir düzey. öte yanda cehennem var ve ona bile hiç inanmıyoruz -bu haldeyken hangi azap korkutabilir bizi.

bir yanda işte phoebe palaniuk var, lisanslı ürün satar, öbür yanda dostoyevski yazmadığı zamanlarda kumarbaz ve alçak. bir yanda ergenlerin apriori intihar denemeleri (telefona mesafe ölçülerek) öbür yanda notsuz intiharlara burun kıvıranlar. phoebe, tahterevallinin (bu kelimeyi bulanı şükranla anıyorum) bir yanda hiç mutlu olamayacak olanlar var, tesadüfen ağır basacak olsalar çok uzatmadan inerler, öbür yanda -öbür yandakileri bilmiyorum phoebe. bilmedikçe tam anlatamıyorum, ben istediğim kadar kıskanayım onların mutluluğunu, onları hep ötekileyeceğim. belki hem dersimi bilmeyip hem de herkesten şişman olduğu için phoebe.

kendine çok iyi bak, mutluluğunu çekemeyenlerin çelmelerine aldanma, bizim senin seviyene düşmemize izin verme, hem bir şey nasıl aşağıdan yukarıya düşer ki. sonsuz kere smiley phoebe, hoşçakal, olduğun üzere.
sevgili phoebe;
herhalde aile kurumunun yüceliğini vurgulamak ve biraz da aile fertlerini gayriahlaki hadisattan uzak tutmak için eski mimaride evlerin oda kapıları camlı olurdu. köy evlerinde böyle olmadığı (maddi koşullar ve ısınma sorunu etken olabilir) gözlemiyle düşünüldüğünde bunun yılandan korkmaz hippilikten korktuğu kadar merkezli bir 70ler-80ler kent orta sınıfı modası olduğunu söylemek mümkün olabilir. uzun cümlelerde hata yapmak da pek mümkündür phoebe. sonrasında bu camların buzlu camlarla değiştirilmesi ise görünenin değil görenin gizlenmesi ilkesi gereğince işlemiştir, eminim. big brother, kendi seyrettiğini yayınlamak konusunda tereddüttedir, ama asıl önemsediği nereden ve nasıl seyrettiğinin bilinmemesidir. foucault da az değil phoebe, iktidarın yöntemiyle direnmekten bahsediyor. böylece ne zaman birisi "şöyle şöyle demişsin/yapmışsın" dediğinde ilk ve en doğal direniş hakkımız "kim söyledi/nerden biliyormuş/nasıl duymuş" oluyor. aferin bize phoebe, mağara duvarına öküz figürü çizmekten on bin yılda öküzün kendisine varabildiğimiz için. buzlu camları bir uygarlık figürü olarak onadığımız her gün için aferin bize phoebe.

giriş paragrafları da buzlu cam gibi olmasın phoebe, ne zaman kapıyı çarpıp çıksan yerlere saçılmasın, bilirsin kapı camları kapının kapandığı yere doğru kırılırlar.

daha önce ne yazdıysam, aldırma. ya da aldır elbette, onlar da şimdi yazdıklarım kadar bana aitti ya da aldırma ben kendim olduğum için ölümüm kederime aitti. ama her şekilde bunları yazdığım için ve yazdığım kadar kahrolduğumu bil. bazen sevgi ötanezi kadar tartışmalıdır, ya yetişmek için sevdiğine onun içtiğinden alırsın, ya o sana yetişemesin diye araya koyacak kapılar ararsın. kapılara kol takmamız bir tür iki yüzlülük mü phoebe? ben şimdi yerden camları toplasam sonra hatta sana çikolatalı pasta ısmarlasam o kapıyı birlikte sökebilir miyiz?

bir kadına ilgi duyuyorum hiçbir beraberlik hevesine kapılmadan ve hatta bu konuda ortaya çıkabilecek imkanları çıkmalarına izin vermeden ortadan kaldırarak; beraberliğe ilgi duyuyorsun, olasılıklarını bile kendin hesaplayarak. sonra hangi araysa yer değiştiriyor hepsi, salıncak dediğin belki bir lacan terapisinin ürünü olabilecek kadar özel bir eğlence aracı, eğlence?

kuşkusuz içtim yeniden ve kuşku yok buzlu cam devirlerinin kapandığına, ama kuşkularla ilerlenmiyor hayatta. bana yaz phoebe, buna ihtiyacım bile olabilir.
sevgili phoebe;
senin de farkettiğini düşündüğüm bir gerçeği ifşa etmeliyim; bu epeydir bir mektuplaşma değil, üstelik elimdeki tek gerçek bu! hatta senin bunları okuduğundan bile emin değilim, emin olduğum senin yazmadığın. olsun, demişliğim var -benim platonik aşklarım bile oldu phoebe- yanlış anlaşılmasın, ben z, yolu öğrencilikten ve buhranlardan geçen herkesle bir gün bir şekilde karşılaşan adam, z, seninle karşılaşamamaktan muzdarip olacak değilim ya. ama yahu sabahın 6sında yaz mevsimini unutup ayaz etmiş ankara'da uyanıp taze simit ve çay ısmarlayacak bir arkadaşı, hiç tereddüt etmeden uyanıklığından, aramak gibi olmayacaksa bir mektup onu yazan ellerin kırılmayışlarının tek nedeni ekmeğimizi kazandığımız zanaatın içgüdüsel varoluş çabası mıdır? biliyorum karmakarışık görünüyor, bilmiyorsun ben bazen gerçek hayatta da bu kadar uzun ve içerikli cümleler kurabiliyorum. biliyor muyuz gerçek hayatın nerede olduğunu?

bakma sen benim kaprislerime, kızgınlarıma, benim yarım dünyaya kör gözlerinin ardından bakan bir bilgeyse kalanı ve hatta büyük yarısı oyundan ibarettir: işte söyledim. fakat senin -üstelik hiç yazmazken- neden kapris ettiğini açıklayacak bir şey var mı: birden bir fazlası sonsuzlukken phoebe.

bir yolunu bul yazmanın phoebe, ben sıkılmadan, sen sıkıntılarınla yüz yüze kalmadan.

ya da phoebe bildiğin gibi her kasvetli arkadaşlık zaten son kullanma tarihi eline aldığında dolmuş olandır, rafa geri bırak, market görevlisine haber ver, tercihler sınırlı.

ben çok ıı
not: samimi konuşayım; bazen korsakof olduğumdan şüpheleniyorum. çok zamansa beynimde ur olduğu saplantısına kapılmış biçimde uyanıyorum, kalan zamanlarda uyandığımda hala aynı kadını düşünüyor olmam, bunun da anılar kadar saçma bir iddia olduğu anlamına gelmez, beynimde ur olabilir ve o beni terk etmez. neyse işte bir şekilde kalkabiliyorum yataktan da sanki bana ait olan ve benim de ait olmam gereken bazı şeyler oradan bir türlü kalkamıyormuş gibi geliyor. evet, biliyorum, hepimiz bir şeyleri hayatımız boyunca geride bırakıyoruz, evet, herkes haklı. ama bu biraz daha farklı, saç dökülmesi bilimsel olarak kanıtlanmış çok pis bir şeydir, birçok erkek bir yaşa geldiklerinde bir bakarlar ki saçları dökülmüş, ama işte o saçların dökülüş anını sanki saniyede milyon kare çeken ultra gelişmiş kameralardan kare kare izliyormuş gibi yani o dökülmeyi an olarak yaşıyormuş gibi yataktan kalktığımda orada bir şeyler bıraktığımı hissediyorum. tipik erkek davranışı, çakmak, anahtar, sigara, cüzdan kontrolü için ceplerimi yokluyorum, o da apayrı garip bir seksüel eylem gibidir ya. ve evet pantolonla uyuyan birisiyim çokça, ceplerim, kalktığımda yanımda oluyor, yatakta kalanın ne olduğunu tam bilemiyorum.

sonra bir şeyleri hatırladıkça "hep sonradan" diyorum, bir şeyleri olur olmaz hatırlayabiliyorum, birileri çıkıyor ve onları tanıyabiliyorum falan. bunları da gerçekten sana mektup yazmayı nasıl olup da unuttuğumu açıklamak için yazıyorum. kafamın içinde binlerce şey oluyor ve hiçbir şey, çok zaman.
bu ara çok yoğun iş aldım çalışıyorum, sınavlar falan da var, bu beni sağlam tutar bir süre. 5'inde mahkeme için ankara'ya gelmem gerekebilirmiş, bak şimdi yazarken bir kere daha hatırladım 5 gündür avukat arayacağım sözde, neyse kalabilir miyim bilmiyorum, ama kalırsam ve sen bana o kadar da kızmamışssan ve elbette evveliyatımız da pek olmadığı için görüşülecek şeylerin olmadığını düşünmüyorsan görüşelim.

kusuruma bakma yeniden, gerçekten unutuyorum, arada hatırlatmak dünyanın en sıkı etiğine, mektuplaşma etiğine bu yüzden aykırı olmaz, iyi bile olur.

sevgiler..
sevgili phoebe;
çok kahırlı bir zaman denk geldi mektubun. biz insan evlatları ne kadar bilsek de katı olan bir şeyin er geç buharlaşacağını, hayatımızdan buharlaşıp giden şeylere son dakikada bile bütün kudretiyle inanırız. biz insanların evlatları, buna rağmen, yok olup gideceklerine bütün varlığımızla inanmamıza rağmen, mesela binalar inşa ederiz ve yazı yazdığımız da kayıt altındadır. yapmasak olmaz mıydı phoebe, biz yapmadan duramayız, bizim lanetimiz, bizim kayamız bu sırtımızda taşıdığımız inan. bilmek bir şey, çok acayip bir şey, yok olacağımızı bilmek, yok ne demektir onu bilmek ve üstüne bir tane sigaracık...

inanmamak o kadar fena değil phoebem, inanamamaktan bir şey çıkmaz, nihilist olmak da alın yazısı ve ama bir nihilist için en gerçekçi seçenek bence uzun yol kamyon şoförlüğü. inanmamaktan bir yol yok phoebe, o orada, hepimizin burada ya da neredeysek artık durduğumuz gibi duran bir körlük, hiçbirimizin körlüğünden farkı yok bana kalırsa. fena olan bile bile yıkmak, yıkmaktan, inanmamanın ya da olmayanlara çok inanmanın özel, sadistçe zevkini almak, zevk alarak yıkmak. fena olan savaşları bitirmek için bir yol aramamak falan değil, arayanların da elinde bir şey kalmadığından mütevellit; fena olan savaşları kutsamak ve aymaz bir cinsellik hastalığı, onulmaz bir fallik saplantısı ile çevresinde dönmek savaş totemlerinin. fena olan kendi fındık içi kadar varlığının muhterisliğini kuşanıp ayartılamayacak kadar insanı, çok insanı acıtmak, acıtmak için kuşanmak, kuşanmak için yok olmak, yok olmaya tapınmak ve en sonunda bunu bir çift güneş gözlüğüyle istiklal'e çıkar doğallıkta yapmak.

ikimizin de bilmesi gerekirdi, o canımın içi çinilerle kaplı 500 yıllık camiye bakarken -ve aramızda tek inanan o- bir şey hissetmediği için değil de rahatsız olduğu, yıkımını özlediği için günün birinde yıkmaya davranacağını. ikimizin de anlaması gerekirdi, yıkmaya tapınanın beraberinde inançsız kalamayacağını. sana iki hikaye phoebe, endülüs'teki cami ve havraları yıkanlara göre mülk yaratanındı ve yenisi zaten yapılırdı. diğeri edebiyat ve devrim'de troçki yoldaşın anlattığı hikaye, büyük ve görkemli bir şehrin kıyısındalar (sanırım kazan) ve şehri işgal etmiş beyazlara saldırsalar çokça tahrip edecekler ortalığı. sıradan bir proleter çıkar gelir yanına troçki'nin: "neyi bekliyoruz?" diye sorar. troçki, teslim olmalarını beklemek gerektiğini, yoksa bu güzelim şehrin yıkılacağını anlatır üşenmeden. proleter; "biz yaptık, yıkalım, yine yaparız" der, troçki ağlar.

yeniden yapmaya inanıyor musun sen phoebe, benim inanacak gücüm çok oldu da, aklım almamıştı. ama yeniden yapmanın sağlayacağı azamet hissiyle, bu his içn hiç yıkmadım. yıkmak, bir binayı yıkmak, ayasofya bile olsa önündeki diyelim tamam, bir insanı nasıl yıkabilirsin phoebe, hangi balyozlar en uygunu bunun için. kırmak demiyorum, kurulmuş bir şeyi yıkmak ve şeytani bir keyif almaktan söz ediyorum. şeytanın ayaklarının ters bastığı anlatılır phoebe, burada çok basitçe bir metafor gizli değilse, çok haklılar, bizim insani olan her şeyimiz varoluşumuzsa, onları yıkmak ve yıkmadan önce yapılması için teşvik etmek şeytanın varolşudur. bir farkla; biz felsefede varolmaktan acı çekeriz, filozoflar öyle derler, varlığının ve hiçliğin farkına varan kimse acı çekmelidir sanarlar, filozofların çoğunun peygamberi daha eli kadın eline değemeden çarmıhta can veren isadır. bir farkla, dedim, şeytanın varoluşu tatmine yöneliktir, acı değil keyif alır, alabileceği yegane zevk buymuşçasına, şeytan kendi dolayımında hepimizin olabileceğinden çok mutludur.

sonsuza kadar mutlu olmak diye bir şey yok phoebe, hiç olmadı, bunu bildik ve kabul ettik, ama buna böyle posta koymak da neyin nesi.

bundan sonra bir kadının fındıkiçi kadar cinselliğinde boğulabilecek hiçbir şey yazılmamalı phoebe, insanlık artık durmalı, madem şeytanı içimizde büyüttük ve bu denli sevdik, insanlık bir müddet içine fazla kapanmamalı.
sevgili phoebe;
uzatmadan, bir kızla tanıştım, beyaz, günahsız çarşaflar kadar beyaz!
saçlarının arasında birazcık tarçın artığı ve biliyorsun artık beni, hayalleri kırılmıştır bu kadar beyaz çoktan. tarifsiz yanı yok gibi, ama bir de bana sor, ne tarifsizlikle baktım ona ve ne utandım, inan bana sorsan bile bilemezsin. arıdan korkar, korkmayacağını umdum benden, o da beni canımın takıntısı, içli.

saçlarını sarıya boyamış, soracaksın hangi sarıya, sence bu kadar detay bilseydim bu yaşın ardından tanışabilir miydim hala yeni bir kadınla, sarı işte. kaşları ince, alınmaktan değil, hiç alınmadan ince, bir ara neden orada olduğumu sordu, hiç alınmadım hatta. ben konuşamam öyle zamanlar, anlamışsındır, baktım hep, hatta dinledim. işi gücü vardı, işlerini anlattı, bildiğim konular karışmadım. kollarına takıldı aklım, incecik ve biçimsiz sayılabilecek ve ancak benim baktığım ışıkta görünebilecek güneşten sararmış çok parlak tüyler. saçlarını beyhude boyamamış sarıya, fenasını da bildiğimden...

ona sordum bir şey bir ara, onunla ilgili. kimlik diyorsunuz ya, öyle bir şey, o kadar ince güldü ki gurur mu, şefkat mi, ben bile söyleyemem. başka da güldüğü oldu, hatta kahkaha, ama biraz eğilerek -ve elbisesinin yakası az kapalıydı bakamadım göğüslerine eğilerek- masada sallantı, ben gene sustum.

kimse kimseyi ilk defa görmez phoebe, bunu biliyorsun. ve çok güzel olmasının dışında bir şeyler olduğu için ve ben gözlerinin rengini tam bilmediğimden -lakin sabahlara kadar beyaz ve kirpikli- yanılmıyorsam ve zamanım da dolduğu için değil, sadece ojelerinin kahverengisinden, üstelik adı ezgi bile değilken ve sen görmediğin, bilemeyeceğin için... sınav takvimini öğrendim phoebe, aklımda bütün haftayı kantinde geçirmek vardı, fakat gelişmiş işler, bilgisayarda baktım, hem inan burcunu bile bilmezken baktım sınav tarihlerine, şimdi bu hafta uygun zamanlarda orada takılacağım. vaktin olursa uğra phoebe, üçüncü gözüm benim, bir de senle bakalım.
sevgili phoebe;
son mektubum ziyadesiyle kendimle ilgiliydi. hangileri öyle değildi ki, böyle sorulabilirse de hiçbir zaman tam yanıtını almayacaktır o soru. zaten tam yanıtlarımız olmadığı için felsefemiz var ve bazen kendimle de ilgilenmem gerekiyor.

şafakalar kadar taze bir rüya gördüm phoebe, sen de vardın ve laciverte çalan mavi, uzun saten giysin içinde oldukça da insandın. renklerin tam adlarını bilmediğim için kınama beni phoebe, ne der ingiliz, i am a man, born a man, renkleri bilmek başkalarının işi. halbuki boyacılık da yaptığımdan ral numaralarını (katalog no gibi bir şey) söylesen bütün renkler malum olur bana. işte bir erkek bu yüzden tam kadın olamıyor, tuhaf isimlerle anılan renkleri biz sadece numaralarla ayırt edebildiğimiz için. velhasıl bir rüya gördüm, içinde çok şeyler vardı ve benim asıl ilgilendiğim, ilgilenilmeyen adam ve kadınların içine doldurulabileceği bir kilise açmak. hayatının yasını tutanlar, pişmanlıklarıyla aynı yastığa baş koyanlar, sen mesela (kesinlikle o mavi elbisenle), fırat biraz, biraz kendim, çokça tanrı (aramızda en pişman olan o olmalı).

kendimizi sevmediğimizden emin değilim phoebe, aslına bakarsan ben kendilerini korkunç ve rahatsız edici derecede temelsiz bir özgüvenle sevenlerin de kendilerini sevdiklerinden emin değilim. mesela o kadar az insanın bildiği kadar bir şey biliyorsun ve söylemiyorsun ya... ve mesela sıradanlığın sınırlarının çok ötesinde gezinen cümlelerle kendilerini etkileyebiliyorlar ya. asla emin olamıyorum onlardan da kendimizden de. yine ne olsa bir senden emin oluyorum phoebe, bir fırattan, nasıl olsa sizi sevdiğim kadar bağlılığımız olacağından.

son mektubum çok kendimle ilgiliydi ya sen bana yanıt yazmadın o yüzden, aradım, açmadın ve en güzel baharda bile yollar tozlanır, sen baharmadın. daha iyisini yapmaya hiç niyetli değilim phoebe, yeniden yazmaya, yeniden yaşamaya. ben senden ümidemi kesmiyorum, yoksa kendimden bir beklentim çoktandır kalmadı. ara ara konuş benimle phoebe, nasıl olsa seni de fıratı da hiçbir şeye takas edemiyorum.
sevgili phoebe;
tut ki gecedir ve bizim nereye gitsek elimizde kalan mum ışıkları. muhteşem bir manzara labilir gecede süzülen ışıklar, son yolculuklarına çıkan elfler ve sonra hatta diğerleri. peki bizim muhteşem kalan bir yanımız var mıdır?

sevgili phoebe;
bazen geriye kalan hayatını, elinde kalanı, sana ait olanı ve hiç sana aitmiş gibi durmayanı hesaplar ve hesapsız düşünürken bana kızıyorsundur belki. belki tam o anda bütün bu konuşmalardan başka, sessiz ve sözsüz yanında olmamı istiyorsundur. ben çok kere istedim bunu, bunda yanlış bir yan yok. bir aile seçebilecek gibi olsaydım eğer seni mutlaka ona dahil ederdim, kalbimin lüle saçlı ruhu kızıl bacısı! gene mesela, bir tenha göl kenarında, ne bileyim, diyelim balığa çıksak bana bira değil de ayran içmemi salık verdiğinde öfkelenmeyecek gibi bir sevgi hali. bana mesela tuttuğum balıkları göle geri attıracak bir insanlık, biraz daha, emin ol mesela, çocuk halinle kaydıraklara -hem kiloma aldırmadan- tırmanmacılık. öyle phoebe, bir aile seçemediğimizden değil, akıllarımız o kadar yakın düşmediğinden. yine de hayat bunca sır olarak kalmaz dar vakitlerimizde.

kimse okumuyor phoebe, ondan insanların kendi adlarıyla yazıyoruz sözlerimizi. gene de okumuyorlar, oysa ben bir ara -galiba içeride- ve vakit fazla olduğundan değil ha, bin kere okudum bir şeyi, aklım karışmadan üstelik, hem her seferinde orada olaraktan... kimse aldırmıyor phoebe, ergen atışmasından da değil bu dediğim, kimsenin vakti değil ruhu kalmamış phoebe. çoktur unutmuştum, geçen birine tekrar ettim, lise defterimin kapağında kazılı bu şiiri:

kim takar şiiri
bizim robotlarımız olacak
hem can dediğin
aminoasitlerin bileşimi

voznesenki

o ki sovyet tekniği yüceltme devrinin şairi, şimdi robotları da takmıyor insanlık. nedir şiirin yerine geçen, çok ayarlar olduğu için mi şiir yazamıyoruz ve gerçekten neden?
benim denemişliğim var şiiri, sevdimdi de -belki hiç yayınlanmadığından- ama beceremediysem bile aklımda tutmadım. bunu anlattım sana, şiiri şiir olduğu için yüceltenlerden nasıl da kaçınmak gerektiğini; bunu kesin anlattım sana kadını ve erkeği o olmadığı halde yüceltenlerden kaçınmak gerektiğini.

hade phoebe;
şafak bile senden daha yakın, bir iki şey söyle -bilmediğim derslerle ilgili olsun isterse- sesin incelsin ağlarken ve gülerken karanfiller beyazlasın, hep düşünceli olmadan phoebe, bir şeyler söyle, ankara bir meridyen yakına taşınsın, bana anlatmaklar kalmasın, sesin incelsin, ağlamaklı değil saçının güneş görmüş kızılı kadar.

gece olduğundan aldırma, ben aşığım bana hiç aldırma, saçlarını kestireceksin sakın çok aldırma ve o vakit kızılı önerirlerse...
bana bir gece vakti bir türkü söyledin, onu sakın unuttuğumu sanma; bana şiir okusan unutur muyum hiç phoebe.
sevgili phoebe;
bizim çağımızdaki en ciddi hastalık romantizm, ben bunu bildim. belki bize taşınmasa o kadar ciddi boyutlara ulaşmazdı, ama veba gibi mübarek, nerede baş gösterse tüm sülalemizi silecek ve bir dizi tragedyaya konu olacak kadar ilerleyecek, huyu o. belki çok aşık olmaklarla inançsızlıklar arasında salınımımızın formülasyonundaki bir ince m'dir mesela romantizm. m'yi biliriz, c'den eminiz, kare'nin allah belasını versin.

phoebe,
hikmette bir tahtın emrine amade oluyor ve türlü samurayların kaderini yaşıyorum, bazen seni de görüyorum rüyalarımda, dönüş vakti gibi, osaka değil, gacakntka değil, dulkadir oluyorum veyahut, saruhan, hatta eretna. seninki kadar benim bedenimde de bir yayılma haritası çıkarılıyor, ama fena halde gelişme dönemi osmanlı, fena göbek, fena asılma.

bunu beceremiyorum, hayat diyorlar ya, orada başarısızım işte. dünyanın en güzel kadınını seviyorum ve sadece birkaç ay. hayat diyorlar ya işte kurtuluş kolej arası çarpı sonsuz değil, çok başka bir şey diyor onlar bunu demekle. tractatus'tan yol yürüsem ne kolej'e varabilirim, ne sana, ne kendime. fena halde hükümlü, fena bağlaşıksız bana...

sevgili phoebe;
sana nasıl olduğunu sormayacağım -esma güzelim hamile- çünkü döngün çok kısa. sana nasıl olduğunu sorasım yok artık -esma yemin ediyor planlı olduğuna hamileliğinin- çünkü bu döngüden çıkmayı istemezsin. senin döngündeki bir kahraman olmak -esma artık sigarayı bıraktı ve ben asla onların çocuğu sayılamam artık- benim kesinlikle işim olacak bir iş. biliyorsun benim hiçbir işim uzun sürmez -esma'nın bebeğini sevmesem de onun hamile halini seveceğim.

dünyamın bulanık kraliçesi;
evvelim ve ahirim hep karmaşa, sen bir yol göster, bir yoldan biraz daha temşa ve bir yol çıkabilecek kadar kolej'den kurtuluş'a.

önümüzdeki yıl boşum, işim gücüm yok, kendindeysen ve kendini önemsiyorsan uğraşayım senle, ukalalık değil, dediğim gibi işim yok benim baştan beri.
sevgili phoebe;
kaderin karanlık koridorlarından ilerlerken kahrımızın senkronları, biz büyümediğimiz kadar şanslı olduğumuzu düşüneceğiz. niye anlatıyorum, hiçbir fikrim yok. lakin söylemek fene iş değil, iyidir en azından öldürmekten ve bunu söyleyen ben öldürmeye de bazı bazı inanıyorum.

sevgili phoebe;
odtü'nün üzerinde garip bir lanet vardır, her yer canlıyken susar, herkes susmuşken ayağa kalkar o okul. belki sıradışılık konusunda bu derece obsesif adam ve kadınların bir araya gelmesinin sosyal bir neticesidir bu; ben, kesinlikle bilemiyorum. hasılı bunlar olup bitmeden işgale ve eyleme katıldığını umuyorum. biz '68'in sorbonne'undan beridir amfiyi kutsal sayarız geceleri, aferin bize ki slogan atarken bile edeplileştirmeyiz heceleri.

bak bir gece, bu sefer kaçış güzergahı üstünde kolejden kurtuluş'a dönüyoruz. dönüyoruz dediğime bakma, durumlar fena. öyle ki 20 zindanı basmış devlet ve şimdi sözde yargılanmalarından müstesna o vakit katil devlet. sonra üstümüze salmış binlerce ekibi, şimdi sözde cinayet büro amiri olmasından pek muamma hepsi gibi kurşun sıkıyor o biri. kolej kavşakta nasılsa kaldırıma çıktı bir panzer, nasılsa bir mantara takıldı ve birkaç dakikalığına öyle kalakaldı, sardık çevresini. zarar veremeyeceğimizi bilmemize rağmen vuruyoruz, iktidarı değiştiremeyeceğimizi bilmemize rağmen durduğumuz gibi. s. diye kaldıraç taifesinden bir eleman var, panzerin tam önünde, 90 derece dikliğiyle yaklaştı panzerin tam önüne, elinde pvc bir sopa. s. bütün hıncıyla geçirdi panzere, esnek malzemeden sopa sekti, s. yaralandı yüzünden burnu boyunca kıpkırmızı bir iz kaldı. s. önce şaşkınlıkla sağa sola baktı, baktı kimse aldırmıyor, vurabildiği kadar vurmaya devam etti. birkaç gün sonra gördüm tuzluçayır'da bir çay ocağında, alnından çenesine kadar uzanan dümdüz bir kırmızı iz. güldüm, güldü, çay içemeyecek kadar üzgündük, 30 yoldaşımız öldü.

hayatında bir kere olsun kendi iradesini diğerleri içinde görebilmeli insan. o derece ve öylesine ki bu iradenin bileşimi belki özgür bile kılabilir kişiyi. alman idealizmi ile piştiyim ya şu ara zorunluluk, akıl, özgürlük ve ahlaki eylem yoruyor beni, oysa basitçe halay çekmek gibi ya içindesin çemberin, ya...

sevgili phoebe;
benimle konuşmak istemediğini öğrendiğimde çok kırıldım. bütün bu sokak eylemleri zamanı artık ne bok yedimse bir arkadaş bana bürokratlaştığımı söylemişti, haklıydı da. işte öyle kırıldım senin tavrını -üstelik başkasından- öğrendiğimde -üstelik haklı olduğunu hiç bilemedim. gel yeniden bir dört yol ağzına çıkalım bir gece, ederi neyse ruhumuzun ve hatta kaldıysa, emanetçiden alıp orada tezgahı açalım, bakalım berisi var mıymış umudumuzun. gel, biraz sözümüz var sinide, az kaldı ama var, misafirlik kendi kutsiyetinde o sinide kalanı hak edecek kadar yar. gel.