yaşam deneyinimim bana bir çok şeyler kazandırdı. genel olgulardan bahsetmeyeceğim bu yazıdan üçüncü sahışları anlatmayacağım. günümüzün nasıl boktan birşey olduğunu bunu bir bilim adamı soğukkanlığı ile anlatmayacağım.

çünkü bu konular hakkında yazı yazarken büyük laflar eden küçük adamlar gibi hissediyorum kendimi bazı bazı.

biraz dünya görüşümden ve fikriyatımdan bahsedeceğim.

hiç bir zaman bir taraf olmadım olamadım. takım taraftarlığım bile şaka gibi birşeydir. sadece sahadaki mücadeleyi görebilmek için ve mücadeleler vesilesi ile meydan savaşlarının nasıl olduğunu düşünmek için izledim.

gerçi vaktiyle sporla uğraşmıştım maçlara giderdim gırgır şamata bol olurdu ama bir zaman sonra maçlara toka ettiğim paraların karşılığında aldıklarıma değmediğini anladım ve modern insanın bir sorunu olan zamansızlık belası bana da bulaştığı için tümden soğudum.

bunun yerine daha daha başka şeyler koydum ama bir düşünceye taraf olmak benim kitabımda yok. özellikle türkiye cumhuriyeti sınırlarında fikir savaşlarıyla işim olmaz. çünkü fikir dedikleri şeyler bilgisiz atıp tutma ile sloganlar ve klişelerden ibaret olduğunu gördüm.

ömrümce klişelerden nefret etti. sloganlardan olduğu kadar çünkü aptaların slogan atar düşünen kişiler ise bağırmaz, buna bin canla inandım.

bir çok kişi benim asperg sendronuma tutulduğumu zanneder. çünkü gürültüden hiç haz etmem gürültülü olan herşey bana kirli çürük ve adi gelir. o yüzdendir ki tepinme kültürüne pek uyum sağlayamadım. joy fm'in çalması hatta sessizliği severim.

belki de bunun nedeni içimdeki sesin kulaklarımı sağır etmesidir ve sessizliği sakinliğe ihtiyacım olmasındadır.

ama bu demek değildir ki kır hayatından hazediyorum. katiyetle hayır. çünkü şahsım kentleri sever, kasabalardan nefret eder, zaman öldürmek için uyuşuklukla harp edilen yerlerden hoşnut kalmam.

ne kadar düzensiz bir adem de olsam kafamı eseni yapsam hatta kafam kütüphanem gibi karmakarışık olsa da ve ne yazık ki hafızam kudretli olsa da düzeni ve sistemi severim.

türkiye'de hiç bir şehirde istanbul harici uzun zaman yaşayamacağımı biliyorum. bina satın almam top-lu konutlardan kat mat alacak kadar şapşal değilim. herşeyin net kesin olmasını isterim. muğlaklığı pek sevmem.

ama insanı yıpratan ve ezen bu rezil şehirdense daha aklı başında yumuşak bir şehri tercih etmez değilim hani. ama işte nihayetinde zaman satın alıp gereğine bakacağım.

çünkü günümüz türkiyesinde özellikle istanbul'da yaşamak yıpratıcı birşeydir. çünkü çok bilinmeyenli denklem çözmekle eş değer olan istanbul'da yaşamak zaten şehrin malik olduğu kaosun üzerine bireysel hırboluklar eklenince çok fena oluyor.

ama bütün bunlara rağmen doğaçlamayı severim gülmeyi ve özellikle güldürmeyi severim. hareketli bir insanım. çok önceleri uçak benziniyle fullenmiş bir araba gibiydim ama o benzine mazot koyup benzini ağırlaştırmayı öğrendim.

sıkıysa öğrenmeyeyim.

bir ütopyam yok. insanları düşüncelerine göre yahut fikrilerine göre yargılayamam. anlamaya çalışırım.

kalabalıkların arasına karışıp süzülmeyi ve avere avere dolaşmayı severim.

dostlarımdan biri bana fasistsin sen demiş vaktinde. beyaz kovboy şapkalı kasabanın şerifisin sen aynı no country for old man filmindeki ed tom bell demişti şahsım için.

olabilir demiştim. ama düzeni ve sistemi sevmek suç ise metodlu çalışmanın cezası idam ise birşey diyemem.

ama buna rağmen metodu severim. sıkı çalışmaya inanırım. ne kadar eninde sonunda kişi emekleyerek ruhunu arayacak bir kavsağa gelirse gelse metodlu çalışmaya bin canla inanıyorum.

bir ütopyam yok demiştim değil mi?

aslında varsa ama ütopya bile sayılmaz. günün birinde bir gemi inşa edip o gemiyle vira demir diyip nuh misali enginlere açılmak istiyorum. artık kim gelmek isterse o gemiyle farketmez.

ama hayat denilen yolda kendine saygısı olmayan çoğu kişinin allah korkusu dediği ama bence ne edersen bulursun adaletini bilmeyen tanımayan insanlar fersah fersah kaçarım. akla ve zekaya büyük saygım vardır.

ama bunların ötesinde bir milyon dolar mı yoksa bir sanat eseri mi derseniz sanat eseri derim. pop art post modern hırtalamboluklarla işim olmaz.

o yüzden dolayıdır ki ingiliz edebiyatına büyük bir zaafım vardır. hele ikinci dünya savaşından önce doğmuş olan amerikalı yazarların eserlerini okumaktan son derece keyif alırım.

ama beni büyüleyen şey sadeliktir.

belki de yaşlandığım içindir bu bilemiyorum. çünkü insan yaşlandıkça sadeliği ve duruluğu daha çok arıyor ve istiyor.

aşağı yukarı böyle şeyler işte.

ama bütün bunlara rağmen kolay olanı yaptığım için hafiften utanç duyuyorum. çünkü marifet kuşken kuş gibi ötmek değil balık gibi yüzebilmektir.

herneyse yazımı çok sevdiğim yazarlardan raymond chandler'in karamsar alaycı philip marlowe karakterinin kendini tanıtması ile bitiyorum;

lisanslı özel dedektifim, uzun süredir bu işi yapıyorum. orta yaşa merdiven dayamış, evlenmemiş yalnız bir kurdum, zengin değilim. bir kaç defa hapse düstüm, bosanma vakalarına bakmam. içkiyi kadınları, şatrançı ve bir kaç seyi daha severim. aynasızlar benden pek hazetmez, ama anlaşabildiğim bir iki tanesi var. buraların yerlisiyim, santa rosa'da doğdum, annem de babam da öldü, kardeşim yok, bizim meslekte herkese olabileceği gibi, eğer bir gün zımbalanırsam, kimse hayatının temel direğinin çöktüğünü falan hissetmeyecek

fondaysa;

the long goodbye'dan birşeyler işte.....

http://www.youtube.com