"gerçek mizah trajedinin bittiği yerde başlar." hafızamda yaklaşık yirmi yıllık yeri olan bu söz kimin sözüydü bilmiyorum ama en azından bana ait olmadığı kesin, çünkü ne kadar doğru bir söz olduğunu anlamam yıllar sürmüştü.

şaşırtılınca çok mutlu olan bir insan olmama rağmen, perec'te sevdiğim şey, deneyselliğinin bir sonucu olan şaşırtıcılığı olmadı nedense. onda asıl sevdiğim şeyin ne olduğuna da henüz karar veremedim zaten. ancak bir anlamda 'karanlık' eserleriyle başladığım halde, kendisinin mizah yönüyle karşılaştığımda da hiç şaşırmadım. hikayesi büyük bir trajedi ile başlamış olan biri, tuhaf ve gerçek bir mizah anlayışıyla kurtarılacak, hatta bu anlayışın kendisi olacaktı, elbette.

perec'in, kahramanlarından birinin ağzından ve okurla sohbet ederek anlattığı, "çok sayıda harp akademisinin ödülüyle onurlandırılmış olan, 'kişi dostlarına nasıl yardım etmeli' kitabının yazarından, en iyi yazarlardan alınma dizelerle bezenmiş destansı düzyazı anlatı" şeklinde bir tanımla başlayan ve aynı ironik, alaycı tavırla bir şahesere dönüşen bu hikaye, bu kapkara mizah, çokça ve hatta yer yer kahkahalarla güldürebiliyor sizi, üstelik, cezayir savaşı'nı konu alırken ve romanın yazıldığı dönemde fransa'nın aydın çevrelerinde sürmekte olan tartışmaları yererken yapıyor bunu.

// savaş sırasında askerliğini yapmakta olan, ancak savaşı sevmeyen, savaşmak istemeyen, cezayir'e gitmek istemeyen, vurulup sevdalandığı kızın yaşadığı paris'te kalmak ve onu güçlü kollarıyla sarıp sarmalamak isteyen bir delikanlı vardır ("adı karamanlis'tir. ya da onun gibi bir şeydir: karawo? karabaş? karafol? neyse, lafı uzatmayalım, adı karabişi'dir" ve her sayfada değişecektir.) ve bu delikanlı, gündüzleri gün ışığında çavuşsal işleriyle uğraşıp insanları angaryaya doyuran, hela kapılarına içinden ok geçen kalpler, askerliğe ısındırıcı sloganlar çiziktiren, ama saat on sekiz otuzu çalar çalmaz pata pata giden (gidonları kromajlı) bir pırpıra atladığı gibi, kuş olup memleketine uçan, sevdiceğinin, kaldığı odasının, kafadarlarının ve sevgili kitaplarının yanına vardığında şen şakrak bir gence dönüşen henri pollak’tan, savaşa gitmesini engelleyecek bir şey yapmasını ister. "vay" der çavuş pollak, karafon'un konuşmasındaki şairanelikten etkilenerek, "iyi de ben naapiyim?" //

perec 'kendini tekrarlamayan tekrarlar'ı seviyor, özellikle de mizahını kullanırken. "ücret artışı talebinde bulunmak için servis şefine yanaşma sanatı ve biçimi (l'art et la manière d'aborder son chef de service pour lui demander une augmentation)"nde de rastladığımız bu tekrarlar, bu eserde daha da ahenkli bir hal alıyor. şahsen "kayboluş" çevirisi hakkındaki tartışmalara ve nedenlerine dayanan haklı bir endişe ile başladım, yazıldığı dilde okuma imkanım olmadığından çeviri hakkında fikir sahibi olabilecek durumda da değilim ancak, "bahçedeki gidonları kromajlı pırpır da neyin nesi?*(*quel petit vélo à guidon chromé au fond de la cour?)"nin bu denli keyif verici olabilmesinde, belli ki zor işleri seven cemal yardımcı'nın payı da göz ardı edilmemeli sanıyorum.

ben bu romanı "w ya da bir çocukluk hatırası*(*w ou le souvenir d'enfance)"ndan hemen sonra okudum ve bana kendimi şanslı hissettirdi zira kalbime bir zehir-panzehir ilişkisi yaşattı bu tesadüf. savaş hakkında yazılmış iki ayrı eserin, özellikle de perec'in elinden çıkmış olması sebebiyle daha bir anlamlı olan bu iki eserin, ilkiyle yarattığı tahribat, ancak ikincisinde sığınılan mizahla iyileştirilebilirdi çünkü.

şimdiden iki defa okumuş olduğum da düşünülünce, sık sık dönüp durduğum kitaplar arasına bir yenisi daha eklenmiş oldu diyebilirim.

(ilgili bkz: georges perec)