"tamam da koduğumun bardağını kim kırdı öyleyse?"
"ben kırmadım herhalde değil mi? niye kırayım içki içtiğim şeyi?"
"kimse de yoktu?"
"bu boktan dünyadan bir bardak eksilmiş olsun, nedir yani."

bu diyalogların başka bir yere gideceği de yoktu, rahatlık desen değil, vurdumduymazlık desen otu boku konu edinen insan, nasıl tarif edilir ki bu durum. "tamam, sorun bardakta değil, bende" diye düşüncesine giriş yapınca gülümsedi, fakat bari kırıkları temizlesindi. aylardır böyle geçiyor hayat, gece işe giderken kanepede ya da balkondaki masada bıraktığı adama tahammül etmekle onu sevmek arasında gidip gelen bir ızdırap. sadece miskin, pasaklı ve çekilmez biri olsaydı yine de sevebilir miydi onu, belki hatta sadece bu yüzden? belki de onu sevdiğini düşünmesi, gerçekte neler başarabileceğini bilmesinden ileri geliyordur. hayır dünyayı kurtaracak falan değil elbette, ama koca bir votka şişesinin yanında bıraktığı bir gecenin sabahında evine geldiğinde müthiş bir tabloyu hemen hemen tamamlamış olarak bulduğu adamı sevmemek elinde olmadığı için sadece. resimden sıkılmasını beklemek de sıkıcı geçecekti, bunu biliyordu. sonra kimbilir ne dener, kimya formülleri de çalışabilir, savaş sanatları tarihi de. yapamayacağı tek şey bunların hiç değilse birinde devam etmesi yaptığı işe. kendisini sürekli elinde cep telefonuyla ilginç bir anı çekmeye çalışan ergen gibi hissederdi çok zaman. bu doğruydu da ne zaman ne yapacağı hiç belli olmayan birisiyle yaşamak yanında pek çok armağan getirir kişiye.

afedersiniz sizi fark etmemiş olacak ki gündelik düşüncelerine dalmış gitmiş. siz bu arada henüz karakterleri görmediğiniz için yanlış şeyler düşünmüş olabilirsiniz, ama sizi temin ederiz aralarında arkadaşlığın ötesine geçen bir şey yok, hiç olmadı. hayır hayır, yanlış anladınız, ikisinin de erkek olması elbette bunun hiç olmayacağı anlamına gelmiyor. biz kesinlikle heteroseksist yazından yana olan yazarlar değiliz, sendikamızın tutumu da bu yönde. hayır, kesinlikle yanlış anladınız. buradaki gerçeklik aralarındaki ilişkinin güncel durumunu tanımlamak üzerinedir ve ikisi sadece arkadaştırlar. elbette arkadaşlıklarının nasıl bir şey olduğunu söylememiz o kadar kolay olmayacağı gibi bir anda açık etmemiz de hoş olmaz. kuşkusuz sendikamız da buna izin vermiyor, sendika kuruluş bildirgemizin ve kongre kararlarımızın içeriğine bakarsanız ne demek istediğimizi anlarsınız. "bir hikayede ana karakterleri, onların ilişkilerini, durumlarını, özelliklerini, hikayenin sonunu, sürpriz gelişmeleri açık edecek olay ve olguları veya buna benzer şeyleri ilk 30 bin vuruş içinde ifade etmek, ortaya koymak, belli etmek ya da bu anlama gelecek eylemler içinde olmak sendikamız tarafından onaylanmamakta, takdir görmemekte ve gerektiğinde diğer üyelerimizin şikayetleri üzerine ceza nedeni sayılmaktadır."

kendi hayatının boktanlığını da düşünürdü çok zaman, fakat hayır, onunkine daha çok takılmıştı. bazen bu arkadaşlığın temel ilkesinin kendi hayatının boktanlığına çekilmiş bir perde olduğu hissine bile kapılırdı. eldekilerin bir muhasebesini yapmak, elde bu kadar az şey varken ve envanterden silinmesi gerekenler her zaman tonla birikmiş olduklarından çok kolay değildir zaten. zaten kimin umurunda? kat kat apartman görüntüsü almış bir gezegenin, sıcaklarıyla bunaltan kalabalık bir şehrine tıkılmış, sanki sırf vakit geçsin diye önümüze atılan işlerle uğraşırken kim umursar muhasebeyi? bu düşünce onun asıl mesleğinin muhasebecilik olduğunu bilenler için elbette ironik olacaktı. duvara baktı bir kez daha, yaz zamanında küf tutmayı başarabilen duvara. açık, çiğ yeşil boyanın sıvayı da yanında götürüp sıcaklardan kurtulmaya çalışır gibi kaçtığı duvara. yanılmayalım, daha önce baktığı duvarlar gelmedi aklına ya da bu duvarın kendisinden önceki insanların anılarını nasıl da biriktirdiğini falan düşünmedi. bu evde daha önce yaşayanların sevişmesini ya da kavgalarını izlemiş, çocuklarıyla gülmüş, acılarına ağlamış bir duvar gibi de düşünmedi onu. kış gelmeden önce badana yaptırmak gerekiyordu ve bir de o salça parçası nasıl gelip yapışabilmişti oraya. herhalde salça olimpiyatları olsa ya da bardak, evet kesinlikle bardaklar için olimpiyatlar olsa bütün madalyaları toplarlardı ev olarak. buna da gülecek oldu, fakat üşendi, üzerinde bütün gecenin yorgunluğuyla yatağa yöneldi. duş almak: havanın sıcaklığına rağmen hiç havasında değildi duş almanın.

özür dileyerek bir kez daha araya girmemiz gerekiyor. buraya kadar anlatılanlardan çok sıkıcı bir hikayenin başlamakta olduğunu düşünmüş olabilirsiniz, ancak bu konuda neden bu derece temkinli davrandığımızı yukarıda özetledik. şimdilik şu kadarını söylemekle yetinelim, olaylar hiç de göründüğü gibi ilerlemeyebilirler. burada da bir kesinlik öngörmemizi sendikamız hoş karşılamayacağı için olasılık cümleleriyle konuşuyoruz elbette. bir başka sorun ise sizin karakterlerimizi çok duyarsız, yabani ya da sıradan bulmuş olmanız ihtimali. ama dikkatli okuyucular olmadığınızı açığa çıkarır bu tür bir düşünce. çünkü dikkat ederseniz eve kapanan karakter çok yetenekli, büyük ihtimalle (sendikamızın da yönergeleri doğrultusunda) yakışıklıdır da. diğer karakter, yani düşüncelerini izlemeye çalıştığımız karakter biraz sıradan görünüyor kabul ve (yine sendikamızın yönergeleri doğrultusunda) yakışıklı olmasını bekleyemezsiniz. fakat o da göründüğü kadar sıradan değil, dikkat ederseniz, muhasebeci olduğu halde bir gece işinde çalışıyor, çok tuhaf bir adamla yaşıyor ve onu seviyor. kabul edin canım sizde bu kadarıyla bile ilginç olabilecek özelliklere sahip birisi karşımızdaki. duvarda görüp görebildiği tek şeyin hayatın acımasız gerçekliği olması karşısında biraz tepki gösterebilirsiniz. ama bu konuda da hem sendikamızı hem de federasyonumuzu referans göstereceğiz. federasyonumuz tüm sanat dallarında -özellikle sinema- gerçeklik duygusunun öne çıktığı, olağandışı gelişmelerin kolay kolay gerçekleşmediği, hikayelerin başladığı gibi bittikleri kurguları tercih ediyor günümüzde. buna rağmen bizim hikayemizde işlerin tam olarak öyle yürüyeceğini söyleyemeyiz, yalnız fazla fantastik beklentiler içine girmemeniz konusunda da sizi uyaralım.
"kurgu yeteneği yok bende, sanki bilmiyormuş gibi bana böyle hikayelerle geliyorsun." dedi. elindeki poşeti yere bırakıp aynı elinde zorlukla tuttuğu sigarasından bir nefes çekti. "ben rüyalarında bile günlük yaşamından kesitler gören bir insanım, yazamaz benim kafam. hı hı çok kolay. sana kolay o. iyi tamam. tamam elimden geleni yapacağım diyorum. ama bugün olmaz. işlerim var işte. tamam sen yaz bir şeyler sonra bakarız. gökhanlara gidiyorum şimdi. bilmiyorum. yok belli değil şimdilik hadi görüşürüz sonra. sağol. tamam görüşürüz."

telefonu cebine koydu. sigarasından hızla bir iki nefes çekip kalanını yere attı. kulaklıklarını taktı ve yere bıraktığı poşeti alıp yürümeye devam etti. erkenden uyandığı bu güzel sabahı ve kendisini bekleyen saatleri düşününce son günlerde yüzünden eksik olmayan o aptal gülümseme yeniden yayıldı oraya. mutlu olunca ne yapacağını bilemediği için, yapacağı ilk şey o mutluluğu sorgulamak olacaktı elbette. cesaret mi şimdi bu diye sordu içinden. sözde daha fazla dram istemiyorum ama nerede drama dönüşeceği belli bir hikaye görsem pat diye içindeyim. sanki bir gün bir hikayenin içine gireceğim ve bütün akış bir anda bozulacak. hiçbir şey eskisi gibi olmayacak artık. bu kendini bir halt zannetmek değilse nedir.

cevabı kulağındaki şarkıya içinden eşlik ederken buldu. you make me feel like i am whole again. hayır, ona güveniyordu bu denli, kendisine değil. tıpkı murat'la birlikte yazmaya çalıştıkları hikayeler gibi. sonuçta birlikte yazılan bir hikayeydi bu da. tek başına ne kadar mahvedebilirdi ki. her şeyi doğru yapan bir adamla beraberdi, yani her şeyi yanlış yapsa bile üç yanlış anca bir doğruyu götüreceğinden... yine başlamıştı işte. en büyük sorununun ciddiyetsizlik olduğuna tekrar iman edip, bu soruna bir ara ciddiyetle eğilmeye karar verdi. sonra bu kararın komikliğine güldü. neyse ki hikayeye dönmesi çok uzun sürmedi ve bir kaç dakika sonra rıhtıma dik inen sokakların sonuncusuna girdi. yaklaştıkça yüzündeki ifade daha da aptallaşıyordu. sokağın sonuna kadar yürüdü ve bir binanın ağır demir kapısını iterek açtı. birkaç merdiven sonra binanın yüksek girişli birinci katındaki tek dairenin kapısını çaldı. kulaklıklarını çıkarıp cebindeki mp3 çaların yanına tıktı. ayaklarının önünde duran iki eski ayakkabıyı kenarda duran bir başka çiftin yanına itti. kapıyı açan adamın yorgun gözlerine yine o çarpık gülümsemeyle baktı.

"günaydın."
"hoş geldin."
"uyumamışsın daha?"
"o kadar yorgunum ki uyumaya bile üşeniyorum."
belki de o kadar yorgun değildi, zaten kırık bardakları toplaması gerekiyordu ve bu arada zühre'ye eşlik etmek fena bir fikir olmayabilirdi. mutfağa doğru giderken bir masal animasyonundaki kadın kahramanlar gibi şakıyarak ve sekerek adımlar atan ve bu arada kesinlikle elindeki poşeti dar koridorun duvarına çarpan zühre'nin arkasından baktı. bir an için hayatında olmasından mutlu olduğunu varsaydı, bir an için gökhan'ın hayatında olmasına üzüldüğünü düşündü, bir an için -ve bu an sonsuza kadar uzanabilirdi- poşetin çarptığı yerden dökülen sıva kalıntılarına takıldı gözü. "bütün hikayelerde durdurulamayan çılgın kadınlar vardır, çünkü bütün kadınlarda durdurulamayan bir çılgınlık vardır" dedi gülümseyerek içinden, bunu kimin söylediğini düşündü bir de. kadının bir özne olarak kendini ortaya koyuşuna tanıklık etmiş geç dönem bir batılı yazar olmalı, kimdi ve nerede okumuştu iyi de. neyse de neydi, ama bu çılgınlık bahsini dile getirmek için geç bir zamandı, hayır uykusu geldiği için değil, sapho da bu dünyadan geçtiği için. koridoru zombi adımlarıyla tamamlamaya çalışırken kafası buna takılmıştı işte, hayır zühre'nin salak sevincinden çok buna takılmıştı kesinlikle. platon'un bahsettiği kadın mıydı sapho? iyi de o izmirli değil miydi? izmirli bir kız vardı, ince esmer, ona söyleyeceklerini niye içinde tutmuştu? platon aşk meselesinde bilge bir kadından bahsediyordu, sapho muydu o? ama doğrudan konuşmuş olamazlar, arada o çağ için çok mesafe var? gökhan'ı kaldırmalı mı, bırak zühre kaldırsın, böylesi dışarıdan bile daha romantik görünür, fakat zühre'yi kim kaldırsın, bu kafayla yatar kalırlar herhalde. kendisi de biraz uyumalıydı, -malı mıydı? mutfağa girdiğinde zühre'ye sordu:
"platon sapho'dan mı bahsediyor şölen'de?"
"kim?"
"şeyi diyorum, omlet yapacaksan aşağıdaki tavayı kullanma, temiz olmayabilir."
"peki." zühre hiç olmadığını düşündüğü kadar uysal ve sevimliydi, "uyumayacaksın yardım eder misin biraz?"

"böyle zamanlar uykuyu hatta sonsuz uykuyu tercih etmek için bütün zamanlardan ideal olmalı. 'ideal'; sokayım platon'a bunu düşünmeyeceğim şimdi. uyumaya gerek yok, iki gün işe gitmeyeceğime göre. zaten aslında uyumaya hiç gerek yok, uykudan daha yorucu bir şey var mı hayatımda sanki." eline bıçağı aldı, ekmeklere yöneldi. ekmek poşetinin içinden çıkan zeytinli açmaları görünce gülümsedi, hatırlıyordu demek zeytinli açmayı sevdiğini. yine de garip geliyor zühre gibi birisinin bu kadar uysal davranabilmesi, bu derece iyimser, bu şekilde hayatla barışık. gökhan'ın insanlar üzerinde bu tür bir etkisi olabilir miydi, kendisi üzerinde yaptığı etkiyi düşününce bu mantıklı görünmüyordu da demek ki kadınlar farklı yaratıklardı. herhalde kendilerinin bile anlayamadığı bir tür üreme içgüdüsüydü bu ya da sadece kendilerinden nefret etmelerinin doğal bir sonucu. kadınların kendilerinden nefret etmeleri saçmalığı da nereden çıkmıştı şimdi. aklı gene platon'a kaydı, eli buzdolabını açmaya yönelirken.

bir hikayeye mutlaka bir kadın dahil olacaksa, bunun mutlaka birisinin sevgilisi olmasının, cinsiyetçi ve erkek egemen bakış açısının sonucu olduğu, bu tür tutumlardan uzak durulması gerektiği konusunu sendikamız açık ve son derece kesin bir şekilde karara bağlamıştı. ancak bu noktada elimizden fazlaca bir şey gelmiyor, çünkü kadın üyelerimizin de hikayelerinde, hatta başkahramanın kadın olduğu hikayelerde bile kadının mutlaka bir sevgilisi bulunuyor ve bu konu ısrarla işleniyor. burada bir çelişki bulunmuyor, kesinlikle bir çelişki değil bu. bir erkek üyenin ya da yazarın hikayesine kadını bir erkeğin yan rolü olarak dahil etmesi cinsiyetçi bir tutumken, bir kadın yazarın bunu yapması gerçekçilik ve yenilikçilik olabilir. işte toplumumuzu ve sendikamızı ayakta tutan pozitif ayrımcılık ilkesinin işleyişi bu şekildedir. dolayısıyla bize tepki göstermeniz ve hatta daha da ileriye giderek sendikaya şikayet etmeniz hiç de uygun bir davranış olmayacaktır. buna rağmen biz yine de yanlış anlaşılmalarının önüne geçmek için hikayemize zühre dışında ve kesinlikle arda'nın sevgilisi olmayan güçlü kadın karakterler dahil edeceğimizi belirtelim

ikisi de aynı işi yaparken apayrı düşüncelere dalmış mutfaktaki bu iki insanın ark etmedikleri bir şey vardı: gökhan aslında uyumuyordu. bardak bahsinden sonra koridorun dibindeki odaya yönelmiş, fakat arda'nın sandığı gibi uyumamıştı. çoğu zaman insanlara komik görünen uzun bacaklarını oturduğu sandalyenin karşısındaki masaya uzatmış, bir insanın fiziksel görüntüsüne yansıyabilecek bütün sabah mahmurluğunu, akşamdan kalmalığı yüzünde toplamış şekilde duvara bakıyordu. mutfaktakiler onun görüntüsünü biliyor olsalar büyük ihtimalle önemli şeyler düşündüğünü zannederlerdi, hatta onu o şekilde izleyen bir insanın başka şekilde düşünebilmesi de pek olanaklı değildi. fakat görüntü bir kere daha aldatıcı çıkmıştı, gökhan, sadece zühre'nin neden içeri gelmediğini, odaya gelip kendisini görmekten daha önemli neyle uğraşabileceğini düşünüyordu sadece. ve biraz kızgınlık, terkedilmişlik ve sonra umursamazlık: inkar, isyan, depresyon, pazarlık ve kabullenme. böylece ayaklarını masadan kaldırdı ve kendini yatağa attı, kimsenin engelleyemeyeceği bir uykuya.
hazır gökhan uyumuşken biz gene mutfağa dönelim. zaten projelendirilmiş yazınların genel sorunlarından biri de budur. hikayenin bir yerinde aksayan, duraksayan noktalar ortaya çıktığında ya da yazar genel yazarlık hastalığı olan üşengeçliğe tutulduğunda yapılabilecek en uygun şey mutfağa dönmektir. sendikamızın kurucu üyelerinden, usta yazar varoslavski'nin notlarında yer alan şu ifade durumu yeterince açık ortaya koymaktadır: "kim ne derse desin ya da içinizdeki en açık yürekliler durumu nasıl izah etmeye çalışırsa çalışsın, yazmak, baştan sona bir kaçış eylemidir. bunun korkaklık olarak itham edildiği zamanlardan da geçmiş olan insanlık, artık kaçmanın o derece fena bir şey olmadığını itiraf edecek olgunluğa erişmiş midir bilemiyorum, ama yazmanın özü budur. en iyi yazarlar en iyi yazılarını mutfakta birikmiş bulaşık onları beklerken kaleme almışlardır." ustamız burada bulaşığı bir metafor olarak mı yoksa gerçek bir durumun ifadesi olarak mı kullanıyor bilemiyoruz, ayrıca kendisnin pasaklı olduğunu iddia etmenin sendikamız tarafından hoş karşılanmayacağından da eminiz, yalnız buna rağmen gerçekten de yazmak bulaşıktan kaçmanın ideal bir yoludur. aynı şekilde yazmaktan kaçmanın uygun bir yolunun da mutfağa saklanmak olduğunu söyleyebileceğimizi düşünüyoruz. bu nedenle gökhan'ı odasında kahırlı bir uykunun kollarına bırakıp, keyifli bir kahvaltı hazırlığı içinde olan mutfağa dönelim.

"patates de kızartalım mı?" diye sordu zühre, daha sorarken kapının yanındaki mukavva kolinin içine uzanmıştı elleri patatesleri almak için. arda, ne zamandan beri birinci çoğul şahsa geçtiklerini, uyumaktan vaz geçmiş gibi görünmesinin ya da her zaman olduğu gibi uyuyamayacak olmasının onu kahvaltı hazırlığının sorumluluğu altına ne kadar çabuk itiverdiğini düşünmeye başladı. büyük ihtimalle kendi sorunu da buydu, gerçi sorunlarından sadece biri buydu: kelimelere ve ifadelere çok fazla takıyordu. kendisine bir şey söylendiğinde -bu dünyanın en basit cümlesi olsa bile- mutlaka bambaşka anlamlara kaydırıyor, tartıyor, ölçüyor, yanlarından ufak kesikler alıyor ve bu arada genelde çoktan bir cevap -bu dünyanın en saçma cevabı olsa bile- vermiş oluyordu. ilk ve tek evliliğini böyle başlamıştı, hatta sonrasında bunun hikayesini sarhoşken kalabalık bir yerde, hem de çoğunluğunu karısının arkadaşlarının oluşturduğu kalabalığın tam önünde anlatmış olduğu için evliliğinin bitişi de aynı şekilde olmuş sayılabilirdi. başkalarının sözlerini o kadar tartmaktan kendi sözlerine pek zaman kalmıyordu. nasıl olsa patates işi yapılacaktı, o yüzden patatesin irlanda'ya ilk gelişi ve 1844 kıtlığı konulu düşünceler içinde -sir walter raleigh mi getiren patatesi- insanlığın tarihi boyunca bilinen en kolay ve aslında en riskli cevabı verdi:
"iyi olur."
"gökhan içti mi akşam?" diye sordu zühre, o kolay cevabın bir bedeli olmalıydı ve madem konuşmaya bir kez başlamışlardı günlük aklının en önemli düğüm noktası olan soruyu sormaması için bir neden yoktu.
"bilmem" dedi. bardaklar bilirdi, kırık olanları, demek ki tanık kalmamış.
"sağlam bir dayağı hak ediyor değil mi?"
"bilmem."
"ne demiş atalarımız: 'nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile yola gelmeyenin hakkı kötektir.' bizimkinin sonu da öyle olacak."
"atalarımız?"
"senin ataların olmayabilirler, öyle istiyorsan." biraz kızmış gibiydi zühre ve arda'nın hiçbir zaman anlayamayacağı üzere bu kızgınlığın nedeni sözlerinin düzeltilmesi değildi, konunun geçiştirilmesiydi.
"ziya paşa o, atalarımız değil" zaten arda için kadınların doğru anlaşılması diye bir şey yoktu, sözlerin doğru anlaşılması vardı, insan bir kez bu merhaleye ulaştıktan sonraysa kadınlara ihtiyaç duymuyor ya da zaten ihtiyacına karşılık gelen kadın olmuyordu.
"öyle mi?" umursamazlığı üstündeydi zühre'nin, üstelik bu sefer bunun nedeninin asıl konudan çıkılmış olması mı yoksa gerçekten ziya paşa'ya zerre ilgi duymaması mı olduğunu kendisi de bilmiyordu.
"öyle. başka şeyler de demişliği var, mesela 'bibaht olanın bağına bir katresi düşmez, baran yerine dürr u güher yağsa semadan' demiş" bununla kendisini kastetmişti arda.
"demiştir. yumurtaları çırpsana."

arda çoktan, ziya paşa'ya dalıp gitmişti. haytalıkla geçirdiği öğrencilik yıllarında bile okumayı sevdiği için uzun zamandır dünya dertlerinden kurtulup tümüyle kendisine kalmış zihninin içinde zevkle düşünebileceği bir sürü saçma şey birikmişti. galiba onun sorunu -kesinlikle sorunlarının tamamı değil, en büyüğü de değil- bunların sadece kendisine keyif vermesini yeterli bulmasıydı, ne sıraya koyuyor, ne denetliyor, ne sayım alıyor, ne de günlük iş takvimlerini düzenliyordu. kafasına hapsolmuş, evrenin en özgür tutsaklarıydı onlar.

mutfakta kahvaltı yavaş yavaş hazır olmakta iken biz hikayemizin nasıl olup da bir türlü hazırlanamadığını tartışabiliriz. bunda yazarların sorumluluğu olduğu açıktır, elbette sizin beklentilerinizin de etkisi vardır, inkar edemeyiz bu gerçekleri. fakat iyi bir hikayenin belli bir uzunluğa sahip olması gerektiği ve bu uzunluğun azımsanmayacak bir bölümünün giriş için olduğu bilinen bir gerçek. bazen bu durum hikaye sonlarını kısa ve sonuçsuz göstermesine rağmen okuyucunun karakterleri tanıması, hikayeye dahil olması için giriş bölümünün uzun tutulması gerektiğini bütün büyük yazarlar kabul etmişlerdir. aynı şekilde bütün büyük yazarlar -ve kuşkusuz bu çerçevede sendikamızın kurucuları, yöneticileri, sayın başkan, başkan yardımcılarımız ve değerli üyelerimiz de- bir hikayenin sıkıntılarını atlatmasının biricik yolunun geleneğe yaslanma olduğunu ortaya koymuşlar, sayısız defa bunu yazdıklarıyla kanıtlamışlardır. dolayısıyla giriş bölümünde bile olsa, yazar hikayenin unsurlarını ortaya sermekte sorun yaşadığında kendisinden önce gelen yazarların yardımına başvurabilir. bu davranış bir suç teşkil etmediği gibi, esasen yazınsal çaba içinde son derece meşrudur.
iki büyük patatesi soymaya koyulan zühre'nin telefonu kesik kesik titredi. mesaj murat'tan geliyor ve "ben şimdi yatayım, ama akşama doğru kalktığımda orada yazıyı görmezsem o zaman sen düşün." diyordu. "he yavrum he." deyip bıraktı kenara telefonu zühre. oturduğu yerden on dakikada sayfalar dolusu hikaye yazabilen biri olan murat, yazma kabiliyetine yaptığı baskıyı da eklediği zaman çekilmez oluyordu bazen. tamam bunu kendisinin iyiliği için yapıyordu eyvallah, ama beyin kimyası denilen şeyi de anlamıyordu işte. zühre'nin yarın asla bugünküyle aynı biçimde bakamayacak gözleri vardı. onun için bir kaleydoskoptu dünya. gözü oradayken ne yazacaksa yazacaktı. yazıp o sırada bitirecekti. tutarlı bir biçimde sürdürebileceği bir hikaye yazabilecek olsa oturur roman yazardı zaten.

şimdiye dek bir işi çıkınca sonra yazarım diye yarım bıraktığı hiçbir hikayeyi tamamlayabildiği görülmemişti. dün yazdığı bölüm mesela; ne kadar anlaşılmaya meraklı ve ne kadar sıkıcıydı. o kadar sıkıcıydı ki bunu okuyan biri değil, ancak devamını getirmeye çalışan biri fark edebilirdi. şimdi oturup sıfırdan bir bölüm yazması ve daha da kötüsü, bunun tamamlanmış bir bölüm olması gerekiyordu. yeterince zaman isteyen böylesine önemsiz bir iş için, sevdiği adamla geçireceği bu şiir gibi günü harcamak mı? ne zannediyorlardı bu insanlar kendilerini koduklarım?

sessiz sessiz düşünürken sesli sesli gülmekten kendini alamadığı için arda'nın şaşkın bakışlarıyla dürtülmesi kaçınılmazdı. "patatesler birazdan hazır olur." dedi ona dönüp, "hadi sen gökhan'ı uyandır, ben de sofrayı hazırlayayım yoksa bu bölüm de böyle kalacak."
"hangi bölüm?"
"hadi git uyandır şunu sen."
sendikamız otobiyografik hikayeleri ve romanları tüm gücüyle desteklemektedir. şiirler ise her zaman otobiyografik olmuştur. buna kesinlikle karşı çıkamayız. tam bu noktada şiirin, aslında bir hikayenin en güzel cümlelerinin alt alta dizilmesiyle yazıldığını unutmayalım. yine de divan şiirlerini bundan hariç tutmak gerekir. bir üyemiz devrimci divan şiirleri diye birşeyler yazmaya çalışsa da, bu konuda gerçekten hoş olan tek şey "devrimci divan" kısmındaki aliterasyondur, diyor bir önceki eylem raporu. sendikamız uğraşı için teşekkür eder. tamı tamına üç gün boyunca ancak bir beyit yazmıştı. aldığı türkçe-farsça sözlüğün parasını da eşten dostan bulmuştu üstelik. şiirlere ve şairlere fazla güvenmiyoruz kısaca, sendika olarak. her an bir çift göze satabilirler koca edebiyatı. kadını bir isyan bayrağı kadar güzel olan şairler hariç elbette.

havaya cemre düştüğünde bunu fırsat bilip, hemen arkadaşlarının göndermiş olduğu hikayelerin çıktısını da alarak dışarı çıktı. çevrede kredi kartının geçtiği bir market yoktu. bir kilometre aşağıda bir süper market vardı da, gidip oradan aldı sigarasını.

"babam görürse bu markayı kullandığımı, büyük ihtimalle bana sigara içtiğim için kızmaz. ben de bu sigarayı içiyordum amerika'dayken der ve muhabbet açılır." diyordu hep annesine.

sendikamız gereksiz gibi gözüken, ama hakikaten gereksiz olan ayrıntıları hiç hoş karşılamaz. fakat ikinci sınıf amerikan filmlerinden fırlamış gözüken, bu amerikalı çocuklar gibi delicesine özgür yetişmiş kahramanın sigara konusunda hala babasından korkması, aslında onun bu memleketin has be has çocuğu gösterir. sendikamız, köftesini çatalının yanıyla bölenleri her zaman takdir etmiştir.

özgürlüğüne düşkün yetiştirilmiş, öğrencilik hayatı boyunca dersten sıkılıyorsan hocadan bile izin almadan çık git diye tembih edilmiş, karnesindeki 1'in ödülü olarak yaz tatili armağan edilmiş bu genç adamın işindeki son bir kaç gündü. onurlu sayılabilecek bir istifaydı işini bitiren. nedenlerine kendisi bile fazla girmiyordu. bu nedenden olsa gerek, sigarasıyla fabrikanın bahçesine çıkıp, dediğimiz gibi havaya düşen cemrenin de güvencesiyle, yazıcıdan çıkardığı kağıtlardaki hikayeleri okumaya başladı. kendisi de birşeyler yazardı. arkadaşları arasında kendine has bir ünü vardı bu konuda. aslına bakarsanız, uzun süredir bir roman yazmanın peşindeydi ama işten güçten fırsatını bulamıyordu. kendi kendine itiraf edemese de, istifasının nedeni belki de şu romanı tamamlamak, yani en azından yoluna koymaktı aslında.

sendikamız, hikayeye girecek kadın karakterlerin erkek karakterler ile olan ilişkilerinin anlatımında zamanla tatlı sıkı bir heteroseksüel otoritenin kendiliğinden oluşmasının tarihsel olarak kaçınılmaz görür.

tanıştığı bir kızin, bu yazar çizer tayfanın ilham almak için mümkün olduğunca çok fazla şey deneyimlemek için yanıp tutuştuğunu söyleyip, kendisiyle olan ilişkiyi de bu sebepten yaşamak istediği konusundaki tereddütünü açıkça belirtmesinden yaklaşık bir yıl sonra filan, yazar bunun gerçek olabileceğini düşünmeye başlamıştı. öyle ya, gay barlarda ne işi vardı bu adamın? hiç uyuyor gibi gözükmüyordu oralara. veya iş mülakatlarında bu kez masanın öte tarafında olup, yeni yetme mühendislere hayat dersi vermeye çalışmasına ne demeli? bir dönem pazarcılık bile yapmıştı. olmaması gereken yerlerde onu görmeniz asla tesadüf değildir.

tek derdi hikayelerinde karakterlerine isim seçememekti. isim seçtiği zaman, ismin karakterin önüne geçmesinden korkardı. rastgele bir isim seçerse de, bu karakteri düz bir karakter yapabilirdi. özellikle stendhal sendromundan muzarip olduğunu düşünüyordu. isim verdiği karakterlere isminden ötürü aşık oluyordu zamanla. hal böyle olunca karakter isimlendirme sürecinin ayak tırnağı çekme sürecinden bir farkı kalmıyordu. bu nedenle karakterlerini belli bir özelliklerini kullanırdı. mesela yazıgetiren, gözalan, isyanbey, hepüzgün, reglsancısı veya kalbedolan gibi isimler. bu isimler onun birşeyler yazmasını engellemiyordu.

"isim koymak zorunda değilsek, ben de birşeyler yazabilirim" diye mesaj attı birkaç gün sonra şirketine teslim edeceği telefonundan. sonra oturup sigarasının ağzında bitmesini bekledi
arda, zühre'yi içeri kovaladıktan sonra işe koyuldu. esaslı bir kahvaltı hazırlamakla esaslı bir düğün töreni hazırlamak arasında çok fark olmadığını düşündü, belki de esas farklılık sadece mönülerinden ibaretti: birinde mesela portakal reçeli yiyebileceğiniz sözü verilirken, diğerinden seçenekleriniz arasına bir insanın daha felaketine tanıklık etmek ekleniyordu. yine de bu herkes için felaket sayılmayabilirdi, kendisi için böyle olmuştu ve bu yüzden önyargılı davranıyordu belki de. belki sadece kendi koşulları, yetiştirilme tarzı, hayattan beklentileri ile ilgiliydi tüm bunlar. belki evliliği bir felaket sayılmayabilirdi de, sadece bir geçiş, metamorfozun birinci basamağı diye tanımlansa bütün o kötü, kokuşmuş anılarını bir anlığına kutsayabilir, felaketlerini affedebilir, hatta kendisini bir dervişin alicenaplığına bürünmüş bulabilirdi. fakat şimdilik kahvaltı konusunda alicenap olamayacaktı, herkes işleri yarım bırakıp onun sırtına yıkıyordu ve bu bir yerden sonra çekilmez hale geliyordu. üstelik iyi bir kahvaltı hazırlamak, iyi bir evlilik gibidir, tek kişi ne kadar usta olursa olsun yeterli değildir.

evliliği arda'nın hikayesinin başladığı ya da bugünün daha güncel deyişiyle hayatının kırıldığı nokta olmuştu. öncesinde evliliği hayatın olağan aşamalarından biri sayıyordu o, şimdiyse hayatının mutlaka olması gereken bir aşamasıymış gibi bakıyordu. kafasında binlerce terabaytlık yer tutan ve genelde birbirleriyle ilişkisiz ve çok zamanda nereden geldikleri hatırlanmayan bilgi yığının içinde akrofonoloji sözcüğü de vardı, isim bilimi ya da ona benzer bir şey. çocuklarına isim koyarken bu tür şeylerle ilgilenmez aileler genelde, eğer aile büyüklerinden biri değilse ve moda bir tabir olmayacaksa (genelde siyaset eksenlidir bu moda isimler, evren gibi) mutlaka hoşlarına giden bir şeyi simgeleyecek bir isim düşünürler. halbuki bu koydukları ismin çocuğun hoşuna gidip gitmeyeceğinden tamamiyle habersizdirler. isimlerden anlam çıkarmak için bir bilim kurgulamak ne de tuhaf bir şeydi, belki aynı tuhaflıkta olan bir başka şey ruhun bilimi olabilirdi. yine de isimlerden anlamlar çıkarılabilecek yerler vardır, genelde polisiyelerde olur böyle şeyler. polisiyelerin kuralları vardı, onu da okumuştu bir yerlerde, mutlaka birisi ihlal ediliyordu hatta, fakat tam neydi ve önce zencinin ölebilmesinin garantisi, istanbul'a daha fazla afrikalı'nın mı göz etmesiydi. kendi ismini düşündü bininci kez ve sadece birkaç saniyeliğine, basit ve bir dedektif tarafından çözülmesi güç olmayan bir ismi vardı. nasıl bir aile çocuğuna arda ismini koyardı ki. başka tuhaf anlamlar aranabilir belki ama arda sadece bir ırmak adıydı ve aslında bu isim kendisine dair bütün gizemi de ortadan kaldırıyordu. dünyanın en kolay kriptosu, işte ismi arda olan birisi için isimden yola çıkılarak pek çok tahmin yürütülebilirdi de. ancak bu pek de bilim olmazdı.

göçmen bir ailenin mensubu, göçmen ailelerin genellemesi içinde yer aldığından ötürü de sebat, çalışkanlık, toplumsal düzene uyum sağlama ve iktidarda olan her şeye yakın durma özelliklerine de sahipti. lise yılları da dahil okulu hiç asmamış, yaz tatillerinde dayısının yanında çalışmış, ailesine hiç sorun çıkarmamış -belki bir kereliğine küçük bir sorun- okulları bitirmiş, askerliği yapmış, eğitimine uygun bir iş bulmuş ve muhteşem ödülünü almıştı: evlenmişti! ne olduysa da orada olmuştu, nasıl olduysa ya da. bir bardağın duvarda kırılırken çıkardığı ses, küfürler, hırs, yüzünden sızan incecik kan derecikleri, hayatına o zamana kadar yabancı olan ne varsa... her evlilik bir değişimin habercisi olabilir, her birinin bu potansiyeli vardır ve bir romanda birisi kurtadama dönüşecekse bu mutlaka evliliğiyle birlikte ortaya çıkacaktır. kurtadama dönüşmemişti, belki bu kadarı daha kolay olurdu. daha zor seçim bütün hayatını, o zamana kadar inandığı, güvendiği, emin olduğu her şeyi değiştirmek olurdu ve tabii ki bu tür bir saçmalıktan kaçmanın tek yolu da buydu.

patatesleri tavaya bıraktı, yandaki kapağı aldı yerine koydu. kapaktan eline bulaşan yağı silmek için tezgah bezine bakındı. lavaboya ilerledi ve eski alışkanlıkla elini güzelce sabunlayarak yıkadı. zühre ile ilgili düşündüğü binlerce şeyin arasına pasaklılığını da ekledi, nasıl bir insan tava kapağına yağ bulaştırır ve öyle bırakırdı ki. uykusuzluğunun -bu onun kahrolası laneti gibiydi, atlas'ın yerküresi gibi veyahut- verdiği rahatlıkla gülümsedi, hayatını hala başkalarının dağınıklıklarını temizleyerek kazanıyordu, demek ki insan hayatını değiştirse bile kendisini o kadar da değiştiremiyordu. yine de elinden gelenin en radikaliydi değişimin bu kadarı. avukatının uzattığı boşanma evraklarını imzaladıktan sonra bürodan çıkmış ve bir daha geçmişine hiç dönmemişti. o zamana kadar pek yakın bir arkadaşlıkları olmadığı halde eski arkadaşı gökhan'ı aramış, birkaç günlüğüne iznini diye iznini aldıktan sonra yanına yerleşmişti. gökhan'ı kendi düzenliliği için mükemmel bir anti-tez olduğu için belki de sürekli takip ederdi fakat pek tanımaz, pek de sevmezdi. şimdiyse en yakın arkadaşı hatta tek arkadaşı haline gelmişti. kendisine yeni bir meslek düşünmeye başlamıştı, bir kere gece işi olmalıydı, çünkü uykudan yana pek şanslı biri değildi. ancak taxi driver'ı izleyen herkes gibi yapamazdı ya da bir bara falan giremezdi. ona göre şeyler değildi bunlar, insanlarla iletişim kurmayı zorunlu hale getiren bir meslek kesinlikle ona göre değildi. aslında bar işini denemişti de ve denediği bir diğer şey de uzun yol tır şoförlüğüydü. ilkini kadınlar yüzünden ya da daha doğrusu adamlar ve kadınlar arasındaki ilişkiler yüzünden bırakmıştı. ikincisini ise direksiyon başında gazete okurken tırı devirdiği için kaybetmişti, tır sürücülerinin genel profili düşünüldüğünde şirket müdürüne açık açık itiraf ettiği bu gerekçe pek inandırıcı da bulunmamıştı üstelik. şimdiyse kaçak kumar oynatılan bir yerde çalışıyordu, cüssesine uygun şekilde casinonun içinde geziniyor, bir sorun olduğuna dair bir işaret alırsa krupiyeden ikiletmeden orada görünüyordu. birkaç kez hesap işleri için de yardımını istemişler, fakat pek oralı olmamıştı. zaten bu koruma işi de asıl işini gölgelemek içindi biraz, biraz boş vakit değerlendirmek gibi bir de. bu tür mekanları kimler işletir, genelde güçlü insanlar, çünkü buralar kaçak çalışsalar da aslında pek gizli yerler değillerdir. ve güçlü insanların genelde ir sorunlarının odak noktası nedir, güçlerini korumak. bu tür durumlarda ortalıkta çok sayıda ceset kalabilir, işte arda'nın devreye girdiği nokta burasıydı, cesetleri, olay yerlerini temizlerdi. ve bu işte gayet başarılı sayılıyordu, çünkü tıpkı hesap defterleri gibi cesetler de konuşmazlardı ve sodyum hidroksit kesinlikle önemli bir buluştu.

alışkın ellerle süngeri aldı lavabodan, tavanın kapağını sildi. patatesleri karıştırdıktan sonra dolabın kapağını açtı, içindekileri mutfak masasına yığmaya başladı. dolabın kapağını ayağıyla kapadı, biraz alışkanlıktan biraz edebi ironi anlayışından. çayın demlenip demlenmediğini kontrol etti ve kaynamış sudan bir miktar alarak bir kahve hazırladı kendine, içeridekileri rahatsız etmenin şimdilik bir anlamı olmazdı. nihayet günün birinde birbirlerini yeterince rahatsız ettiklerini kendi kendilerine fark edeceklerdi ve her zamanki oyun sahneye konulacaktı gene. o zaman dekorları toplamak, sahneyi temizlemek yine kendi işi olacaktı.
buraya kadarki notlarımızdan sendikamızın son derece katı kuralları ve üyelerine yönelik dayatmacı bir tarzı olduğunu sananlarınız olmuş olabilir. bu tür kanıların oluşmasına sebebiyet veren yazarlarımız hakkında işlem yapmadan önce sizleri biraz daha aydınlatalım isteriz. sanabileceğiniz üzere sendikamız bu tür bir kurum değildir, aksine yaratıcılığın ya da özgür yaratımın zincire vurulamayacağını sık sık vurgulamaktadır. ancak öyle konular var ki sanat eserinin temel niteliğini oluşturması gereken noktalarda sanatçının inisiyatifine bırakılamaz bunlar. dolayısıyla sendikamızın asıl yapmaya çalıştığı sanatı sanatçıdan ggerektiği gibi korumaktır, kuşkusuz bu tutum dolaysız olarak sanatçıyı da korumak anlamına gelmektedir. ama yine de sizin gibi bazı okurlarımız bunu yanlış yorumlayabilirler, bu yüzden birazdan okuyacaklarınızın aslında sendikamızın yönergeleriyle birebir uyuşmadığını, buna rağmen yayınlanması konusunda hiçbir engelle karşılaşmadığını belirtmemizde yarar var. örneğin sendikamızı öykü, uzunöykü, roman gibi türlerde bir karaktere gereğinden fazla odaklanılmasını, eş zamanlı olarak tüm karakterlerin analitik incelemesinin birlikte yapılmasına tercih eden yazarları sık sık uyarmaktadır. fakat bu uyarı hep belli sınırlar içinde kalmakta, yazdıklarına engel olunmamaktadır. burada da arda karakterinin, diğer tüm karakterleri silikleştirecek şekilde detaylandırılması sendikamız tarafından olumlanmamakla birlikte, oluşan durumun sonrasında dengelenmesi koşuluyla müdahaleden sıyrılmaktadır

insanların ne tür işler yaptıkları üzerine düşünmezdi fazla, belki bir zaman gereğinden fazla düşündüğü için bu konuyu, artık önemsemiyordu. kendi işi de bu yüzden çok garip gelmiyordu ona, hatta hiç garip gelmiyordu. dünyanın belli bir düzeni, bu düzeni tutan çivileri vardı ve eskiyen ya da artık iş görmeyen çivilerin kerpetenle sökülmesi kendiliğinden bir meslek haline gelebiliyordu. zaten o kadar da sık uğraşması gerekmiyordu cesetlerle. eğer buna imkan olabilseydi de birine anlatsaydı işini (gökhan gibi umursamaz olmayan birine) büyük ihtimalle karşılaşacağı tepki düşünebileceğinden daha sıradışı olurdu. çünkü herkes film ya da dizi izlerdi, herkes değilse bile çok kişi polisiye okurdu. ve bir filmde ya da dizide işler bir kez çığrından çıktıktan sonra sayısız ceset ortalığa saçılırdı. oysa gerçek hayat böyle değildi, patronları tüm patronlar kadar insafsızdı, bu da cesetlerin sayısının çoğalmasını engellerdi genelde. gerektiğince rakiplerini, işlere burnunu sokanları, bazen kişisel sorun yaşadıkları kişileri ve nadiren de borçlu kumarbazları (ölüler ödeme yapamazlar) temizlemesi gerekirdi. bu da çok yoğun bir tempo sayılmazdı. fakat işi çok zaman sadece kimyasalların kullanılması ile sınırlı değildi, ölülerinin ruhlarını da yok etmesi beklenirdi kendisinden, her profesyonelden bekleneceği gibi. eski bazı kayıtların silinmesi, ailenin ve tanıdıkların bu kayboluşa ikna edilmeleri, intikam almaya niyetlenebilecek kişilerin başka düşmanlara yönlendirilmesi gibi çok zaman kendisine angarya görünen şey de işinin bir parçasıydı. bunları düşündüğünde çok da sıkıcı bir işi olmadığını fark edip teselli bulurdu. belki uygun birisini bulsa bunları anlatmak keyifli de olurdu. ara ara o kadar ayrıntılı ve zekice düşünmesi gerekirdi ki bunları birisine anlatamamak bu işi başarmış herkes için bir işkenceye dönüşebilirdi. arda'nın işinin bu yanına katlanabilmesini olanaklı kılan ise yıllardır okuduğu ya da düşündüğü şeyleri zaten pek kimseye anlatamıyor oluşuydu. ve belki de bunların tamamını anlayacak bir kadın hiç gelmemişti de yeryüzüne, kimbilir...
her seferinde tutukluk yapıp zorlanmadan açılmayan o eski tip kolu o kadar dikkatle zorladı ki kendisi bile bir şey duymadı. kapıyı aynı dikkatle kapatıp, odayı alçak bir piyano sesiyle dolduran glenn gould'a selam verdi, tanrım, klasik müziği hala ve nasıl da sevemiyordu. ama birbirleriyle zerre kadar uyuşmayan zevkleri, birbirlerinin hayatlarının bir parçası haline gelmişti bile, öyle ki zühre artık çalınan 'şey'in hangisi olduğunu kestirebiliyordu. chopin'in üç numaralı sonatı. ve ona rağmen mışıl mışıl uyuyabilen bir adam. iyi ki kime aşık olacağımı seçemiyorum diye düşündü, yüzündeki gülümsemenin bir sesi olsaydı gökhan'ı yatağından sıçratmaya yeterdi kesinlikle.

bilgisayar masasının önünden sandalyeyi alıp yatağın yanına, adamın başucuna oturdu. yüzünün yastığa gömülü olmayan yarısının her çizgisinde dolaştı ve takrarladı; iyi ki kime aşık olacağımı seçemiyorum. varsın düşünmeden duramayacakları şeyleri düşünüp dursun insanlar. görevi endişelenmek olan herkes endişelensin. eğer seçebilseydi belki o da onlar gibi olurdu. belki o da aynı şeyleri görürdü, baktığı şu yorgun yüzde. kızmıyordu hiçbirine. ama anlatmaya da çalışmıyordu. hayatında ilk defa bir şeyleri gerçekten doğru biçimde yapıyordu, ve sanki bu o kadar kıymetsizmiş gibi nasıl demişti en yakın dostu, "ilk defa doğru bir şey yapıyorsun ve onu da yanlış zamanda yapıyorsun." insanlar işte. mutluluğunuzu en çok önemseyenler, mutlu olduğunuzda bunu zerre kadar umursamaz olurlar.

'onlara kalsa dünya kimseye yeni bir şans tanımazdı zaten. sanki hayatını bir kez mahvettin diye hep öyle kalması gerekiyor. sanki ben de o mahvedenlerden değilim. sanki ben kendimi sarhoş etmedim diye, yaşama işini çok iyi becerdim bugüne kadar. sanki onun alkol yüzünden yaptıklarını ben ayıkken yapmıyorum ve bu çok daha kötü değil sanki. sanki ben çok sorunsuz biriyim. ben süperim. ben her şeyi doğru yaparım. sanki iki dağılmışın birbiriyle toparlanması çok ütopik bir hikaye, sanki o kadar farklılığa rağmen aslında birbirimize benzemiyoruz. sanki benim ona verdiğimden çok daha fazla güç vermiyor o bana. beni iyileştirmiyor. sanki..... bakan körler derneğini hala kurmadım değil mi ben? niye kurmadım?' müzik sustu ve gökhan'ın derin soluğu dışında hiçbir şey duyulmaz oldu. 'iyi ki hayat insanlar gibi değil. hayat her düşene bir kalkma şansı daha verir ki yeniden düşebilsin. niyeti kötü olsa da iyilik bu sonuçta. bir seferinde artık düşmemeyi öğrenirsin ve olur biter, olmayacak bir şey değil. ama onlara kalsa, ayaklarımız yere hala basmadıysa ölelim gitsin.'

"kahvaltıdan vaz mı geçtin zühre?"

arda'nın uykusuz ve sabırsız sesi daldığı düşünceleri savurdu. her ne kadar istemese de gökhan'ı uyandırması gerekiyordu artık. yorganı kaldırıp altına girdi, uyuyan adama sımsıkı sarıldı. yatak o kadar sıcak ve zühre o kadar mutluydu ki, kahvaltı işini çıkardığına pişman oldu o anda. iki zayıf kol uyanıp bedenini sardı. iki uykulu göz açılıp gözlerine baktı. zaman bir gün duracaksa böyle bir anda durmalı diye düşündü zühre.
sendikamız, bir yazın eserinin başlandığı gibi bitirilmesinin mi, yoksa uzun zaman içinde yeniden yeninden ve yine yine yeniden ele alınıp yeterli değişiklik kotasının ardından mı bitirilmesi gerektiği konusundaki tartışmalardan rahatsızdır. her konuda kesin kararlar vermekle birlikte bu konuda kararsız kalışı sendikamızın acziyetine değil, konunun kendisine bağlıdır. yani özetle "saz öyle de çalınır böyle de" gibi üçüncü sınıf, lümpen bir tutum olarak algılanmasını istemeyiz, ama daha aydın bir ifadeyle sendikamız, üyelerinin belli konularda serbest bırakılması taraftarıdır. zira konunun geneli üzerinden yürüyen tartışmalarda bir taraf büyük üstad dostoyevski'nin karamazof kardeşleri ne kadar kısa sürede yazdığını argüman olarak kullanmaktayken, diğer taraf goethe usta'nın faust'u değiştire değiştire 20 yıldsa yazdığından söz etmektedir. sendikamız tartışmalar beynelmilel camiaya vardığında olayı büyütmeme erdemini devreye sokmaktadır.

öte yandan bir seferde oturulup bitirlmeyen bir öykünün kaderi nasıl iyi olabilir ki? ya kötü yola düşer, ya kötü yolu bile yoldan çıkaracak hünerler öğrenir. sendikamız bu tür öyküleri organizasyon bünyesinde yayınlamayı ve dahi tertip edilmiş her tür festival, bienal, sergi gibi uluslararası ortamlara temsilci olarak göndermeyi kesin olarak reddeder. sendikamız, kötü yola düşenlere kötü gözle bakmamakla birlikte toplugörüşme imzaladığı bakanlığın aile ve ahlak konusundaki hassasiyetlerini gözetmekle yükümlü olduğunu her koşulda hatırlar. sendikamızın hafızası çok sağlamdır, her şeyi yazıya döker.

şimdi bu koşullar altında bir kısa öykü denemesi olarak beliren iki kişilik bir ev yaşantısını anlatan bu öykünün tadında bırakılarak bitirilmesi, okuyucunun çalışma saatlerinden artırarak biriktirdiği boş vakitlerinin doğruca kullandırılması konusunda itinalı davranılmasının zaruret arz ettiği söylenecektir. devletlû bir haklılık söz konusudur bu söylenende. fakat başlangıçta bir muharrir tarafından kaleme alınmakta olan iki kişinin öyküsü, zaman içinde, sendikamızın kural ve kaideleri de görmezden gelinerek (çevresinden dolaşılmak suretiyle) bambaşka bir hal almış, muharririn aslında tanımadığı ve savcılık makamının zor yoluyla almadığı ifadelerde de asla tanımayacağı üçüncü kişilerin dahlolmalarıyla...

ben 77166 no'lu sendika üyesi yazar z, siz büyüklerimin düşünmeyeceği şeyleri önceden bilememiş olmak benim suçum sayılmamalı. lütfen üyeliğimi iptal etmeyin, tüm bunlar benim hatam değil. önümüzdeki günlerde gökhan'ı diriltecek ve esas oğlan yapacağım, zühre'nin her kadın gibi allah belasını versin, arda'yı da yardımcı erkek karakter olarak türlü belalara sokup sonra gökhan tarafından kurtarılmasını sağlayacağım. dönemin şartları gereği gökhan'ı yakışıklı, zühre'yi zayıf, arda'yı pek mendebur resmedeceğim. lütfen isnat edilen suçlamaların -hiç değilse bir bölümünün- benim değil öyküye bulaşan diğer yazarların sorumluluğu olduğunu kabul buyurunuz.

konuya uzaktan uzaktan heves eden, ben olsam ben de yazarım diyen tersinekalem arkadaşı hiç değilse suçu sabit görülmedikçe masum kabul ederseniz daha bir keyifli olacak tüm bunlar.
bir iç sıkıntısının vurgun yapabileceği kadar derinlere dalan kafasını kaldırdı. masadan hayalet geçitlerini andıran bir yavaşlıkta hareket ederek kalktı ve buzdolabının sanki asırlardır açılmamış kapısına yüklendi. kristalleşmiş su buharı eşliğinde açıldı kapı. portakal reçelini aldı ve masaya koydu. uzun uzadıya reçeli inceler gibi seyretti, seyretti. orada olmaması gereken herhangi bir şeymişcesine yabancılaştı çevresine, çevresinden bağımsızlaştı.

boşlukta yüzmeye başladı zihni, neden buradaydı? o buradaysa bile sürekli kanı anımsatan portakal reçeli neden buradaydı. hayır, o burada olamazdı, olanlar burada değil. az sonra karanlık basacak. her şey geçecek. geçmeyenler birikecek.

havaya karışan kan kokusuna bile yabancılaştı. elindeki kan lekelerine baktı, uzaktı hepsi, masanın üzerindeki kanlı bıçak bile sanki kilometrelerce uzaktaydı. ayaklarındaki ıslaklık birden onu tekrar masaya getirmişti. ayaklarını ıslatan kan pıhtılaşmaya yüz tutuyordu sinsice.
yerde yatan ve sanki orada hala yaşıyormuş gibi bakan kişiye döndü ve portakal reçelinden bir kaşık yedi. ne kadar da lezzetliydi. ömründe ilk kez bu kadar lezzetli bir şey yiyordu. defalarca aynı kavanozdan yediği reçel başka bir tat kazanmıştı. yerde yatan kişiye baktı ve reçele.

ürperdi , titredi ve gözleri doldu birden. ayağa kalktı, perdeleri çekti. karanlık çökmeden ışığı açtı. portakal reçelini sevmediğini anımsadı. ikinci kez ürperdi. oturdu yeniden ve diğer reçelleri düşünmeye başladı.