bilmem kaç senesinin yazıydı. bir kızla tanışmıştım. gönüllü sistemiyle çalışan bir organizasyonun antalya ayağını oluşturan yirmi - yirmi beş gençtik. çekingen insanlarız bilirsiniz. kaynaşmamız biraz sürmüştü. bu kaynaşma faslını gece yıldızları izleyerek edilen sohbetler izlemişti. bir şeylerden kaçıyordum. rahat değildim. mutlu değildim. allah kahretsin işe bak, huzurlu da değildim. insan her şeyden yoksun yaşayabiliyor da huzur olmadan yaşamak cehennemin düşük bütçeli bir reprodüksiyonu gibi. yine de bir şekilde onunla konuştuğumda yüzümün güldüğünü farketmiştim. aşık değildim ama bir ara olabileceğime kendimi inandırmış olabilirim. emin değilim, dedim ya kaçacak yer arıyordum.

anlattıklarımı pür dikkat dinlerdi. benim de anlatacaklarım birikmişti doğrusu. ağzımı açınca susmuyordum. ama bir tek ona anlatmak anlamlı geliyordu. söylediğim her şey onu etkiliyordu, anlattığım her şeye büyük bir hayranlıkla yaklaşıyordu. ağzımın laf yaptığına inanırdım hep ama bu kadar ilgi, yeteneğimle(varsa öyle bir yeteneğim) ilgili değildi. benden hoşlandığını hissediyordum. ama o güne kadar hiç sevgilisi olmamıştı. kendine güvenmiyordu. erkeklerden korkuyordu. tüm bildiği başkalarının yaşadıklarıydı. güzeldi. çok güzeldi. ama bu özelliği kendi güvensizliğinin kaynağıydı aynı zamanda. çevresindeki insanlar ondan güzelliği harici hiçbir şey beklememişlerdi. o da bu tembelliğe alışmıştı. insanlar bu noktaya geldiklerinde karakterleri değil aynadaki yansımaları her şeyden önemli olmaya başlıyor. bu hissiyatı besleyen insanlar etraflarında yoğunluktaysa çöküş kaçınılmaz. buna beni gözünde büyütmesi de eklenince oluşan tablo korkunçtu. tüm bunların sorun yaratacağını anladığında verdiği tepkiler aramızdaki bir şeyleri bozmuştu. arkadaşlığımızda, sohbetlerimizde bir yapaylık vardı artık. beni istiyor ama benden korkuyor; klişe, ucuz kız triplerini üzerimde uygulamaya çalışıyordu. yemiyor oluşum sinirini, hıncını büyütüyor; benle istediği gibi oynamasını sağlayacak bir açık arayıp duruyordu. yalan söylemeyeceğim bulduğu da oluyordu.

sonuç kaçınılmazdı. yorulduk. koptuk. ben yıprandığımla kalmıştım, o alamadığı hıncıyla başbaşa. iyi arkadaş olabilirdik. iyi birer dost olabilirdik. belki böyle davranmasa iyi bir sevgili de olabilirdik, bilmiyorum.

yine de kendisini hatırladığımda tüm yaptıklarına rağmen yüzümde bir gülümseme oluşur zaman zaman. yaşadıklarınız, karşı taraf bunları inanmadan yaşamış dahi olsa sizin için realitenin ta kendisidir. karşı tarafın sahtekarlığı sizin hislerinizin önüne geçmemeli. çünkü kandırılan siz değilsiniz. bir yalanı yaşayıp kendilerini kandıranlar onlar. bla bla bla klişe klişe klişe ama doğru olduğu gerçeğini değiştirmiyor. neyse... bu kızla ilgili unutamadığım bir diğer şey de peyk'i çok sevdiğiydi. bu grupla onun sayesinde tanışmıştım. çok sevmiştim. hatta belki de diyebilirim ki bana verdiği tek gerçek hediye beni bu grupla tanıştırmasıdır. çok büyük bir olasılıkla ben kendi başıma bu adamları keşfedecektim ama yine de ondan bir hediye olarak görmeyi daha çok seviyorum. bu adamlar iyi abi, çok güzel müzik yapıyor olmaları bir yana buruk bir hikayenin soundtrack'inin de sahipleridir benim gözümde.

laf salatasını geçersek 2 albümleri var kıymeti pek bilinmeyen bu abilerin:

suluşaka, 2007 çıkışlıdır.
bir de içimdeki iz var. o da 2011'de çıktı.

http://www.peykweb.com diye bir de siteleri var.