.

şimdi ben biraz buraya yazacağım, sonra biraz oraya, biraz şuraya. kafam dağınık hep ondan.

----

tahmin ettiğiniz kadar yaşlı değiliz; ama tahmin ettiğinizden daha akıllı olduğumuzu iddia edebilirim. benim adım, sizin harflerinizle söyleyecek olursam, pepiyepyoç. ben bir kargayım. yine sizin tabirlerinizle eklersem; kuşlara nazaran iri yapılı, siyaha yakın tüyleri olan, düz gagalı, garip pençeli ve çirkin sesli bir kargayım. zaten her şey insanın kendisini daha üstün bir varlık zannetmesiyle başlamadı mı – o konuya daha sonra geleceğim- ? hırsız olduğumuz tartışılır, doğasal geri alış demeyi tercih ediyorum ben; kaybolan eşyalarınızdan otobüs firmaları kadar sorumluyuz yani. ölüleri diğer tarafa bizim götürdüğümüz ile ilgili konuya şimdilik karışmıyorum. inanç konusunda kafanız ziyadesiyle karışık görünüyor zaten. ama o içinde tilki ve peynirin yer aldığı mânâsız masalınız, kafalarınızın üstünde düşünme kabiliyeti olan bir cisim taşıdığınıza dair inancımı epeyce yaraladı diyebilirim. leş yediğimiz doğrudur. hangimiz yemiyoruz ki? şimdilik bu kadarı yetsin; zaten konu bizimle değil sizinle ilgili olacak. tabi birbirimize aşina olduğumuz varsayımından hareketle, yeri geldikçe içeriden bazı bilgileri paylaşmakta bir sıkıntı görmeyeceğimi düşünüyorum.

biraz da kendimden bahsedeyim. 16 yaşındayım, çorum’un iskilip ilçesinde dünyaya geldim. şaka şaka. nerede dünyaya geldiğimi bilmiyorum; daha doğrusu, sınırlarınızı gökyüzüne yükseltemediğiniz için -yerçekimine şükürler olsun- bizde öyle bir kavram henüz söz konusu değil. martıca, yunusça, köpekçe, sincapça konuşabiliyorum. insancayı sizler gibi ben de çözebilmiş değilim; ingilizce, fransızca, türkçe, farsça ve latincede fena sayılmam ama.

bu, dünyaya yedinci ve son gelişim. evet buradan daha önce altı kez dünyaya geldiğim sonucuna ulaşabiliriz -inanmamakta serbestsiniz, bu konuda iflah olmaz bir liberâlim- hobilerim arasında kitap çalmak, balkona konan cdlerle ve martılarla dalga geçmek ve tabi ki midye yemek var. biraz yorucu olsa da barcelona- real madrid maçlarını da takip etmeyi seviyorum. pink floyd’u ve aşık veysel’i canlı dinlemişliğim var. ceviz, incir ve tırtıl yemeye bayılırım. az uyur, çok uçarım. az uçup çok uyuduğum da vakidir. hülâsa, ortamlarda sıradan görünmek benim için -de- bir hayatta kalma zorunluluğu olsa da, ben de “bir ben var benden içre” diyebilirim.

söylemiştim: anlatacaklarım, bizimle ya da benimle ilgili değil. çokça sizi size anlatmak gibi bir niyetim var, pepiyepyoç’un naçizane penceresinden göründüğü kadarıyla pek tabi. iki eski kadim dostun monolog şeklinde ilerleyen bir sohbeti olması taraftarayım bu satırların.

nasıl diyorsunuz? şekle gerek yok! o zaman hadi başlayalım.

//martılar ve siz

her şeyden önce şunu söylemeliyim ki, martılara biraz kılızdır; ama jonathan livingston gerçektir ve kankam olur. martıları, büyük çoğunluğunuz bizi sevdiğinden daha fazla sever. bunu hiç düşündünüz mü bilmiyorum. tanık olduğum hiçbir insan sohbetinde bu konunun geçtiğini de anımsamıyorum. ben söyleyeyim: siz insanlar, genel olarak, martıları daha fazla seviyorsunuz; çünkü onlar beyazdır. en büyük neden budur. bir an için durup -ki bunu artık yapamıyorsunuz sanırım- tüm martıların siyah ve tüm kargaların beyaz olduğu bir dünya hayal edelim. hayır, hayır! biz yine de o gemilerin, trenlerin arkasından koşup manasız davranışlar sergilemezdik. hiçbir zaman o kadar aptal olmadık, kendimizi beğendiğimizi söylediğinizi duyar gibiyim, sanırım öyleyiz; ama sizden farklı olarak bunun aksiymiş gibi davranmaya hiçbir zaman çalışmıyoruz. ne diyordum: tüm martıların siyah ve tüm kargaların beyaz olduğu bir dünya...böyle bir dünyada, bizleri daha fazla seveceğiniz üzerine bahse girerdim. bu son gelişimde şunu fark ettim: soruları artık eskisi kadar sevmiyorsunuz, artık nedenleriniz değil; çünküleriniz var. “martıları çok seviyorum; çünkü çok tatlılar.” “martıları kargalardan daha çok seviyorum; çünkü şirinler ve vapurların arkasından uçup simitlerimizi yiyorlar ihi ihi.” zevkler ve renkler mi tartışılmıyor”du o garip sözünüzde? renkler evet, beyazın bir renk olduğunu ve renklerin ışığın emilmesi/yansıması, kırılması sonucunda oluşan bir algı olduğunu sizden öğrendiğimi itiraf etmeliyim.
fiziği çok iyi biliyorsunuz; bizi, belirli bir yükseklikten kabuklu bir yiyeceği bırakıp onu kırmayı başarabildiğimiz için, zeki hayvanlar sınıfına dahil edebilecek kadar. ışık hızının invaryant olması... ne müthiş bir beyniniz var, samimi söylüyorum. sanırım sizi garip yapan da bu. aynı anda hem bu kadar zeki, hem de bu kadar aptal olmayı başarabilen başka bir canlı türüne ben hiçbir dünya deneyimimde rastlamadım. renklerin algısal olduğunu biliyorsunuz, ancak siyah renkli canlılara yapmadığınız kalmıyor. kendi türünüzdekilere bile. siyah, sizin için bir saygı ifadesi değil mi öte yandan? ölümlerde, ciddi olaylarda siyah giyinip siyah renkli canlıları dışlamak! ne müthiş bir zeka örneği değil mi? insanlık olarak bunları aştınız evet (!) ama beyaz hâlâ masumuyetin ve saflığın sembolü, kötü bir sözcüğün önüne geldiğinde bile. martılar, denizin sokak çocukları. güzel söz, ama yalan. beyaz olmayanından hem de. siz hiç bu kadar sevilen sokak çocuğu gördünüz mü? sevilen bir çocuk, acilen sokaktan alınmalı ve duvarlar arasına kapatılmalıdır.

“pepiyepyoç sen de martıları hiç sevmiyorsun” der gibi gibi misiniz? martılar ahbabımızdır, ama konu benim martıları sevmemem değil; sizin neden ve nasıl sevdiğiniz değil mi?

farkındayım sert başladım. hadi bir itirafta bulunayım ve barışalım. bazen insanlarla konuşuyorum; onlar da benimle.