başlangıcı -batı tarihlerinden başkasını bilmeyen bizler için- galyalılara dayandığı rivayet edilen eylem. ilk ölüm orucu direnişçileri galyalılardır. asterix'in iksir diye içtiği de kant olsa gerek.
kant dediğimiz bildiğiniz şekerli su, işi gücü olmamaktan kaynaklansa gerek biz buna biraz limon sıkar, hatta işi gücü bırakır limonun kabuğunu rendeler öyle türlü garipliklerle sunardık. ve çok zaman sofraya getirdiğimizde tadında sorun olmasa da sunumdan puan kırarlardı, herbirimizin bir gün kant nöbeti tuttuğu günlerdi, masaya mum koyamadık, servisimiz zaten pek rezaletti, on üzerinden üç alamadık; bu hafta ümraniye'deyiz...
tuhaf bir şey kendi ölümünü bahis konusu yapmak, üstelik seni zaten öldürmek isteyenlerin karşısında. peki, kabul; hem zaten çok daha tuhaf şey tanıdığın bir insanın açlıktan ölebilmesi, açlıktan! hem de dünyada onca leziz yemek bekler iken. kabul dedim; bütün bunlar saçma! kabul ama; her tarafım duvar, nizamiye, nöbetçi kulesi, gece düdükleri ve yarım döner cigaramın ateşi, ne önerirsin?
kabul, yeri dolmuyor insanların.
kabul, hiçbir acının bedeli değil intikam.
kabul, talimhaneye çevirdik zindanı, sahi orada o kadar adam toplanınca ne yapacaklardı, evcilik oynasalar sorun olur mu?
kabul, kendimize çektirdiğimiz eza, değmedi ürküttüğümüz kuşun kanadına ve hatta kuşları ve uçurtmaları bile vurmuşlardı zaten.

bizde bu iş diyarbakırla başladı, bizde cezaevleri tarihi aslında orayla başlar. nazım da bir ara açlık grevi yapmıştı ama devrimcilerin zindan direnişi dedikleri şey 80'den sonra başladı. öncesinde cezaevleri pek afedersiniz yol geçen hanıydı, devrimciler içeri girer 3-4 aya kaçıp giderlerdi. hatta mahir çayan gibi çok dikkat edilenler bile kaçabilmişti. 12 eylül sonrası devlet bu işin üzerine titredi, zaten her şeyin üzerine titrer olmuştu devlet, kimilerinin bedenlerindeki titreme ise elektriktendi, faturasını babamgillerin ödediği. devrimciler içeri girer fakat çıkamaz oldular. 70'li yıllarda en görünür örgüt üyeleri bile beraat ederken bizim kuşakta okul sırasına "kahrolsun faşizm" yazan içerde buldu kendini en az 9.5 yıllığına.

ve diyarbakır zindanı, binlerce hikayenin içinde sadece insanlığın kör infazı...
bizimkiler ilk orada bedenlerini koydular ortaya, kazandılar da. şimdi vakit varsa oraya gidelim, sahi götünüze cop sokulmasının sıradan olduğu, daşşaklarınızdan askıya asılıp marş ezberletildiğiniz bir yerde neyiniz var ki savaşacak. uluslararası hukukçular mı dediniz, insan hakları savunucuları mı? ilki 87 yılına kadar giremedi ülkedeki "güvenli" yerlere, ikincisinin derneği 84'te kuruldu, dernek kurucuları da sık aralıklarla aynı yerde buldular kendilerini. gerçekten o an orada ölmek (o koşullarda ölmek kesinlikle kurtuluş gibi görünüyor ve inanın pek azımız dayanabilir 180 günü bulan işkencelere) o kadar önemli olmasa gerek. ve bunu bir koz olarak kullanabiliyorsanız, işte o zaman aç kalmaya değiyor demektir.

90'lı yıllarda giderek yaygınlaştı bu iş. özellikle 84 direnişinin ardından sürekli ve çoğu lokal açlık grevleri başladı. yeri gelmişken 84 direnişinin temel talebi tek tip elbiseydi ve devrimcileri fazla dikkafalı bulanlara bir not, tek tip elbise 86'ya kadar varlığını korudu. 84'te sadece görüşmeyi kabul
etmesi devletin yeterli olmuştu, bizimkiler kazanmıştı. sonra, bu 90'lı yıllarda cezaevleri talimhaneye dönüştü, dönüştü ama bir sor neden dönüştü.
doğru 141-142 kaldırılmış, komünizm propagandası suç olmaktan çıkmış, ama yerine 169 etkin hale gelmiş, ota boka yardım yataklık kesilir olmuş. bırakınız düşünce suçlarını, gazetecileri, sadece örgüt suçlarından yatanların sayısı zaman zaman 15 bini bulmuş. yahu kuzum, 15 bin bir yana 15 tane solcu yan yana gelse ne yapacaklar, kendilerini eğitecekler tabii ki, bunda normal olmayan ne var? ve işler buralarda bir yerlerde kopmuş, devlet demiş ki tecrit edeceğiz sizi, ıslah olacaksınız, birileri demiş ki yok artık! 96 yazının sıcaklarını daha da çekilmez yapan konu buydu.

gelelim 2000'de başlayan ölüm orucuna. devlet, hazırlıklarını yapmıştı, ulucanlar katliamı ile başlayan süreç kimi küçük hapishanelerin patlatılması ile devam etmişti. afyon'da silah sıkan nuriş çetesini gösterip, burdur'da kol koparmışlardı. bu tertip bozulmalıydı. örgütler arasında hücre saldırısının nasıl püskürtüleceği tartışmaları 2000 nisan ayında başlamıştı. ağustos-eylül ayına varıldığında cmk'da (cezaevleri merkezi koordinasyonu) üç görüş vardı:
1- bizi hücrelere kapatmak için geldiklerinde topluca nizamiyeye doğru yürüyüşlere geçelim.(tkep/l) bunun anlamı hemen her cezaevinde yüzün üzerinde ölü demekti. taktik ümraniye direnişinden esinlenmiş olsa da bir cezaevinde elde sopalarla ancak kapıaltını fethedebilirsiniz, devam etmeye kalkarsanız dış güvenlik yani asker ateş açar.
2- onlardan önce hamle yapıp ölüm orucuna başlayalım ve dışarıdaki duyarlılığı harekete geçirelim. (dhkp-c, tkp(ml), tkip) rahşan affı olarak hatırlanacak olan af tasarısı aslında cezaevlerindeki mahkum sayısını azaltarak f tipine geçişi kolaylaştırmanın bir aracıydı ve direnişe erken başlamak pratikte hiç değilse bunu püskürttü. yine aynı koşullarda hücrelerin toplumsal gündem haline gelmesi, dışarıdaki hareketin en zayıf anında hiç değilse binleri sokağa indirmek bu sayede mümkün oldu. bu haliyle en makul iş buydu.
3- dışarıdaki hareketin kazanımlarını bekleyelim (mlkp, tkp/ml, tikb, direniş hareketi, devrimci yol, tdp ve şimdi hatırlamakta zorlandığım iki örgüt daha) hedeflenen kayıp sayısını azaltmaktı, bunun karşısına bir kaç gerekçe çıkarıldı. birincisi dışarıdaki duyarlılık bergama ve burdur cezaevlerine yönelik saldırılardan sonra arttıysa da yaz sonu itibariyle düşüşe geçmişti. ikincisi zaman kazanmak için teknik olarak b1 oldukça faydalı olacaktı. üçüncüsü direnmeden bir operasyona yakalanmak çok daha ciddi kayıpları (hiç değilse siyasal planda) beraberinde getirebilirdi.
velhasıl bu üç görüşün uzlaşamadığını ve üç örgütün 20 ekim'de direnişe başladığını biliyoruz. aralık ayına gelindiğindeyse hem dışarıda yaratılan atmosfer, hem de işin oldukça ciddi hale gelmesiyle diğerleri de direnişe katılmış oldu.
bundan sonra yaşananlar, politik hamleler, tartışmalar, sürecin iniş ve çıkışları oldukça uzun bir hikayedir.
nihayetinde yenildik. sahada büyük kayıplar bırakarak ve biraz gururumuzu dik tutup biraz kuyruğu kıstırarak geri çekildik.
bütün siyasal değerlendirmeler dışında o süreci bir şekilde yaşayan herkes kendi kişisel tarihinin en uzun sayfalarını yazdı. herbirimiz hep beraber ve solo acıdık, üzüldük, coştuk, vurduk, vurulduk, yandık.
...
ölüme yatmak, kendi bedensel bütünlüğünü korumak için bedenini ortaya koymasıdır kişinin. elinde silahı olmayanların katlanmaktansa sonlandırmayı denemesidir. nizamiyeye yürümek yerine son bir kez ses çıkarma girişimidir, insanlığı çağırmaktır biraz. yapılacak son iştir, doğru, ama son sırasında da olsa listenin gerektiğinde yapılacak iştir.
...
ne garip şey protestan ahlakı; diyelim, kürtaj hakkını kadın bedeninin özgürleşmesinin yolu olarak ortaya koyar da tutsak edilmiş, tutulmuş bir bedenin son girşimini ideolojik olarak mahkum etmeye çalışır. diyelim, afrikadaki açlığı azaltmak için bağış kampanyaları organize eder de en basit haklar için aç kalmayı anlamaz, psikanalitik çözümlemelere girişir. ve diyelim, köleliğin kaldırılmasının yıldönümlerinde şenlikler düzenler, bunun şanını kendi üzerine alırken insanın insanı zincire vurmasını mazur görmekle kalmaz, onun buna karşı çıkışını yasaklamaya kalkar.
...
inanın çok zor şey tanıdığınız birinin açlıktan ölmesi ve dindirmiyor alnından öpmeniz, içine konulduğu tahtayı taşımanız, hava saatinde voleybol sahalrı onsuz kalmışken. ve inanın bütün voleybol sahaları afrikadakiler hariç değil.