ölen çocuklar cennete gidiyorlar, ölen çocukların gidebileceği tek yer cennet. müslüman olma önkoşulu var mıydı emin değilim, ama bunun dışında bir sevap-günah çetelesi tutulmuyordu. ölen çocukların ruhları cennette sonsuza kadar tanrının himayesine alınıyordu.
ama cennet kullanım kılavuzu biraz farklı, mesela herkes 30 yaşında oluyor sanırım, yani sabit bir yaş var. öyle bik bik ötemez yani babam bana, gerçi cennette akrabalığı kim takar o da ayrı. peki çocuk ruhları ne oluyor cennette. onlar da mı 30 oluyorlar? çocuk kalmaları adil olmazdı herhalde, gerçi bizde yaygın bir aydın takıntısı vardır, hep çocuk kalsam diye de öyle bir şey olmaz diye düşünüyorum cennette. yoksa hurisi, ırmağı falan ne işe yarardı. sanırım teolojiden pek anlamıyorum, işin ehline sormak yerine burada abuk subuk tahminler üretmeyeyim. şurada anlaştık ama: ölen çocukların ruhları cennete gidiyor.
ölen çocukların eşyaları ne oluyor, başka çocuklara mı ya da anneleri saklıyordur belki. keşke ölen çocukların eşyaları da cennete gitse, oyuncakları, yastığı, kundağına sarılan mavi battaniyesi... ölen çocukların eşyalarını da cennete alsınlar.

hayır, konumuz bu değil. benim merakım ölen çocukların isimlerinin nereye gittiği. konu komşuya dağıtamazsınız bir ismi, bir ismi başkasına vermezsiniz, bu yakışık almaz. isimler öyle hor kullanılamaz ve biliyorum isimler cennete de alınmayacaklar. peki ölen çocukların isimlerini ne yapmalıyız? biriktirsek bir kutuda, sanmıyorum, isimler yan yana konmaz. ya da belki denize dökebiliriz isimleri, her şeyi döküyoruz gibi, ama isimler yüzemezler de, isimler kızar buna. öyleyse ölü çocukların isimlerini ne yapacağız? uzay boşluğuna bıraksak, binlerce yıl gezinseler orada, arafta. o zaman da sahiplerini unuturlar, ölen çocukları unuturlar ya da bir yıldız çarpar, isimler üzülür yıldıza, kıyamazlar. ölen çocukların isimlerini ne yapmalıyız? öeln çocukların isimleri bu bizim büyük yükümüz.

birkaç yıl evvel, bakın kaç olduğunu bile hatırlamam mümkün değil, ama bunu sormayacağım kimseye, kaç olduğu o kadar da mühim değil, birkaç yıl evvel, ankara'da soğuklar yeni başlıyor, demek aralık girişi, don tutuyor ama kar yağmamış. havanın epeyce erken karardığı bir gün, odtü fizik önü. toplanıyor insanlar, eylemler neşeli şeylerdir her zaman, selamlaşıyor, sohbet ediyor insanlar. plastik bardakta çaylar elden ele geçiyor, kimisinin eli yanıyor bardağı taşırken, kimisi bir serçe kuşu gibi iki elinin kafesine alıyor bardağı, ısınmaya çalışıyor. kalabalığız, bu iyi bir şey. jandarma daha kalabalık, bu da iyi bir şey. ankara'nın merkezden uzak kampüslerine pek sık basın gelmez, bu sefer basın da kalabalık demek daha iyi bir şey.
sonra soğuğu arkamıza alarak başlıyoruz yürümeye, her zaman ki istikametten biraz farklı. slogan atmaktan pek hoşlanmayan odtülüler avaz avaz bağırıyorlar, onları pek sık böyle görmediğimi hatırlıyorum. yurtların önüne varıyoruz, jandarmanın panzeri kocaman. birkaç kişi dil çıkarıyor panzere, diğerleri daha vakur dönüp dik dik bakıyorlar, kimse çekinmiyor.
yurtlar bölgesi karanlık, yolla yurt girişleri arasında ışıklar mavi-kırmızı, jandarmadan yansıyor. aydınlık bir yer buluyoruz, basket sahasına doluşuyor kalabalık, top oynayan öğrenciler gergin. "öf bu solcular yüzünden oyunumuz bölünecek" diyorlar ve her odtülü gibi "hocam" diye başlayan uzlaşmaya pek yanaşmayan itiraz cümlelerine hazırlanıyorlar. odtülü bireysel hakları konusunda çok nazlı ve yeri geldiğinde çok saldırgandır. orta boylu bir çocuk kalabalıktan bir metre sıyrılıyor, işaret parmağını ağzına götürüyor, sonra kalabalığın elerindeki fotoğrafları gösteriyor aynı parmakla. oyuncular bir anda değişiyorlar, topu ellerine alıp beklemeye başlıyorlar, onlar bile eylemin bir parçası artık.
bir kız çıkıyor sahanın ortasına birkaç şey söylüyor, sesi gür ama sanki ağladı ağlayacak, o kadar yakın ve içinde acının. bir çam fidanı çıkarıyor arkadaşlar torbadan, küçük bir kürek, biraz su. ben gönüllü oluyorum, sahanın yanında toprağı kazmaya başlıyoruz. daha önce orman haftasında diktiğimiz fidanlar kadar deneyimliyiz ya, toprak sert ve donmuş, kabul etmek yanlısı değil fidanı. biz karanlıkta bir şeyler yapmaya başlayınca jandarma telaşlanıyor, koca panzeri sireni öttürerek üstümüze sürüyor, aklında projektör tutup ne yaptığımıza bakacak. bir anda 250 insan önümde kenetleniyor, küçücük bir tiananmen meydanı, 250 direnişçi. panzer duruyor, insanlar ne bir şey söylüyor, ne kımıldıyor, beni değil fidanı koruyorlar. kalkıp yanlarında olamadığım için mahçup, daha sert bastırıyorum küreği, toprağı biraz olsun kazıyorum.
fidanı yerleştiriyoruz, toprağa çok insan bıraktık daha önce, ne mezarlıklar gördü bu eller, fidanı yine öyle bütün dikkatimizle ve sarsmadan koyuyoruz toprağa, fidan sevsin diye orayı, su döküyoruz, toprak sevsin diye fidanı eğilip fısıldıyoruz.
sonra birileri birkaç cümle daha kurmuş olmalı, bir tilil sesi kalabalıktan, önce jandarma gidiyor. biz fidanla bir süre daha kalıyoruz.

ölen çocukların isimleri nereye gider, nereye gömülür ölen çocuklar? odtü'de, 3 yurt önünde bir çam fidanı var şimdi 4.5 yaşında, üzerinde ne tabela, ne bir koruma teli bulunuyor. geçerseniz yanından fısıldayın "te siwar bûne kamyon", o anlar sizi. sakın bahsetmeyin katillerinden, ceza almadıklarından, annesinin yamadığını söyleyin 13 deliği de, sakın bilmesin başka kötü şey, o cennete gitti çünkü, orada öğrenmesin kötülüğü.

ölen çocukların isimlerini hiçbir yere koyamıyoruz, hep arkamızdan gelip, konuşuyorlar, hep yanımızdalar. uğur'un adını odtü'de bırakmayı denedik, ama oradaki sadece bir ağaç, uğurun adı iki yakamızda bizi masumiyetimizi yitirdiğimiz cehennemde bekliyor.