yazı yazmaya mecburen vereceğim kısa bir aradan evvel, kankam pedro'nun bu filmi üzerine iki kelam etmek istedim, biliyorum benden yaka silktiniz ama sıkın dişinizi dostlarım az kaldı molaya. tabii bu sizi ne kertede teselli eder, bilmiyorum artık. şimdi izninizle pattadak giriyorum meseleye:

pedro'yu bilirsiniz, kadın erkek ilişkileri filmlerinin sine qua non'u olarak her yapıtında tahta yerleşiverir. son zamanlarında bir dram tutturmuş gitse de!:konuş onunla, annem hakkında her şey, kırık kucaklaşmalar...:!*(*ki kankam diye söylemiyorum, dram kendisine pek yakışır) taze dönemlerinde yani 80'ler sonunda mizahi yaklaşımın anlatımında ağır bastığını söylemek mümkün. sinir krizinin eşiğindeki kadınlar da erken dönem filmlerinden olarak pedro mizahından epey nasiplenmiş bir eser ve filmin öyle bir ismi var ki pedro usulü bir komedyayı muştuluyor zaten.

elimizde sinir krizinin eşiğinde tam olarak beş kadın var. ve fakat birinin sakinleştirici dolu bir gazpachoyu götürmesinden mütevellit film boyunca uyuklamasını hesap ederek sayıyı dörde indirmek de mümkün. baş karakterimiz pepa'dan başlayalım, dublaj sanatçısı ve anladığımız kadarıyla aynı zamanda oyuncu kendisi. sinir krizine girmesinin müsebbibi olan ve film boyunca yalnız başta ve finale yakın şöyle bir arz-ı endam etmekten öte ortalıklarda görünmeyen bir ivan'ı var ki yakalasam döverim. ben böyle gıcık, böyle duyarsız herif görmedim. sinir krizi de zaten bıraktığı terk mesajının ertesinde valizini almaya gelene dek sırra kadem basması, telefonlara çıkmaması, bırakılan mesajlara yanıt vermemesinden kaynaklı. tüm bunlar üzerine pepa'yı kendine bıraksalar iyi;!:esasında bırakmamaları daha iyi, öyle olsa filmi almodovar filmi yapan o renkli karmaşayı kim yaratacak? :!*(*değil mi ama?) lakin tüm bunlar üstüne arkadaşı candela uçak kaçırma planlarıyla madrid'de bulunan şii bir teröriste abayı yakmış, farkında olmadan da yardım ve yataklıkta bulunmuş aşığına. ne etti şimdi? 1: terk edilmiş kadın, 2: aşık, kullanılmış ve dahası işbirliğinden tutuklanması yakalanan terörist aşığının iki kelam etmesine bakan bir kadın. üç numarayı ne siz sorun ne ben söyleyeyim. ya da şu kadarını söyleyeyim, kendisi ivan'ın yıllar önce terk ettiği ve akıl hastanesinden henüz çıkmış eşi. daha fenası, sinir krizinin eşiğinde değil de tam ortasında oluşu; zira ivan'ı unutmak istiyor; unutmanınsa onu öldürmekten geçtiğinde karar kılmış. dördüncüsü maceraya bir şekilde dahil olan ve motorlu sevgilisiyle kavgalı ana. beşinciye gelirsek, pepa'nın terasında, bitmeyen siestasının ortasında, rahatsız etmeyelim kızı şimdi.

bir pepa ve başına ekşiyen saz ekibinden oluşagelen bu kadroya eklenmiş er kişiler de var tabii. ivan dışında kekeme ve ayran gönüllü oğlu carlos başını çekiyor bunların, kendisini canlandıransa antonio banderas. banderas'ın kariyerinin başında oldukça karikatürize ve çoğunlukla salak karakterleri canlandırmış olduğunu bir kez daha görmüş olduk. şimdi bu hallerini görünce öyle desperado'larda, zoro'lardaki karizması nazarımızda yerle yeksan oluyor haliyle. neyse, carlos pepa ile, pepa'nın terk edilişi ertesinde geçmişe şöyle bir sünger çekmeye ivan'la aşk yuvası olan dairesini kiraya vermekle başlaması vesilesiyle müşerref oluyor. yalnız, peygamber gibi çocuk maaşallah, hangi erkek tahammül eder aynı evde sinir krizinin eşiğinde o kadar kadına ve bir öfke nöbetinin neticesinde kırılan camlara, kablosu koparılan telefonlara, yakılan yataklara, terasta intihar girişimlerine... elbette bunlar karmaşaya tuz biber eken aksiyonlar diğer yandan. salt çalması beklenen kırmızı telefona nazır yüksek ökçeli voltalar, kapı ağzında alınmayı bekleyen; ama arada indirilip çıkarılan sonunda da çöpü boylayan valizler izleğimizi oluşturacak değil ya?

her karakterin ve tabii daha ziyade kara sevda mağduru kadınların, merak saldıran bu serüvene kendi çapında yaptığı katkılarla vücuda gelen bu filmi seyrettikten sonra akılda zuhur edenler şunlar oluyor: bir kadının diğerine "seni anlıyorum" demesi hiç bu kadar anlamlı olmamıştı, kadınları anlatmada pedro'nun üzerine tanımamak farz oldu ve şu gri günde her zamanki gibi kadrajından eksik etmediği renkler sayesinde içimiz açıldı sağolsun.

geleneksel serbest atış paragrafımızı es geçmeyelim: ankara'daki taksicilerin neden hiçbiri saçı limon sarısına boyalı çılgın taksici gibi değil, böyleleri madrid'de ya da bir pedro filminde mi bulunur sadece? sipariş etsek gelir mi? ayrıca pepa'nın feminist avukata attığı tokattan bir gün ben de bir yelloza atabilecek miyim? heves ettim doğrusu. bir de öldürücü miktarda sakinleştirici aromalı gazpacho'yla intikam, hiç fena fikir değilmiş.

kendisinde geleceğimi gördüğüm sevgili pepa'nın,*(*tıpkı benim otuzlu yaşlarımın sonu lan) ağzından dökülen bir 'sinir krizinin eşiğindeki kadınlar' aforizmasıyla bitirelim: "bir motoru son parçasına kadar tanıyabilirsin; ama bir erkeği asla."