coca cola ve marx'ın çocukları.

godard filmin sonlarına doğru pattadak dalıveren karartmalardan birinde filmin diğer adının bu olduğunu ilan edip, "artık hangisini seçerseniz." der.

bizim hangi ismi seçtiğimizin pek önemi yok, önem arz eden filmin baş erkek ve dişisi olan paul ve madeleine'in seçimleri. godard'ın isminin de eleverdiği üzere erkek dişi meselelerine eğildiği bir film masculin feminin ; ancak bununla birlikte en politik filmlerinden biri olduğu söylenebilir. pepsi cola*(*ya da coca cola. fark eder mi? ) sever madeleine ile marx'ın çocuğu sosyalist paul'ün ilişkisini merkeze alır masculin feminin. filmin daha açılış sahnesinde, paul ile madeleine'in cafe'de tanışmasıyla beraber aralarında geçen konuşmadan bu ilişkinin amiyane tabirle 'imkansız' olduğunu çıkarabiliriz. askerliğinin nasıl olduğunu soran madeleine'e paul, askeriye ile sanayi sektörünün benzerliği , ikisinin de otorite ve para üzerinden yürüdüğü ve köleleştirdiği üzerine onca laf ettikten sonra yarım yamalak bir ilgiyle onu dinleyen madeleine'in verdiği gülünç tepki bile tek başına bunu anlamamıza yeter : "pek zevkli değilmiş sanırım."

ancak godard bu imkansızlıktan trajedi çıkaracak adam değildir, çıkarmaz da. o sadece, paul paris sokaklarına afişler asıp, vietnem savaşı'nı protesto için amerikan subaylarının resmi araçlarına yazılar yazarken, boş bulduğu duvara ve kapıya cumhuriyet ve de gaulle'ü yerden yere vuran kelimeler çiziktirirken, madeleine'in albüm çıkarıp satma telaşesini, küçük kaprislerini, madeleine'in arkadaşı elisabeth'in kıskançlıklarını, paul'ün yoldaşı robert'in catherine'i tavlama çabalarını, catherine'in hafiften paul'e meyil etmesini, taze pop sanatçısı madeleine ile elisabeth'in bach seven paul'ü alaya alışlarını, paul'ün yeri geldi mi "midemi bulandırıyor böyle devam etmek." diyişini, buna ve 'ayrı dünyalardan' oldukları her fırsatta yüzlerine vurulmasına rağmen sürdürmekte ısrarcı oluşunu gösterir. paul ise imkansızı sürdürmesini şöyle gerekçelendirir : "düşüncelerimiz, onlar önemli değildir. ama duygularınız sizden bağımsızdır. onlara söz geçiremezsiniz."

godard , filozof ve yönetmenlerin içinde bulundukları neslin bakış açısını yansıttığını söyler ki filminde de bu bakış açısının izlerini görmek mümkün. güzellik yarışması birincisi bir kızcağızın, anketör olarak çalışan paul'ün soruları karşısında ter döküşü vasıtasıyla godard apolitizmi yerin dibine geçirir. paul'ün marksizm'e dair kuramsal sorularını kızımızın yanıtlayamaması bir nebze hoşgörülebilir ; ancak vietnam savaşı'nın gündemi sarstığı bir devrin ortasındayken, " şu an dünyanın hangi bölgelerinde savaş olduğunu biliyor musun?" sorusuna "bilmiyorum. kafa da yormadım." diye cevap vermesi kabul edilebilir cinsten değildir. taraflardan birini oluşturan, pepsi ve sylvie seven disko gençliğinin dünyada olup bitenlerden bihaberliği en çok da bu sahnede gözümüze sokulur.

yeni dalga filmlerinde kamera en çok sokaklarda dolaşmayı sever, sokaklardan sonra da çoğu zaman cafeler gelir. masculin feminin'de de 68'e doğru giden paris'in sokaklarından sonra kamera cafelere girer, arada yan masalara şöyle bir uğrar. yan masaya en fazla kulak kabartılan yeni dalga filmi masculin feminin'dir herhalde. ve bu yan masalarda da erkek-dişi meseleleri ön plana çıkar: kimi zaman ayrılık tartışmaları, kimi zaman bir turistle fahişenin ücret pazarlığı, kimi zamansa karısının ölümünü bahane ederek karşısındaki dişiden nazikçe sabır dilenen erkek takılır kameraya.

fena halde dikkat celbeden bir sahne var ki şöyle : madeleine kayıt stüdyosu çıkışında röportaj için gelen bir muhabir önünde belki 'ünlü' imajının sarsılmaması için paul'e olmayan 'arabayı' getirmesini emreder , paul'ün küçük bir dolapla bir araç ayarlaması sonucu madeleine şöyle der : "sen çılgın pierrot musun? yalnız o sevgilisi için araba çalar." böylelikle godard da tuhaf bir şekilde kendi kendine selam çakar gibi olur ve birine gönderme yapacaksam o biri ancak ben olabilirim, der gibidir.

jump cut'lar, yan masaya kayan kameralar, karartmalar, gündemden yana dertsiz tasasız dişilerle politik duyarlılığa sahip çapkın erkekler arasında gelip giden replikler , 'godard'dan inciler' mahiyetinde monologlar, hareketlenen ve 68'e doğru yol alan bir paris ve olsa olsa absürt bir son... masculin feminin ya da coca cola ve marx'ın çocukları (artık hangisini seçerseniz.) denince akla bunlar gelir ve son olarak denebilir ki masculin feminin, jean-pierre leaud'nun nedense hiç olmadığı kadar yakışıklı göründüğü filmdir.