evet tam üstüne bastınız, bill murray haftası yapıp izleyeceğim tüm filmleri onun başrolde olduklarından seçiyorum. hollywood'dan pek hazzetmesem de lost in translation'ın niyeyse belki bir nebze farklı olabileceğini düşündüğümden, en önemlisi bill murray'nin hatrına "bir izleyeyim yahu şu filmi, ne kaybederim ki?" demiş bulundum.

iyi mi ettim kötü mü henüz belli bir cevabım yok esasında. muhtemelen yazının sonunda karar vermiş olacağım. iyisi mi hikayeden başlayarak ufak ufak anlatayım ben sizlere. yer tokyo, zamanı bilmiyorum birkaç yıl öncesidir tahminen.*(*film 2003 yapımı, zaman da o zaman olsa...) bill murray'nin bob harris'i suntory reklam filmi çekimi için tokyo'ya gelmiş amerikalı bir aktör. scarlett johannson'ın charlotte'u ise hayatının hatası sonucu tokyo'ya sürüklenmiş yeni evli bir kızcağızımız. hayatının hatası ise işkolik ve odun bir fotoğrafçıyla evlenmiş olması. tokyo'da bulunuşu sevgili zevcinin iş gezisinden kaynaklı anlayacağınız. şimdi başlıyorum ortak noktaları saymaya, bunlar ikilimizi yakınlaştıran faktörler: ikisinin de evliliği mükemmel sayılmaz hatta sorunlu bile denebilir, ikisi de tokyo'ya bayılmıyor, ikisi de bu şehre yabancı, ikisi de bu şehirde yalnız, (biri zaten tek başına gelmiş ötekininse partneri işkolik demiştim zaten, sabah akşam çekimde.) ve ikisi de iletişimsizlikten muzdarip çoğu zaman, halbuki bir moshi moshi ile neler halledenler var. ha nerdeyse unutuyordum: en önemlisi uykusuzluk, bir uykusuzluktur bunları buluşturan, bu iki amerikalı yine uykusuz bir gece, otelin barında karşılaşıyorlar. sonrasında olanlar: havuzda denk gelmeler, "ben şunlarla takılacağım sen de gelsene."ler, "olur tabii."ler neticesinde birlikte takılmaya başlamalar, şehrin neonları altında iğneli silahlardan kaçışmalar, la dolce vita'yı izlemeler, beğenilmeyen suşiler vs... filmi tanımlayan bir cümle şöyle olabilir : "yabancılığın, yalnızlığın bir süreliğine de olsa buluşturduğu iki kişinin hikayesi." kötü mü? hayır, bilakis güzel, naçiz fikrimce. ama böyle bir hikaye daha özgün bir anlatımla başkalaşabilirdi, tadından yenmezdi belki. bakın bu filmden yakın bir zaman sonra before sunrise'ı izledim. çok farklı bir hikayesi yok onun da bilirsiniz, viyana'da; yani yabancı bir şehirde denk gelen bir fransız ile amerikalı'nın, yine yalnız ve yabancı iki insanın birbirini bulması, yine kısıtlı hem de pek kısıtlı bir zaman dilimi... fakat aynı değilse de en azından kimi yönlerden benzer sayılabilecek hikayenin sırf diyaloglar üzerinden bile ayakta duran öyle güçlü bir anlatımı var ki bir bağımsızın elinde aynı temanın pekala başkalaşabileceğine tanık olduk yine velhasıl. anladım ki hollywood'a duyduğum önyargıda çok da haksız sayılmam.!:ha zaman zaman beni haksız çıkaranlar olmadı mı? valla oldu. yalnız lost in translation bunlardan biri değil sanıyorum. :! ve bir şikayetim daha olacak ki şudur: tokyo şehrinden geçen yabancı bir kamera da olsa sırf karaoke partilerine, oyun salonlarına ve striptiz kulüplerine uğramak zorunda mıdır? filmden şöyle ciddi anlamda dişe dokunur bir iz kalsa elbette bunlar olumlu bir değerlendirmeye halel getirmeyecek sevimsiz ufak ayrıntılar olurdu sadece. lakin film için de... bir saniye, yazının sonunu hemen hemen getirdiğimden midir nedir kararımı verdim işte. evet "iyi ki izlemişim" diyemedim lost in translation için, sevenleri af buyursun, zira yine bir yerlerden hollywood sıradanlığı koktu buram buram.

istirhamımdır, tokyo'yu ozu çekmişse misal bırakın öyle kalsın, bir yabancı çekecekse de lütfen bu bir hollywood'lu olmasın; çünkü bir yerinden yine bir amerikalılık giriyor işin içine. bağımsız çeksin jarmusch olabilir bu, ya da avrupalılar da uzakdoğu'yu gayet güzelce mekan ediniyorlar, ki akla gelen ilk örneklerden biri hiroşima sevgilim'dir herhalde, onlar çeksin. dahası, "hollywood olduğun yerde kal bari anam, hadi güzelim!" diyip çekilemiyorum da; zira sofia coppola bildiğim kadarıyla tokyo'da yaşamış bir insan. filmin otobiyografik tarafının olduğunu da*(*charlotte karakteri itibariyle) göz önünde bulundurursak bir şehir ve insanlarına dair izlenimlerinin hala bu denli yüzeysel oluşu acı doğrusu. en başta, iş güç derdinde ve amerikan yalakası japon stereotipleri filmde cirit atarken benden farklı bir çıkarım beklenmesin abilerim ablalarım, üzgünüm.

hoşa giden tarafları açıklamaktan imtina etmek de istemem beri yandan. bill murray her zamanki gibi pek seyirlik bir oyun çıkarmış, scarlett johannson bile rahatsız etmedi, role yakışmış mı ne? baş karakterler arasındaki kimi zaman baba kız ilişkisine, kimi zaman belli belirsiz yakınlaşmaya yönelen ilişkinin ayarı da pek iyi tutturulmuş sanki. iletişim sıkıntısı diyaloglara kimi yerlerde, bilhassa reklam çekimi sahnelerinde, mizahı sağlam esprilerle yansıyabilmiş sonra. sonra... sonrası yok, bu kadar işte, zorlamanın ne gereği var yahu?

mevzubahis hollywood bile olsa bu kadar müşkülpesentlikten yine de vicdan azabı duyuyorum ne yalan söyleyeyim. son olarak: "sofia coppola babasının süksesinin kaymağını mı yiyor?" gibisinden bir soru takılsa da aklıma bunu yorumdan artık özellikle kaçınmayı tercih edenlerin klasik cevabıyla yanıtlamak istiyorum: ben bilmem, beyim bilir.

düzeltme: olası değil; olmuş yanlış anlamalara bir açıklama yapmak istedim, evet. sofia coppola'yı ırkçılıkla itham etme niyeti taşımadığım gibi, ondan pür bir realizm örneği beklemiş de değilim,valla. beni rahatsız eden şu oldu: filmdeki neredeyse tüm japon karakterlerin aynı tip kalıbından çıkmış gibi olması ve asgari olarak bir sinemacıdan beklememizin mazur görüleceği derinlikle yaratılmamış olmaları. japon insanlarına senden benden aşina sofia coppola'dan en azından biraz daha az yüzeysel karakterler yaratmasını beklerdim, mevzu bahis yan karakterler de olsa.
yoksa ırkçılık falan, haşa. bu arada duş sahnesi elbette tebessümler zuhur ettirecek kadar hoş bir sahneydi, ırkçılığı çıkaracaksa da oradan çıkaranın aklından şüphe ederim.
bu filmdeki ana temanın yalnızlık olduğu düşünülerek izlenilirse daha fazla anlam çıkartılabilecektir.

yalnızlık hakikaten kendini anlatamadığında veya anlaşılamadığını düşündüğünde hissettiğin duygu olsa gerek. bunu da yabancı ve dilini bilmediğin bi ülkede yaşaman daha olası. kaldı ki aynı dili konuştuğun insanlarla ne kadar anlaşabiliyosun, orası da ayrı bi muamma.

bu yüzden japonya'yı seçmiş coppola ve açık konuşmak gerekirse japonlar hakkında ne düşünmüşse veya hala ne düşünüyorsa cesur bi şekilde yansıtmış karelerine. hatta araştırmacı gazeteci kimliğine büründürmeye hiç gerek yok coppola'yı, ister hoşunuza gitsin ister gitmesin, coppola ne düşünüyorsa onu yansıtmış ve belli ölçüler içinde olması herhangi bi ırkçı çağrışımda bulundurmadı beni. örneğin, murray duşa girdiğinde duş ahizesi!!!ne göre baya uzun kalıyo ki biz de hep japonları kısa biliriz, bunu kullanarak japonların küçük düşürülmeye çalışıldığını düşünmüyorum.

filmin başındaki "estetik göt" sahnesinin biz erkekleri ne kadar azdıracağı düşünülse de hakikaten libidolarımızda herhangi bi artışa neden olduğu görülmemiştir. çünkü "estetik"tir; yani bi anlam bulmaya çalışırız, düşünen insanı daha çok ilgilendiren kısmı budur. ve anlatılmaya çalışılan şey daha çok kadınların ilgiye muhtaç olduklarını vurgulamaktır zannedersem. zaten johannson genç bi kadın, murray ise yaşlı bi adamdır. yani bi nevi herşeyin etki-tepki, alış-veriş veya karşılıklı olduğunu düşünürsek kadınlar aslında "evet ben güzelim, sana da veririm ama sen de beni sonsuza(ölene veya realist davranırsak bi 10-20 yıl) kadar sevicek misin?" *(*yok öyle bişey) sorusunun cevabını aramaktadır.

evet, coppola açık seçik bi söylemde bulunmuyor ama yine de oynamak için arkadaş arayan bi çocuk gibi: "bende bunlar var, sevdiysen gel beraber oynayalım". yani coppola da diğer yalnız insanlar(aslında herkes) gibi ama bunu bi nebze de olsa gidermek için bi film çekmiş.
bu film hakkında ilk yazımı yazdığım vakit, ardından gelen yazıya neden gereksiz bir nezaketle ve editle karşılık vermişim ben de anlayamadım. insan bazen kendini tanıyamıyor. yılmaz erdoğan'ın demesiyle, "normaldır."

bir film hakkında düşünceniz şöyle olabilir: "filmin şurası öyle deniyor, bence değil, öyleyse de ben yalnız şurasından tuttum ve orayı çok sevdim." ama şu gerçekten çok gülünç: "hayır! öyle değil! coppola bunu anlatmış! sırf buradan yak! ben öyle yaptım."
dahası bu filmi nerden tutsan elinde kalıyor. onu yukarıda açıkladım zaten.

şimdi, yalnızlık filmin üzerinde durduğu birkaç şeyden biri, yalnızlığı defaatle vurguladım ilk yazımda, yabancılığı, iletişimsizliği de... sofia coppola genel olarak bunlar üzerinde durmuş, söylemi de yok değil yani. kimse oyun oynamak için film çekmez, çekse de emin olun ben öyle bir filmi izlemem, izlememişimdir, izlemeyeceğim de. izlemişsem de kazara olmuştur. bir daha olmaz. yalnız şimdi had safhada bilinçli olduğumu bilmenizi isterim. ne anlatıyordum? evet filmin derdi aşağı yukarı belli de sırf derdi beni gerdi diye geri kalanları "hadi eyvallah" diye bir kenara mı atayım? nedir yani, yalnızlığı anlattı diye, derinlikten yoksunluğunu görmezden mi gelelim? yalnızlık eksiyi götüren artı mıdır da basitliği ve klişeleri silsin? ıssız adam'ın bok gibi film olduğunu düşünürken diğer yandan "ya ama öyle diyip de çıkmayayım, o adamın ebedi yalnızlığını anlatıyordu." diye bir kuşkunun ağına mı düşelim? yok artık...

sorunu şudur filmin, derdini anlatmada basitlik ve yüzeysellikten müteşekkil birçok engele tosluyor, ki bunlar filmin anlatmak istediklerinin üzerine bir sünger çekmeye fazlasıyla muktedir. inanın tekrar etmekten yoruldum, coppola'nın ırkçı bir bilinçle hareket ettiğini sanmıyorum ve inanın keşke öyle olsaydı. coppola karakter yaratmada sınıfta kalmış, coppola ya yetersiz ya özensiz, japonlar'ın hepsi bir tornadan çıkmış gibi, hepsinin 32 dişi temaşaya hazır, hepsi el pençe divan, hepsi işkolik. tokyo desen, bu şehir gökdelen ve sushiden mi ibaret? öyleyse ben sana oturduğum yerden, tokyo'da geçen bir senaryo yazıvereyim şimdi. mazur görürsünüz, ama sofia coppola gibi tokyo'da uzun süre yaşamış ve orayı mekan edinen bir hikaye anlatmaya kalkışmış bir yönetmeni asla. yabancılığı anlatırken, geçmişine yabancılaştı herhalde. neyse.

son olarak, bırakın salt kadınları hiçbir insan çokça şeyin üstünde tutulacak bir duygu durumunu (yazar burada aşktan bahsediyor) alış veriş, takas basitliğinde ve rasyonelliğinde değerlendirmez. hayatta da, filmlerde de. bir sofia coppola filminde bile.