hepimizin kendi gözleri var sonuçta. hepimizin kendi içi var. elbette bize göre olacak. zamanlamayla da ilgisi olabilir. neyse işte, her neyle ilgisi varsa. ben bu filmi çok sevdim gençler. ki konusu aşk olan filmleri genelde sevmem. sevdiğim tek aşk filmi the village'dır ki o da zaten hikaye değil masal, aşk diyemeyiz ona, ona aşk dersek başka hiçbir şey aşka benzemez. ama ne bileyim, bi eternal sunshine of the bidi bidi, bi 500 days of summer gibi kültleşmiş filmler var misal, ben pek bir şey anlamam o filmlerden. insan kendinden bir şeyler bulunca mı seviyor, bu türün özelliği bu mu onu da bilmem, ama like crazy, bence deneyimlerden çok öte, çok daha geniş bir mevzuya bakmış ve beğeni kriterlerimin altını üstüne getirmiş bir film. yorumlara bakılırsa izleyenlerin çoğunu hayalkırıklığına uğratmış olan bu film, üstelik değil duymak, indirmek filan, online film sitelerinden birinde isimleri gezerken ve madem aşk filmidir öyleyse boştur iyidir diye düşünürken, sadece geçirip göndermek istediğim bir akşamın ağzını yüzünü birbirine soktu.

kısa kısa, kesik kesik, kare kare, bölük pörçük bir film bu. anlar, yüzler, bakışlar, gülüşler. az olay, az diyalog, az deneyim. düz, dümdüz bir film. izleyicide hayalkırıklığı yaratması da sanırım bundan. elle tutulur, akla takılır bir şeyler istiyor çünkü o. evet bu büyük bir aşkmış demek istiyor. ayrılırlarsa ölecek, bu yüzden de birbirleri için her şeyi yapabilecek insanlar görmek istiyor. birbirlerini çok sevdiklerini görmek istiyor kısacası. ama bu filmde öyle şeyler yok. bu filmde büyük mücadeleler, kocaman laflar, filmlere layık savaşlar-sevişler yok. yaşanılanlar yok. sadece fotoğraflar var. aşk denilince gözünüzün önünde belirecek türde fotoğraflar işte. iki insan, aşık ve mutlu. dolaşırken, eğlenirken, gülerken, uyurken, ayrılırken... bunlar birbirilerini o kadar da sevmiyorlar diyor izleyici, çünkü hikayenin boşluklarını kendi başına dolduramıyor, başkasının aşk hikayesini dolduramazsınız, ben de dolduramıyorum tabi ki. zaten tek bir karesinde bile kendimden bir şey bulamadığım bir hikaye, ne olduğunu bile bilmediğim bir uzak mesafe ilişkisi, görünüşe göre kolay seven ve kolay vazgeçen iki insan vs vs... ben de yetinmiyorum, ta ki olayın çok başka olduğunu anlayana kadar.

bir insan bir başkasını severse, çok tatlı bir acı olur o. ama iki insan birbirini sever ve o sevgi pek tabiidir ki bir gün biterse, işte o acı bir acıdır gerçekten. bu film başından sonuna aşkın doğasını anlatıyor gençler, rüya gibi başlayıp eninde sonunda sik gibi bittiğini. ayrılsan da bittiğini, ayrılmasan da bittiğini. kavuşsan da, kavuşamasan da bittiğini. beklesen de, beklemesen de. bittiğini. iki insan birbirine aşık olunca araya hayatın girdiğini, öyle ya da böyle girdiğini, girmese de girdiğini. nasıl seversen sev, ne kadar seversen sev, hikayen neye bezerse benzesin. birine gerçekten aşık olduğunda ve onu kaybettiğinde, sırf onsuzluk ondan sonraki her şeyi yarım bırakıyor diye onunla olmak isteyen, milyarlarca insana, aslında bunun ne kadar da anlamsız olduğunu, ama bunsuz da bir o kadar anlamsız olduğunu, yani bir kaç yüz fotoğraflık an için geri kalan bütün bir hayatın nasıl da götüne konduğunu, öyle bir anlatıyor ki hoşunuza gitmesine imkan yok. bu film o kadar sade, o kadar dolaysız ve o kadar gerçekçi ki, film dediğin ya film gibi olacak ya da tam böyle.

ödülünü filan almış. beğeneni/beğenmeyeniyle sonuçtan memnundur emeği geçenler eminim. diğer filmlerini de görmek isterim kendi adıma. bir de o son sahneyi isterim, otuz yılda aşk adına öğrendiğim/yaşadığım ne varsa, tek bir sarılma, tek bir damla göz yaşı ve hatırlanan eski bir kaç kareyle daha, nasıl özetleyebilirsin, nasıl hissettirebilirsin, lütfen, bana da bir anlat, lütfen ama.