mezarımdan fırlayıp geldiğim oluşum. şaka şaka. elimi çıkardım, çıkarır çıkarmaz birileri kolumdan kaptığı gibi getirdi beni buraya. allah belanızı vermesin.
ismiyle ürküten yeni bir oluşum. laneth ne demek ya lanet gibi. tırsıyorum olm harbiden. bi de lanethle, hoplat, zıplat, kucağa oturt gibi şeyler var... yapmayın olm ya!
1000 entry sınırını aşmış olan oluşum. biliyorum mottomuz "nicelik değil nitelik" ancak yine de insan sevinmiyor değil sayılara.
tam kopmuştum mevzudan, kitaplara, öğrenciliğe vermiştim kendimi. münzevi takılırken, debdebeye kaydı gönlüm yine.

''yaz'' dedi.

itaat etmek gerekti. itaatten çok nefsani bir arzu artık yazmak. nefsine uyanın üstüne çöken bir lanet burası. bağımlı olmadan biraz vakit geçer diye başlıyor herşey. sonra dumansız kalamadığı gibi, birşeyler söylemeden de duramıyor insan. yazmak, yazabilmek büyük rahmet ve bağlanmak yine en büyüğünden bir lanet. anlayacağınız iki ucu pis bir değnek.

rahmetsiz ve lanetsiz kalmamak temennisiyle.
yazar olamadan başlık açamadığınız yer. bilgili olduğunuz başlıklara yazın deniyor, lakin yazamıyoruz doğal olarak. başlık sayısı da sınırlı olduğundan yazar olma olasılığım(ız) da büyük oranda sekteye uğruyor. halbuki çok deli şeyler yazasım vardı sabah sabah.
uzun yazılar okumayı sevme(zdim)m. uzun yazmayı hele hiç sevmem. kalın kitaplar okumayı severim. ama böyle en sevdiğim yazarların kitapları olmalı. yoksa hiç gelemem, içim sıkılır. josé saramago olmalı mesela, ya da victor hugo. neyse efendim. laneth'te yazılan uzun yazıları ise çok seviyorum. hepsini de okuması ayrı zevk veriyor insana. belki yazarları bire bir tanıdığım/sevdiğim insanlar olduğundandır, belki de belli bir zümreye hitap ettiği içindir, bilemiyorum. kitap falan çıkarsalar kalın kalın, yine okurum. bi de şey, ben yazamıyorum diye moderatör yaptılar beni, onun da farkındayım. bilin istedim.
ben burasını bir fanzin gibi görmeye başlıyorum. türkçe karakter uygulaması da başladı, tadından yenmez oldu. ben de mahlasımı türkçeleştirmek üzere still cursed kişisine başvurdum. ama bürokrasi ve kırtasiyeci anlayış buralara kadar uzanmış. verdiği yanıt: "sulh hukuk mahkemesine ad değiştirme dilekçesi ile başvurun" oldu. sanki biz mahkemeye gitmesini bilmiyoruz!

şaka bir yana şok şeker bir hüviyete bürünüyor laneth bence.her ne kadar sabık itü sözlük yazarlarından oluşan bir köke sahipse de itü sözlükle göz atmak ve belki ara sıra takip etmekten başka ilişkisi olmayan adı sanı işitilmemiş iyi yazarları bünyesinde bulundurmakta ve gün geçtikçe büyümekte.

ekşi'de girdiğim entry, üç dakika sonra ikinci sayfanın ortalarına kayabiliyorken, burada uzun bir süre okunmayı bekliyor, negzel. sırf bu yönden bile tercih nedenidir benim için. daha fazla yazı yazılmalı ve bir başlıkta örneğin tartışma ortamı oluşturmak refleks haline gelmeli. o zaman mükemmele doğru hep beraber sıçradığımız andır. sevgiyle...
bilinçli bir çaba ile yazmadığım altbilinç ile yazdığım anlaşılma kaygısının zerresini taşımadığım için taşımama gerek duymadığım fevkalade rahat olduğum diyardır. bu diyarı seviyorum virgülsüz noktasız belkisiz seviyorum. işte o kadar.
defalarca girdiğin evlerde basmaktan sakındığın sıcaklığı hala bana sağlayan mekan, başkaları tarafından yürünmemiş sandeletlerimi önüme sürüp yine bana hoşgeldin dedi. son zamanlarında yazamayan ama son zamanalarını okuyan, t harfine basıp niki ve şifresi hatırlana bilen bi insan ya da lanet içinde yazar olmaktan mutluyum laneth. unutuğum yazılarımı barındırdığın için umutluyum. teşekkür ederim.
"zamanımızın gerçek bireyleri, kitle kültürünün kof, şişkin kişilikleri değil, ele geçmemek ve ezilmemek için direnirken, acının ve alçalışın cehennemlerinden geçmiş fedailerdir."
horkheimer, akıl tutulması.

90larda büyümüş olan bizler yeni serpilip gelişen popüler kültüre karşı tuhaf hissiyatlar geliştirmiştik. o vakitlerin intelijansyasının özelliği buydu. o kadar ki bu iş kısa zamanda yağa düşmüş, biraz popüler olan her imge pıtırlı sivilceli yüzlerin gençliğince derhal eteklerinden tutulup aşağılara çekilir olmuştu. bir zaman bir arkadaş bu konuda zirvenin ne olduğunu kanıtlamak istercesine orhan pamuk hakkında atıp tutuyordu ki okuyup okumadığını sordum, okumamış, ama hülya avşar'ın "bayılarak okuduğu bir roman" sahibi ne olabilirdi ki. o yıllar hülya avşar, televizyonda yeni hayat'ı eline almış, mini eteğinin şimdi frikik denilen ve futbol federasyonunun değişen kurallarınca tek vuruş gerektiren -prekazi'yi unutturmak için tasarlanmış gavur oyunu- boşluğunu ve kendi boşluğunu hiç utanmadan sergileyerek övgüler yağdırıyordu. malum "akıllı ol"mak henüz tedavüle girmemişti. 90larda popüler olan her şey buharlaşıyordu, olabildiğince uzak şehirlerine ve adaların karanlıklarına bakmaya meyilliydik. tarkan üzerine yorum bile yapmaz, metallica'yı git gide beğenmemeye başlardık. new kids on the block ise konjonktürden bağımsız nefret objemizdir, onu karıştırmıyorum.

sonra bir grup akıl insanı türedi, bu popülerliğe karşı saldırganlık dürtüsünün popülerleşmesini fırsat bilerek tam ters tarafa yuvarlandılar. açıkçası bel altı vurdular. örgü görünümlü hırkaları, makas ve tarak girmemiş sakalları, sürekli küçük emrahla john wayne arasında gidip gelen bakışlarıyla çakma popülizm esnafına bir darbe vurmak adına bütün yazılı ve yazısız etik kararnamelerini ve moral değerleri boşa çıkardılar. popüler olması günahının üzerinden bir sünger çekip mesela tarkan'ı dinler oldular, mesela müslüm gürsesle teoman'ı yan yana getiren gizli mason cemiyetleri iştirak ettiler, mesela hülya avşar'ı güzel, michael jackson'ı yeniden ilah ilan ettiler. onlara göre popüler olandan çekinmemek gerekiyordu. gerekiyordu çünkü internetin her köşesi ve reklam alınabilir her frame değerlendirilmeliydi. gerekiyordu çünkü milliyetçilik de batının bağrından tüy yolma oyunları da herkese gerekliydi. gerekiyordu çünkü duvarlar yıkılmış, gorki park liste başı olmuştu -bu biliyorum kronolojik olarak da uyumsuz oldu da, solcu histerisi yaptım. popülerlik yeniden revaçtaydı.

yalnız işin şekli de değişmeye başlamıştı, artık burnundan kıl aldırmaz entelektüel tipi, artık her boka anlayıp anlamadan espri yapmalar, "money talks" demeler ve bunlardan biri ya da hepbiri oluverip üstüne bunlara dair ironik yaklaşım sergilemeler de popüler olmuştu. bir önceki kuşağın dil bilen, ilim irfan ve dahi kültür görmüş elit anadolu lisesi öğrencisi artık marks'ın yahudisi gibi herkes oluvermiş, her yere yayılmıştı. hepsi ayrıcalıklı, hepsi yurtdışı seyahatli ve stajlı, her biri bir kültürün aktivisti tonla erkek veya kadının kendi ayrıcalıklarından feyz alan ve müthiş zekalarını sergileyecekleri, afedersiniz kafayı boka gömecekleri platformlar çok acil ihtiyaçtı. dolmuşa atlasa soluğu taksim'de alıverebilecek müthiş insan, harika çocuk ford ka modelimizin zinde yorumlarıyla taçlandıracağı ve aydınlatacağı, gelip geçerken de bir boku beğenmeyen biz kaybetmişleri/kaybedilmişleri popülerlik karşıtı vandallar sayacağı bir ortam o vakit doğuverdi. sözlükçülük bir meslekten çok bir kuşak fenomeni halini alıverdi. artık popüler olana temkinli yaklaşana atılan taş, "er kişi", "yazarcan", "bülent ersoy", "cinselliğimizin mahrem olmayan boyunduruğunu dümdüz salıverilmesi" hepsi bir çuvalda bir doğrultuda akmayı bildi. tabii asıl nemalananlar 70lerin solcu tiplemesinin daşaklarını burup elektrik veren yılmaz erdoğanlar, eğitimsiz ve görgüsüzlüğü yücelten ivedikler, yeni çağın falliğini kozalak efendinin bacakları arasında arayan çağçağlar, durduk yere anamıza söven başbakanlar velhasıl kelam bilcümle popülerlik dostu yeni popüler krallar, bütün bir postyapısalcılar oldu. be gerizekalı beğenmediğim şeyle ilgili beni entel hastalığıyla itham ediyorsun da o beğenmediğim senin de taptığın şeyin gişesini biliyor musun -tutamadım kendimi afedersiniz.

daha beteri var, anketlerde çıktı, üniversite öğrencilerinin yüzde doksanı cinlere inanıyormuş, laf etsem kıracak kafamı, pusuda. bir kere bu popülerlik dostu bilikişiliğin herhangi bir tezi bulunmuyor, onun tek yöntemi reduktio ad absurdum, tutarsızlığa indirgeme, aklı fikri benim savunduğum şeyi hangi salakça önyargılarla ele aldığımda, ne tip kuyruk acım olduğunda. sendikadan bahsediyorum, bana vibratör fabrikasındaki işçilerden tutup örnek veriyor, kahkaha atıyor. faşizm diyorum, muro taklidi yapıyor. ve sonunda popüler olan, kolay tüketilen, temelsiz her şey referans oluveriyor.

ben 90lardan kalıyorum, tercihim bu yönde. üç günlük fani ömrümde güç manyaklığının akladığı popülerlik etrafında niye sinek olayım. tarkan dinlememeyi eksiklik saymıyorum, o zweig okumadığı için ezilmiyorsa, ben tarkan üzerine verdiği ayarı hiç umursamıyorum. popüler olan her şeye temkinli yaklaşıyorum, aniden yükselen liberalizme, orhan pamuk nefretine, dizi çılgınlıklarına, işsizlik demogojilerine, hatta ab karşıtlığına (solcuyum ulen ne alakası var)... temkini elden bırakmıyorum, onların binlerce sözüne karşılık, benim sözüm kim takarsa artık. laneth'te yazıyorum, ayşe arman'ın seksapalini umursamıyor, ihlsözlük kurcalayıp gülmüyor, hadise'ye laf etmiyorum. geriye kalan tüm dünyayı değiştirme gücüm olsaydı, bunu yapmazdım, ama güçsüzlüğümün farkında, lanethliliğimin tam bilincindeyim.

sadece kendimle ilgili uzak çok uzak ufuklara bakıp, küçük çok küçük taşlar atıyorum bey ve hanım efendilere. bakınız sırf eski kafalı solculuğumdan marks'ın bir sözü ile bitirmek istiyorum:

"ve iyilik sonunda baskın gelince, seçkin, gerçi ahmaklığını değil, ahmaklığının bilincini yitirir"
ikinci doğum günümdür dört şubat ve hayatımda aldığım en güzel hediye olmasa da yeri en ayrı olan hediyemdir bana laneth ve lanethlenmem. uzun lafın kısası uzun süredir bir camın arkasından seyrettiğim bir bahçeydi laneth ve bahçede oynayan çocuklara hayrandım (alinin eskisi, z, damien, stil cursed, lacrimosa ve gülen, ağlayan, zıp zıp oynayan diğer bütün çocuklar). şimdi kırıldı o cam ve ellerime battı laneth. lanethlendim anne, lanethlendim ey sevgili, lanethlendim ey insanlık diye ordan oraya koşuyorum bahçede...
o, o $ekil giyinir, bu, bu $ekil giyinir; o tarz. yazma ali$kanligimi tamamiyla degi$tirip: oglum bo$ bele$ $eyler yazip ortalik mali olma, adam ol gay! demi$ bir olu$um olarak laneth onunde kendimi saygi ile kepirtlebilirim saniyorum ki bu bence olagan. seni opuyorum lanet. seni de opuyorum sayin still hanimabla. sdfjlskdfs. tamam lan o derece, o tarz laneth. tekel birasi.
bana ne işim var burda dedirten yer.

nedenmi diye soran olursa cevabı basit; benim gibi okumayı sevmeyen bir adam buradaki uzun uzun yazıları okumaya başlamış, bu yüzden kendisine şaşırmıştır. bir an ne oluyoz lan demiştir kendi kendine. sonra anlamıştır ki yeni uyuşturucusunu bulmuş, biraz daha, biraz daha diyerek devam etmiştir. sonunda zevk aldığı bişeyler okumaya yeniden başlamıştır. her ne kadar tanınmasada.
(tamam farkındayım kötü bir kapanış cümlesi oldu, bende bilmiyorum neden yazdım).
çok oldu uğramayalı...

kendimi çocukluğumun geçtiği mahalle de şaşkın gözlerle karşılanan bir yabancı gibi hissetmeden adım adım dolaştım sokaklarında aheste aheste. emekli olduktan sonra uğradığınız ilkokulda gıcırdayan ahşap zemin ve içinize çektiğiniz eskimeyen tebeşir kokusunun huzurunu verdi bana okuduğum her satır.

sessizliğinin dinginliğinde dinlendim bir süre, henüz hazır değilim içimdekileri kelimelere dökmeye. ama...

varlığın güven veriyor... tıpkı, fırtınalı bir gecede çalabileceğin tek kapının, kırk yıllık dost kapısının açıldığında aldığım nefes gibi.
dediler ki; zamanla hep azalırmış sevgiler. olsun amına koyim, bana seninle geçen yıllarım yeter. dediler ki; gün gelir unuturmuş gidenler. olsun ulan, bana laneth'le düşüp kalktığım günlerim yeter. nasıl olsa her şeyin zamanla sonu yok mu? ömür dediğimiz şey, küsecek kadar çok mu?
artık yazamıyorum laneth.. bazen iki üç cümle kuruyorum zar zor sonra vazgeçiyorum yazmaktan.. geçti bizden diyorum süslü cümleler kurma vakitleri.. son zamanlarda kurabildiğim en afili cümle adsorpsiyonlu ısı pompalarının çalışma prensipleri üzerine oluyor.. ama sanma ki unuttum seni laneth.. gözümün önündesin bakıyorum sana..
katlanabileceğinizi sandığınız her şeyi burada imtihan edebileceğinizi mi sandınız? yanıldınız.
sadece soluklanabilirsiniz burada.
kaçtıklarınızdan kaçmaya devam ederken durup soluklana bileceğiniz küçük bir yer sadece.
ama bunun gibi yerleri kaçabilmek için bulmalısınız. kaçacak yeni şeyler bulmak için değil.
daha evvel şizofrengi başlığında bahsetmiştim, bizimki gibi sözlü edebiyata muhabbetle bağlı ülkelerde her yayın bir süre sonra edebiyat yayını haline gelebiliyor. sözüm meclisten içeri; canetti'nin kitle tanımı gereği daralmanın tutuculaşma ile kesin bir ilişkisi var. öyle bir yere varabiliyoruz ki yazdıklarımızın değil ama yazabileceklerimizin -istediği kadar uç politik fikirler olsun- tamamı hepimizin doğal olarak katıldığı naneler gibi görünebiliyor gözümüze. öyle olunca ne yazıyor, ne tartışıyor, ne de güncelle ilişki kuruyoruz.

konu karışık, tane tane gidelim.

deleuze, tartışmayı "narsist bir kibirlilik beyanı" olarak tanımlıyor ya da ali akay öyle çeviriyor. hayır, deleuze, hiçbir zaman ne türkçe öğrendi, ne sözlüklerle muhatap oldu, tartışma işi tarih boyunca biraz da böyleydi. tartışmalar, ortak gelişimler sağlar, ilerlemenin şartıdır ve mutlaka diyalektiğin baş aktörüdür demek sizce de tartışmaların narsist doğasını ispatlamak değil mi biraz? buna rağmen, biz, o tartışma narsisizminden kaçanlar kendi vahamızda edebiyat, üstelik son derece kişisel bir edebiyat içine kapanmakla fazlaca narsistleşmiş olmuyor muyuz? diyelim narsistleşme değil bu, öyleyse hiç tartışmadığınız bakış açılarınızın bu derece onaylandığı bir aynaya sahip olmak başka ne olabilir ki?

edebiyat güzel şey, edebiyat elimizde kalan tek şey. fakat bunun için bile biraz daha köşeli olmak gerekiyor. hiç sevilmeyen edebiyat eleştirmenlerinin işi, sanatın sınırlarının bu derece bulanıklaştığı günümüzde yazarlardan bin kat daha zor hale gelmiştir. buna rağmen laneth yazan ve okuyan ve düzeysizliğin yakıcılığından kaçıp kendi gölgesine sığınan bunca yazara sahipken nasıl olup da güncel ya da değil hiçbir kitap eleştirisi içermez. haydi siyaset çok ucuzladı, spor bizim gündemimiz olmak için çok hafif, eğlenceyi ingiliz komedilerine terk ettik, iki kelam bir dirhem ve çekirdek yine de lazım gelmez mi?

kurtaralım laneth'i tarihte güzel bir anı defteri gibi kalacak olmaktan.

not: hakkımda manita yaptı götü kalktı diyesi olanlar çıkabilir, hatta manitasına yazıyor, ondan ciddileşti diyenler bile bulunabilir, onlara söyledim: siz benim neler çektiğimi nereden bileceksiniz?

biladerim z laneth'te neden edebiyat incelemesi yapmıyoruz diye sormuş.

z, edebiyat dediğin şey mark twain'le başlayıp, ben kitapçıda sevdigim kadınla salinger'den en sevdiğim pasajları okurken tepe noktasına ulaştıktan sonra hemingway'le son bulan bir şey degil mı? neyini inceleyeceksin? al incele.
altıncı yaşında; laneth'in kendi kendine var ettiği pastel ülkesindeyiz.

herhangi bir odak noktasındayız da denebilir, başımızın üstünde durur kıpkırmızı elmalar.
***

bölüm 57: hayal taşlarının kullanılmasının yasak oluşu ve kullananların şükretme idmanlarına katılma zorunluluğuna dair bölüm.

ve ruh cevapladı, "yakına gel ki seninle konuşabileyim, çünkü olağanüstü şeyler gördüm."

balıkçı ve ruhu - oscar wilde


tanrı sizi seviyorsa eğer, bayılınca filan kendinize gelene kadar sıkılmayasınız diye acayip dünyalarda gezinti yapabiliyordunuz. size bir belge imzalatıyorlardı. o toprakları gezdikten sonra gerçek dünyaya dönünce hissettiklerinizden sadece kendinizin sorumlu olduğuna dair ana fikri vardı belgenin.

mesela oraya ikinci gidişimde şükretme antrenmanlarına katılma fırsatım olmuştu. sizi uykunuzdan uyandırıyorlar. "geç kaldın" diyorlar. "işe geç kaldın. kalk giyin." hızla giyiniyor, çay bile içemeden kendinizi dışarı atıyorsunuz. koşarak durağa gidiyorsunuz. otobüsünüz hemen geliyor. biniyorsunuz. ama işte o an, tanrı'yı aklınıza getirmezseniz, sizi yaka paça dışarı atıyorlar. bir dahaki otobüs hiç gelmiyor.

bu antrenmanların özelliği, kendinizi gerçek, büyük ve kalıplı bir bok sanıp tanrı'nın sizinle uğraştığını düşünmekten sizi kurtarması. yani tanrı sizinle uğraşmak için kıçı kırık bir otobüsü geciktirecek ha? cidden, kendinizi çok büyük görüyorsunuz. gerçi sizi sevindirir mi bilmem ama, buralarda duyduğum bir dedikoduya göre dünya bir zamanlar yörüngesi olmayan sefil bir gezegenmiş. sonra hepimizle birden uğraşmak (bilimsel adı mass-teasing) için dünyaya bir yörünge vermiş. venüs ile mars'ın arasına koymuş. yani güzellik ve savaşın arasına. hepimizle uğraştığı doğru ama bunu kişiselleştirmek ancak delilerin işidir. işinin ehli delilerin.

mesela acayip dünyaya ikinci ziyaretimdi. rehberim yine, uçağının düşmesi, paramparça hale gelmesi, yerle yeksan olması, uçak olduğunu asla belli etmeyecek bir biçim alması nedeniyle ışık saçarak ölen arkadaşımdı. geçen gezimizde büyük bir hürmetle karşılandığımız sabun ülkesinden çıkıp, yine çimenlerin üstünde giden bir vapura binip başka bir ülkeye gidiyorduk.

"burada da bana büyük bir saygı gösterirler" dedi.
"neden?" diye sordum.
"bu ülke obsesif - kompulsif uçak mühendislerinin kontrolünde olan bir ülke. son zamanlarda yanlarına paraşüt üreticilerini de kabul etmeye başladılar. hastalık derecesinde vicdan sahibiler. bana iyi davranıyorlar. çünkü ölümümden kendilerini sorumlu tutuyorlar."
"yani?"

yürüyerek ülkenin kapısına geldik. bu ülke obsesif-kompulsif federasyonuna bağlıydı ve kapı zili üzerinde "zile bastıysanız büyük ihtimalle zilin sesini duyacaksanız. sizi temin ederiz ki; zilin sesini de duyduysanız zile basmışsınız demektir. o halde zile bir daha basmanıza gerçekten gerek yok. gerçekten." diye bir uyarı vardı. buna rağmen arkadaşım zile bir daha bastı.

kapı açıldı. kapıyı açan asker kapıyı çalanın arkadaşım olduğunu görünce havaya bir işaret fişeği attı. anında kalabalık toplandı. alkışlar eşliğinde, getirilen bir arabaya bindik. arabada ülkenin yöneticileri olduğu belli olan üç tane adam oturuyordu. bize içki verdiler. sabun ülkesinin milli marşını yazmamla ilgili birkaç hoşbeşten sonra birden ciddileşip, hatta mahsunlaşıp arkadaşıma döndüler.

"evet" dedi içlerinden biri. "bir şeyler hatırlıyor musunuz?"
"hmmm... hayır" dedi arkadaşım. oraya sadece beni gezdirmek için gittiğimizi söyledi.
"en ufak bir şey bile bize yardımcı olabilir. mesela bir ses duydunuz mu? bir koku?"
"hayır dedim ya sayın başbakan" diye çıkıştı arkadaşım. "kaç kere söyleyeceğim. uçağın bir suçu yoktu. tamamen pilotun hatasıydı. hasta herif uçuştan önce bir fili öldürecek kadar öksürük şurubu içmiş. gerçi iyi etmiş, durmadan öksürerek kaç irtifada olduğumuzu anons eden bir kaptan pilot istemezdim. daha önce de dediğim gibi sorun yanlış hesaplanan bir kanat açısı veya sıkılmamış bir somun değildi. o uçak öyle güzel bir uçaktı ki, öyle pürüzsüz uçuyordu ki, koltuğun sapının girmediği öteki gözümle sağ kolumu alevler içinde görene kadar düştüğümüzü anlamamıştım. yani içiniz rahat olsun."

içlerinden bir diğeri, sanırım içişleri bakanı olan "biliyordum... somunları nasıl sıktıklarını dördüncü kere kontrol etmeliydim." dedi. elini başına götürdü. "kahretsin. bunu önleyebilirdim."

"hadi üzmeyin kendinizi. uçakları siz düşürmüyorsunuz." dedim. "buna gücünüz yetmez."

(ama bir şeyi dört kere, hatta on dört kere kontrol etmekte hiçbir sakınca yoktur.)

vicdanlarını rahatlatamamış olmanın verdiği rahatsızlıkla bizi tekrar o büyük giriş kapısına kadar bıraktılar. selamlarını ve özürlerini bildirdiler. suçlu olmaktan daha kötü olan şey, aslında suçlu olup olmadığınızdan asla emin olamamanızdır, en azından evrimini tamamlamış olanlar için.

isyan edenlerin kulaklarına paket lastikleriyle vurulduğu, riayet edenlerin ise kaynar kazanlara atıldığı topraklardan geçerken şehrin birinde karşımıza dilenci kılıklı biri çıktı. "psşşttt.. baksanıza" diye fısıldadı. "hayallerinizi görmek ister misiniz?"

"harikulade bir somutlukta mı?" diye sordu arkadaşım.
"harikuladeden de öte" diye yanıtladı adam.
"geçen sefer pek memnun kalmadım. hiç de harikulade bir somutlukta değillerdi."
"hatırlamıyorum." dedi adam. sonra bana döndü "siz bayım?" dedi. "hayallerinizi harikulade bir somutlukta görmek ister miydiniz?"

bilmiyordum. "bilmem" dedim. "hem, ne faydası var? zaten benim hayallerim onlar."
"faydası şu:" dedi adam. "avucunuzda tuttuğunuz zaman hayallerinize gerçekten inanıyorsunuz."
"kaç para?"
güldü adam. "para mı?" cebinden şekilsiz, eğri büğrü, rengarenk bir taş çıkardı. "işte, bu sizin en büyük hayaliniz." dedi. hayaller ücretsizdir, hele ki kendi hayalleriniz. taşı elinden almak için elimi uzattım. arkadaşım beni engelledi. "bunu yapmasan da olur."

o hayal taşını avucumda tuttum. aşık olduğunuz kişinin sizi sevdiğini söylediği ilk andaki hislerinizi düşünün, onu bir milyonla çarpın, yine de yanına bile yaklaşamaz. öyle bir müzik gelir ki kulağınıza, gezegenler arasında turlar atıp şimşek hızıyla geriye, eski yerinize dönersiniz. hayallerinizi avucunuzda tutmak, kesinlikle en azından bir kere yaşamanız gereken bir şey.

modellemek gerekirse, yani gerçekten modellememi filan istiyorsanız, en kısa sürede mayonuzu çekip ege sahillerinden birine gidip denize, dalgaların kuyruk sokumunuza ancak erişebileceği kadar yakın oturmanız gerekiyor. koruma faktörünün sayısı filan önemli değil ama şu kızların bacaklarına kumları yapıştıran güneş losyonu var ya, onlar vanilyalı ve hindistan cevizli oluyorlar. çevrenizde onu kullanan birileri varsa işte bu çok iyi. çünkü şimdi artık yapmanız gereken tek şey, elinize bir taş almak ve ona en büyük hayalinizin harikulade somut bir haliymiş gibi davranmak.

isterseniz eve götürebilir, veya denize atabilirsiniz.

aslında taşı eve götürmek, bir arkadaşınıza vermek veya denize atmak tamamen hayatı nasıl kabullendiğinize bağlı.

bu yüzden arkadaşımın tavsiyesi üzerine son olarak bir ülkeye daha yola çıktık. çimenlerin üstünde giden vapura bindik. bazı yerleri katırlarla geçmek zorunda kaldık. pek az kişinin gerçekten sevdiği bir ülkeye geldik. yüksek dağlar ile alçak denizlerin ardına sığışmış dümdüz ve yemyeşil bir ülkeydi.

kendi taşlarından yaptırdığı şatosunda ülkesini mütevazı bir şekilde yöneten "fare billy" (gerçek bir fare değil) arkadaşımın yakın bir arkadaşı olmuş orada. ona neden fare dendiğini bilmiyorum ayrıca gerçek ismi de billy değilmiş. yeşilkoyun ayının 34'ü resmi bayramları olduğundan bize yaptıkları hazırlıkları gösterdi.

billy'nin ülkesinin adı "kabullenenler ülkesi"ydi. bu ülkenin vatandaşları her şeyi rahatça kabulleniyorlardı. girişte herhangi bir belgeyi kabul ediyorlardı. mesela kız kardeşinizin karnesini götürürseniz, damgayı basıp iyi ziyaretler diliyorlardı. canınız kağıt helva çekerse filan, vereceğiniz çakıl taşlarını bile kabul ediyorlardı. fare billy bize ülkesini gezdirdi biraz. ısrarcılar ülkesiyle yaptıkları o çetin savaşları anlattı. "aslında" diyordu billy gülerek, "çok iyi insanlar ama felaket ısrarcılar."

ülkesinin kurucusu büyük büyük büyük babası "büyük frank"'in (herhalde l. frank'tir) çağının en büyük kabullenicisi olduğundan bahsetti. bize tören alanındaki hazırlık çalışmalarını gösterdi. her sene yeşilkoyun ayının 34. gününde törenle büyük frank'in yamuk çeneli ve gözlüklü olduğunu kabullenişini kutluyorlardı. bayramın yapılacağı tören alanını gezerken yaklaşık 140bin metreye 540bin metre bir pankarta rastladım. şatodan aşağı sarkıtacaklardı. üstünde şöyle yazıyordu:

"kabulleniş en büyük hilemizdir"

oradan ayrılırken, dünya'ya dünya'nın en şık hilesiyle geri dönüyordum.

***

ash / 2008 / paralel dünya