kendisine sebep olan şeylere bağlı olarak binlerce alt türe ayrılmış olan bir kavram, sayı vermek de, tek tek girmek de imkansız ve gereksiz. ancak söz konusu faktörlerin önemsizliği kabul edilirse, ki edilsin, esas olarak ikiye ayrılır bu 'şey':

"duygu olan korku" ve "içgüdü olan korku".

ortak tanımı aşağı yukarı şöyle: canlının, (fizyolojik ya da ruhsal farketmez) varlığının ve bütünlüğünün bozulacak, yani zarar görecek olma ihtimaline karşı verdiği tepki. ortak yanlarına ise ayrımı yaptıktan sonra değinilebilir:

***

"duygu" yalnızca insana ait bir kavram olduğundan, "duygusal korku" içerisinde yalnızca insana ait olan korkular yer alır, bunlara da yine binlerce örnek verilebilir, gereği var mı, yok. (aramızda kalsın, benim ilgimi çeken şey "içgüdüsel korku" daha çok.) nedir, insan dediğimiz yaratık herhangi bir zarar görmekten korkar, bu korkusu bir takım tecrübelere dayanır, korkunun kaynağı çoğunlukla sahip olduğu bir şeyi kaybetme fikridir, hayatını, sevdiği bir şeyi, işini, parasını, sevgilisini, yaşama isteğini, hatta korkusunu belki... bütün bunlar şahsına özel olarak şekillenir, yani tamamen kişiseldir, duygusal korkuyu içgüdüsel korkudan ayıran başlıca şey budur, ikinci sıraya ise organizmanın üzerinde fiziksel değişiklikler yaratmıyor oluşu konmalıdır. bu tür bir korku fark bile edilmeden yıllarca yaşanabilir. normal şartlarda, her insan ömrünü bu türe ait binlerce korkuyla geçirir ve korku hiçbirini öldürmez.

***

"içgüdüsel korku"nun temelinde ise tek bir tehdit yatar; canlının fiziksel varlığının zarar görme ve -daha derinde- sonlanma ihtimali. bunun hiçbir insan/hayvan için özel bir yanı yoktur, tamamen doğası gereği sahip olduğu ve özenle taşıdığı ortak bir şeydir bu, canlı olmak kadar, ölümlü olmak kadar, kendiliğinden ve kaçınılmazdır. konumuz "yaşama içgüdüsü" olmadığı için, bu içgüdüye dayanan korkunun kendisine dönerek, duygusal korkudan ayrılabilmesini sağlayan başlıca şeyin bilimsel yanına bakalım:

etkiye dönüşen korku sırasında, salgılanan adrenalin hormonunun kasları uyararak fiziksel bir tepkiye hazır hale getirmesi, kalp atışlarının hızlanması, hızlanan solunum sisteminin kana pompaladığı oksijen ile fiziksel tepki için gereken enerjiyi sağlaması, yine sonrasında, tehdit geçer geçmez salgılanan endorfin ile kaslarda meydana gelen acının dindirilmesini kapsayan bütün bu acil durum hazırlıkları ve durum sonrası rahatlatma işleri, vücut için olağanüstü bir seferberlik anlamına gelir. bu seferberliği ve haliyle ona sebep olan korkuyu tehlikeli yapan da, vücudun böyle bir organizasyonu kaldıramama olasılığıdır. kalp krizi, söz konusu durumlarda en çok rastlanan kötü sonuçlardan biridir mesela. yani bilimsel şekliyle korku zaten içgüdüsel olmaktan ibaret. bu tür bir korkunun küçük bir fark sayesinde aldığı şekiller de farklı:

birinci ihtimalde korkuya sebep olan etkinin çok kısa bir süre içerisinde gerçekleştiğini düşünelim, hani kötüşakacı arkadaşınız köşede saklanır ve birden önünüze böö diyerek düşer ya. eliniz ayağınız kesilir bi anda, "ödü patlamak" diye tabir ettiğimiz türde çok ağır ama kısa etkili bir durum oluşturur bu; beyin bir anda kendini aşar ve tehdit unsurunu insanüstü bir hızla değerlendirir. gözünüz daha o salağı kimliklendirmeden ve o "hehe nası korkuttum" diyemeden önce yetişip, hem olası tehdit için önlemleri alıp hem de bütün değerlendirmeleri bitirerek sizi eylemden alıkoymasa, yani size refleks dediğimiz tepkiyi doğuracak kadar zaman tanısa, şakacının ağzını yüzünü dağıtırsınız farkına bile varmadan. ama bütün bu hazırlık/analiz/sonuç işi o denli hızla gerçekleşir ki, size o aptal alaylı gülüşe söverken soluğunuzun yavaşlamasını ve gerilen kaslarınızın gevşemesini beklemek düşer çoğunlukla.

işte o saniyeler bile sürmeyen doping/patlama anının, birazcık daha fazla sürdüğünü hayal edin. gerçek bir tehditle karşı karşıya kaldığınız, bir kaç saniye de olsa hiçbir şey yapamadan tadını çıkarma(!) şansını yakaladığınız bir an; doğal uyuşturucu olan endorfinden önce ve tavana vurmuş olan adrenalinden hemen sonra, sadece bir kaç saniye. işte o, ayaklarınızın yerden kesildiği, soluğunuzun tutulduğu, daha da kötüsü bütün hücrelerinizin bir olup bedeninizi boşalttığı, boşlukta düşüyormuşsunuz hissi var ya, "adrenalin tutkunu" diye tabir edilen insanların peşinde şekilden şekle girdikleri şey o işte. peki "heyecan"ın sunduğu adrenalin ile "korku"nun sahip olduğu adrenalinin sonuçlarının aynılığından söz edilebilir mi? paraşütle atlayan biri, o paraşüte duyduğu güvene sıkı sıkı bağlıyken, az sonra yere çakılacak olan paraşütsüz birinin yaşadığı hissin karşılığını bulabilir mi, hayır. peki kimse, gerçekten bulmak ister mi? bence aklı varsa ve dürüstse, hayır.

içgüdüsel korkunun duygusal korkudan bir başka önemli farkı da, elle tutulur ve ikna edici bir tehdit unsuruna ihtiyaç duyuyor olmasıdır. o unsuru sabitlersek, mesela, ölüm korkusunun duygusal olanını belki hayatınızın her anında öyle ya da böyle taşırsınız, ama o korkunun içgüdüsel olanının aşmış halini duyacağınız an, muhtemelen siz ölmeden hemen önceki andır. film şeridi filan, uyduruyorlar bunları, böyle şeyler için vakit bulabilecekseniz ne ala; zira bedeniniz, size endorfin vermek için iyimser bir sebep bulamayacaktır.

***

genel olarak "korku"nun kendisinden bahsedebilmek için bir kaç şey daha sıkıştıralım araya. korku'nun, insanı kısıtlama yoluyla, kendisine ve yaşadığı dünyaya sağladığı faydalardan söz edilebilir, ki edilir de genelde, ceza korkusu(!)nun suç işlemekten uzak tutması gibi. işte bence bunlar korkuya mal edilemez, daha doğrusu korku bu denli basit bir şekle indirgenemez, korku dediğimiz tepkinin oluşabilmesi için kişinin kontrolü dışında gelişmesi muhtemel olan herhangi bir durumdan söz edilmelidir. duygusal korku için örnek vermek gerekirse; hiç kimse sevgilisini terk etmek suretiyle kaybetmekten korkmaz mesela, terk edilen olma ihtimalidir korku duyulan, çünkü diğer ihtimal kontrol altındadır. ya da içgüdüsel olan korku örneklenirse; mesela bir polis silahtan korkmaz, ancak silah kullanmayan biri korkar onu elinde tutmaktan; kontrolü altında olmayan bir takım nedenler sonucunda bir şeye zarar vermekten ve dolayısıyla zarar görmekten. yani, kişinin henüz seçmediği bir şeyin sonucuna dair beslediği bir korkudan söz edilemez; söz konusu olan şey korku değil, sonucun göze alınıp alınmayacağıyla ilgili bir yargıdır. korku, ancak seçim yapıldıktan sonra başlayan "bedel" olasılığından doğar. "caydırıcı" bir korku yoktur: yine sığ bir örnekle, "sevgilimi aldatırsam ve beni terk ederse" ihtimalinde karşılığı "korku" olan bir duygu yoktur, aldattıktan sonra ortaya çıkan "öğrenir ve terk ederse" ihtimalinde doğar korku, çünkü "ya bunu engelleyemezsem" şartını arar, öyle ya da böyle.

sinemada korku(!) filmi izlerken yaşanan gerilim korku değildir, eve dönerken ıssız bir sokağa tek başınıza girdiğinizde yaşadığınız yoğun ve geçici ürpertidir korku. hele hele kan revan sahnelerden filan korkanlar yıkılsınlar bu yazıdan: katil adamın tekini doğruyor orada, sana ne. var mı sana yönelik bir tehdit unsuru, yok. başkaları için beslenen bir şey korku değildir, "endişe" var bunun için, kendin için -basite indirgeyip- endişelenemeyeceğin gibi, seni birinci derecede ilgilendirmeyen şeyler için de korkamazsın, tabi yokluklarında mahvolacağın kişiler "başkaları" sayılmazlar, niye, çünkü o da senin "dolaylı yoldan mahvolman" demek. bu da ne demek oluyor; birinin zarar görmesinden korkuyorsan asla "yalnız" değilsindir, en azından "yalnız" olmaya en uzak yerdesindir.

***

korkunun türlerine ve korkuyla karıştırılan şeylere değindiğimize göre, tümünün ortak yanlarına geçebiliriz. insanın varlığının ideal şartlarda devamı, yani sağlığı ve mutluluğu için ihtiyaç duyduğu her şey, belli bir denge zorunluluğu altındadır. korku da aynı dengeli gerekliliklerden biri olduğu için, kimi zaman bu tür ihtiyaçlar arasında görülür, araya karışır ve farkını belli etmeden onlardan biriymiş gibi öylece durur. bu noktada ayrımımıza geri dönersek; hayır, insanın "duygusal korku"ya ihtiyacı yoktur. çünkü bu türüyle sebep değil sonuçtur korku; yani ihtiyaç duyulan şeylere sahip olunup olunmadığını ortaya koyan göstergedir, ve bu sonuçta bir dengesizlik söz konusuysa, ihtiyaç duyduğunuz şeylerden birinde bir sahip olma sorunu yaşıyorsunuz demektir. birini kaybetmekten zarar görecek ve zarar verecek kadar korkuyorsanız, bu ona karşı dengenin üstünde bir sevgi/bağlılık beslediğinizin göstergesidir mesela. aynı şekilde, bu konuda hiçbir korku zerresi taşımıyorsanız, asla bunu aranızdaki bir şeylere duyduğunuz güvenle filan açıklamayın, şahsen söz konusu herhangi bir bağ taşıdığınıza inanacağıma maymundan evrimleştiğime inanırım daha iyi. korkunun gerekliliği mevzusuna dönecek olursak; evet, insanın "içgüdüsel korku"ya ihtiyacı vardır. çünkü bu korku, belirttiğimiz gibi, varlığını sürdürememe ihtimaline karşı meydana gelen, tamamen kontrolsüz bir tepkidir ve hızla etkiye dönüşerek fiziksel bir müdahalede bulunmaya (en basitinden; kaçmaya) iter. dolayısıyla hayat kurtarabilir mi, ecel gelip çatmamışsa neden olmasın.

korku dengesizliğinin kaynağından, yani o kaynakta yatan "ihtiyaç" dengesizliğinden bahsetmişken, sonuçlarından da kısaca bahsedelim. "denge altı bir korku" yeni bir eyleme dönüşmezken, "denge üstü bir korku" kişinin kendini de kapsayabilen bir takım zararlı sonuçlar doğurur; kontrol edilemeyen bir duygusal korku, tıpkı içgüdüsel korku gibi bir tür "etki"ye dönüşür ve o korkunun kendisi gibi geniş zamanlara dağılan ve çoğunlukla teşhisi konulamayan bir takım eylemlere sürükler. türü ne olursa olsun dozu aşmış bir korkunun insana her şeyi yaptırabileceği gerçeğine her akıl sahibi uyanıktır. en kötü tarafı ise aklı kolayca devre dışı bırakan bir durum oluşturduğu için, genellikle hastalıklı bir hal alıp korku duyulan şeyi kaçınılmazlaştırıyor oluşudur. içgüdüsel olanında dengesizliğin olası sonuçları ise çok daha korkunçtur; deprem oluyor diye bilmem kaçıncı kattan atlayan insan içgüdüsü buna örnek gösterilebilir.

korku objesi/unsuru değişkenine gelirsek, yine bir fark çıkıyor karşımıza; duygusal korkular herhangi bir dayanağa ihtiyaç duymazken, içgüdüsel korkular normal şartlarda bu tarz elle tutulur bir gerekçe ister. normal şartları aşan durumların hakkını ise "panik atak" nöbetleri ve çocukluk dönemindeki dayanaksız korkular verir. banyoda yaşayan bilmem ne canavarının ya da odalardan birinde saklanan eli çekiçli adamın tehdit unsuru olup olamayacağı, büyüklerin işi olmasa gerek; burunlarını sokmak yerine her seferinde eşlik etsinler lütfen.

korkuyu tetikleyen faktörlere gelince; bu görevi üstlenen somut şeyler/objeler daha hızlı etkiler yaratırken, şiddetli ve uzun süreli korkuları genellikle hayal gücünün sınırsızlığından faydalanmayı kolaylaştıran durumlar oluşturur; tekbaşınalık, sessizlik, karanlık gibi. duygusal korkuları tetikleyen şeylere girmek istemiyorum sakıncası yoksa, zira bu tür durumlarda "mantıklı" tavsiyeler verilemediği için, insanlık henüz böyle şeylere bir çözüm/destek paketi yaratabilmiş değil. korkanlarına cesaret, korkulanlarına allah'tan sabır dileyip çekiliyoruz mecburen. !:bir gün mutlaka başlarına gelecek diyeyim de spoiler olsun:!*(*ahah)

***

korku yaşam belirtisidir.
korku, insan için yaratılmış olan ruhani şeylerin en güçlüsüdür, hiç değilse saygıyı hak eder.
"içgüdü olan korku"ya sahip olmayan insan yoktur.
"duygu olan korku"ya sahip olmayan insandan korkulmalıdır.
korku iyidir, sizden iyi olmadığı sürece.
hayattan, içinde duramayacak kadar korkuyorsanız, tanrı size acısın,
kaybetme korkusuyla yaşamaktansa kendi ellerinizle veriyorsanız, şşş...