genelde tam olarak ne zaman yaşandığının bilinemeyeceği an.bilinen, farkına varıldığı vakittir.. kesinlikle istemsiz..
söylemesi kolay ama kaldırması çok kolay olmayan üç hecedir kaybetmek. sahada canınızı dişinize takarsınız santimlerin önemi bilirsiniz her santim için canınızı dişe takarsınız. ama skor levhası aleyhinizdedir. hele ki maçın dakikaları waterloo daki mareşal ney olsanız da son zamanlarında yahut boşverci olsanız da bir mağlubiyet eklenir hanenize.

bu arada bilmeyen için söyleyim mareşal ney'in pozisyonu söyle birşeydi;

ney cilgina donmustu, olumu goze alanin tum ululugu ile yucelmis
bu boranin icinde kendini atese atiyordu. burada altindaki
besinci at da oldu. ter icinde, gozleri alev alev, agzi kopurmus,
uniformasinin onu acilmis, apoletlerinden biri bir kilic darbesiyle
yari yariya bolunmus, buyuk kartal nisani bir kursunla parcalanmis; kan icinde camur icinde muhtesem! elinde kirik bir kilic bagiriyordu : "gelin ve gorun! bir fransa maresali savas alaninda nasil ölüyor!!!" ama, ölmedi... kizgindi, bitkindi, ofkeliydi. drouet d'erlon'a :"kendini öldürtmek istemiyor musun sen?" diye sordu. bir avuc insani ezen butun bu top atisinin ortasinda bagiriyordu: "benim nasibime bir sey yok ha? ahh!! butun ingiliz gullelerinin kalbime girmesini isterdim!"... sen fransiz kursunlari icin ayrilmistin bahtsiz adam!"

eninde sonunda 90 dakikalık maçtır. önünde daha çok maçlar vardır. aşağı yukarı zamana da bağımlısındır. ama önünde başka maç yoksa ve de oynamış olduğun maç tek maç ise o vakit ne olur?

sabırlı oynayıp kontra ataktan gol ve goller bulamıyorsan ve herşey 22 kişinin peşinde koştuğu top kadar basit değilse? yahut ring de dövüşüyorsan kurallar net değilde afakiyse?

o vakit ne olur?

önce gözünü karatırsın allah allah dersin ama maçı kaybettiğini çoktan biliyorsundur. maçtan sonra duş alıp siktiret deme hakkın yok. raki bile belli değildir. etrafın puşt zulasıdır o deyimle. ama günü gelir saati delir saniyesi gelir anlarsın kaybettiğini.

unut gitsin...

unutursun unut gitsin diye diye ama aslında unutmazsın. bir yerlere kaldırılmıştır. aptal bir şarkının ismi yaşanan vaziyetler vesaire ile şeylerin birikmesi ile yine hatırlamaya başlarsın.

- unut gitsin..

- yok böyle birşey..

sonra bir düşünce hasıl olur. mırmır eden bir ses kaybettin der. umursamazsın hadi ordan dersin. ama sonra mırmır eden ses vaziyetlerle daha da parlamaya başlar sanki cilalanmış bir kaporta gibi.

işte o vakit anlarsın bazı şeyleri hisssettiğin tek şeyin yenilgi hissiyatından başka bir şey olmadığını anlarsın.

aslında bu yenilgi değildir kaybetme de değildir. tam bir işe konsantre olup kafanı verdiğinde üzümün çöpü armutun sapı diye kafanın allak bullak olmasıdır belki.

oh be demeye yaklaşma yolunda olduğunu bilirsin ama armutun sapı üzümün çöpü çalan kapı angaryalar vesaire konsantreni darma duman eder.

öfkenirsin kendi kendine o zartlara zurtlara değil kendine eskiden dersin yesterday when ı was tonajında bu zırtoluklar beni engelmezdi onlara karşı zırhım olurdu ritmim bozulmazdı dersin. işte o vakit anlarsın bezginliğini ve yorgunlugunu. işte o vakit kaybetmişindir.

oysa bir bilgenin de dediği gibi insanlara fazla yaklaşma hayallerine kapılırsın gustosunu da bilirsin. bilmez değilsin.

aklıma nedense pat ewing geliyor. son sezonlarında hele ki sakatlandıktan sonra new york taki sezonları. elinden geleni fazlasıyla yapmış ama hep okkanın altına gitmişti. oysa ki senelerce boktan bir takımı sırtında tasımış ama kaybetmişti. o yorgunluklarıyla kariyerini bitirmişti hem de çok feci bir biçimde. şimdiyse yardımcı bir coac olarak parke kenarında izliyor olanları bitenleri. sahaya çıksa şu haliyle bile sahadakileri süpürücektir. ama yapmaz yapamaz artık. yaş kemale ermiştir bir kere. ayı bokuyla oynuyor derler adama sözünü pas geçmeyelim.

aşağı yukarı böyle birşeydir benim gözlemlerimle kaybetmek. entryimi bir şiir ile bitirmek istiyorum. gyorgy faludy'den geliyor;

mum gibi eriyorsun git gide, tükeniyorsun
sabahleyin. saçlarını taradığımda
dağılıyorlar.
kolların beyaz şarap gibi apak.
kanser kozaları boynunda belirmiş.
pencerenin önünde mavi gökyüzü.
taş duvarda merhamet yok.

bugün acı hissetmiyorsun. tünüyorum
yatağına ve karıştırıyorum kahve bardağını.
göğüslerinin sertleşmiş yerlerinde, yeşil dikişler
morarmış yara izleri. düşlere dalıyorum.
terk etmemişsin. yaşamımın
öteki yarısında da yanımda mısın?

sevgili, yetmiş yaşın ruhu,
ne diyebilirim ki? selamlıyorum ışığı
çünkü boz bulanık gözleri hala sevi dolu.
enkaza dönmüş gövden yaşamakta.
bu iyi bir yol.
ve daha iyisi de yok.