evde film izlemekten oldum olası nefret eder(d)im. ekipman ya da ortam ne olursa olsun. bu yüzden çok fazla film izleyen biri değilim. izleyeceğim filmleri seçerken çok acaip yöntemler kullanmam da hep bundan. geçenlerde bir gün, hakkında hiçbir şey duymamış olmama rağmen güzel bir film olduğunu bir şekilde bildiğim bu film elime geçti. önce üç kişi olarak hazırladığımız sinema odasında yerimi aldım, sonra da filmin ilk bir dakikası bitmeden diğerlerine iyi seyirler dileyip kaçtım. tek başına izlemeniz gereken filmler vardır, bu film de kuşkusuz onlardan biri.

laptop denen şey dünyanın en skik icatlarından biri bana göre. ama yarebbim o ne vasıfmış, kullanmayı sonunda akıl ettiğim. gece yatağına yatıp ekranı önüne alıyorsun, güzel de bir kulaklık, görüntü de ses de kafanın içinde, al sana sinema işte. hem de fingirdeyen çiftlerin fısıltılarından, ön sırada oturan uzunların kafa görüntülerinden filan arındırılmış; daha ne? bu yöntemi keşfetmek ve kullanmak için ne güzel zamanlama. cidden, "siktiğimin filmi" ne güzeldi ama yaa.

eğer henüz izlemeyip de, hakkında söylenen şeylere denk geldiyseniz, bu yazı da onlardan biriyse (ki siz izlemediği filmler hakkında yazılmış yazıları okuyan sinema düşmanlarından birisiniz demektir ve bu paragrafı okuyor olmanız da sizin sinemadan bi skim anlamadığınızın en güncel kanıtıdır), bu filmin, hemen hemen izleyen herkesin minnetle andığı filmlerden biri olduğunu aşağı yukarı biliyorsunuz. ben de aynı minnetle günler geçirmişken, şu başlığa benden daha iyi dolduracak olan bir takım insanlar el atsa diye düşünmedim değil. sonunda iş yine bana düşmüşse bu o bir takım yazarların sorumsuzluğu. sen "in bruges" gibi bir film izle de kendine sakla, adın da sinema eleştirmenine çıksın. terbiyesizlik...

"kara mizah" sevmediğim bir olay. trajediden eğlence çıkarılmasına karşıyım ben aslında. hani güldüren ama bunu küfür eder gibi yapan işlerden hoşlanmam yani. illa duygularımla oynanacaksa ya güldürüleyim ya da ağlatılayım isterim, ikisini bir arada sunmasın bir şey bana. ikisinin arasında bir yere de bırakmasın beni, sinir olurum. gelin görün ki "kara"nın en kara tonunu "mizah"ın en çarpıcı örneklerinden biriyle sunmuş olan bu film, arada yeniden izlenmiş olan bir kaç başyapıtı saymazsak son bir yılda izlediğim en güzel filmdi. önümüzdeki zamanlarda kendisini o tekrar tekrar izlenen filmler arasında göreceğimize hiç şüphe yok.

colin farrell sinemaseverlerin çok da bayıldığı bir oyuncu olmadı ezelden beri. yüzünü döktüğünde onun o üçgen biçimini alan kaşları bir kere kendisinden hoşlanılmaması için yeterli bir sebep sayılabilir. ben kendisini "a home at the end of the world"den beri severim. bobby de ray kadar iyi bir oyunculuğun suretiydi, izleyenler reddetmeyeceklerdir, ama izlemeyenler ray'i farrell'ın dönüm noktası kabul edebilirler hiç düşünmeden. in bruges hakkında okuyabileceğiniz tüm eleştiriler colin farrell'ı yere göğe sığdıramıyor haklı olarak. ben de kendi adıma ray'i sinemanın en sempatik yüzü seçiyorum. bir filmin içinde yaşıyor olmasa ömrümün geri kalanında kendisine aşık kalabilirdim ama aklımı başıma toplayınca bu büyük sevda yalnızca iki gün sürdü.

bakın, bu film tam anlamıyla bir "film". yani sinemadan beklentilerinizi epey bi yükselten oyunculuk performansına rağmen, size bir film olduğunu hiç unutturmuyor. karakterlerin hepsi birer şaka çünkü. dışarda yoklar*(*filozofsun melek abla)*(*swh). bu böyle olduğu için filmin başrollerindeki diğer iki kahramanı da kolayca sevebilirsiniz. masalarında üçüncü olmak isteyeceğiniz bu iki dosttan "ken"i brendan gleeson, "harry"i ise ralph fiennes konuşturuyor, ve iki usta oyuncunun ağzında iyice deliren bu iki manyak, filmi unutulmaz yapan öyle sahneler yaratıyor ki, ne birinin bilmem nereden düşüp de ölmemesine takıyor, ne de öldürdü diye diğerine kızıyorsunuz. hikaye duygudan duyguya köprüler kurup duruyor zaten, kahramanların his ve tepkileri saniyeler içinde değişip bipolar bir cümbüş sunuyor, siz de ne hissettiğinizi bilmiyorsunuz. filmi çok komik buluyor ama gülemiyorsunuz. acıklı buluyorsunuz ama bir şaka olarak gördüğünüz için, üzülmüyorsunuz. sizinle dalga geçiliyormuş, ama ustaca dalga geçiliyormuş gibi acaip bir keyif alıyorsunuz sadece. diyalogların tadını çıkarıyorsunuz ve o diyalogların üzerinde yükselen bu filmin diğerleriyle boy farkını ölçerken kendinizi şanslı buluyorsunuz o gün; ayırdığınız vakit size bi ton şeyle geri gönüyor, kaç filmde bir böyle olur ki?

filmin müziklerini allah'a havale ederek devam edecek olursam, aslında bu hikayenin temelindeki şey "dan dan konuşma" hadisesi bana göre. yani şu ray'in korkunç dürüstlüğünün bir hastalık gibi ken'e bulaşıyor olması, ken'in de her şeyi dan dan konuşmaya dökmesi ve sonrasında harry ile arasında şekillenen yeni iletişim biçimi filan... insan ilişkileri üzerine kurulmuş olan bu hikayeyi tadından yenmez yapan o. ray'in kuleye çıkmak isteyen turistlere karşı nazik olmaya çalışırken ne kadar zorlandığını ve bunun aslında gereksiz olabileceğini en başta görüyoruz zaten. sonra da alıp başını gidiyor dandancılık dediğim o şey;

"harry, gerçekçi olalım. komik olmaya çalışmıyorum, saygısızlık niyetim de yok, ama sen puştun tekisin. puştsun ve her zaman da puşt oldun. değişecek olan tek şey senin biraz daha fazla puşt olman." bu bölüm de filmin en sevdiğim dandanı mesela.

aslında bana kalsa diyalogların tümünü buraya ekleyip ezberimi güçlendirmekten keyif alırdım ama, herkesin kendi keyfine bakabilmesi için bu yazıyı burada bitiriyor, yalnızca filmin en sevdiğim bölümünü ufak bir anı ile ayrı bir yere koyan bi arkadaşa teşekkür edip çıkıyorum. bir inanimate fucking object örneği olan bu arkadaş, başka bir şehre gider gitmez aramış ve alakasız bir kaç sorudan sonra "kuğu hala orda mı kuğu?" diye sorarak beni bir sürü insanın önünde kontrolsüzce böğürtmüştür;

"nasıl olur da siktiğimin kuğusu birinin sikinde olmaz ha?!"