çıplak ayaklı kontes filminde geçiyordu. orjinali barefoot contessa olan bu film bogart'ın rahmetli olmadan önceden sondan önceki bir filmi idi. bogart alkolik düşmüş elinden sigarası ile arz-ı endam eden hayatın direğinde patlammış bir yönetmeni oynuyordu.

o kelam bir şöyle bir şeydi;

bir senaryonun mantığı olabilir ama hayatın bir mantığı yoktur.

gerçekten hayatın bir mantığı yok. hiçbir zaman planlar projeler kağıt üzerinde olduğu gibi hayata geçmez.

mesela endüristiel anlamda baktığımız vakit ford firmasının edsel faciası olarak ele alabiliriz. herşey çok iyiyken otomotiv sektörüün altın devrinde edsel bir facia olmuştu.

bu konu girift bir konudur ve karmaşıktır. çünkü şuç yahut hata ne kadar kişiye bölünürse ortada suç muç kalmaz herkes kabağı başkalarına paslar ve sonunda kabak kimsenin başına patlamadan yok olur gider. yok oluş olmadığına göre o devasa kabak bir incir çekirdeği boyutuna iner falan.

kendimizi çağımıza uydurmak zorundayız buna mecburuz ama yaşadığımız çağ afakilik ve şüphe ile doluysa ne yapabiliriz.

mesela ford firmasından hareket edersek lee lee iacocca'nın söylemiş olduğu "öldükten sonra arkanızda sizin için gerçekten üzülen beş dost bırakabildiyseniz gayet iyi bir hayat yaşamışsınız demektir" sözünün bir hata sonucu "öldükten sonra arkanızda sizin için gerçekten üzülen iki dost bırakabildiyseniz gayet iyi bir hayat yaşamışsınız demektir" denilerekten kitlerin yanlış bir şekilde yönlendirilmesine ne denebilir?

bendeniz dijital çağdan nefret ediyorum ve kağıda kaleme inanan bir insan olaraktan analog yöntemlerin kesinlikle unutulmamasını iyi olacağını inanıyorum.

çünkü bir bankacı eğer para makinesi var diye para sayma olgusunu bilmiyorsa para sayma makinesi bozulduğu vakit o zaman ne halt yiyebilir? şüphe yok ki ufacık bir şeyden ötürü -aslında bu temeldir- bir kendi çabında bir kaos yaşayacaktır.

bu kaosu eğer biz milyarca kişiyle çarparsak yaşamış olduğumuz sözde asr-ı saadet ve bolluk çağı iskambilden yapılma kuleler gibi yıkılacaktır.

aman canım ne işime yarayacak bu şeyler denile denile abcde şıklarına mahkum ola ola montofon bireyler ortaya çıkmıştır.

bendeniz istisnalar olsa bile abcde seceneği ile bilimsel kurumlara giriş vizesi alan kişilerin gerçek manada birşey yapabileceğini inanmıyorum ve ne yazık ki papağan olmaktan gayrı birşey olmayacaklardır.

çünkü secenekleri almaya alışmış bir toplum kendi seceneklerini yaratma yetisinden mahrum olacağı için gözüne far tutulmuş tavşan gibi kalmaya mahrumdur.

analitik zekaya malik olabilir kişiler ama sorumluğu ele alınca herhangibi bir anda günah ve sevabıyla ben yaptım diyemezler.

zaten eğlence yerlerine iştirak eden kişilerin sıfatlarına dikkat edilince otobüs duraklarında gelecek otobüsü bekleyen kişilerin gergin yüz ifadelerinden gayrı birşey görememekteyiz ve geröek manada eğlenen kişiler yoktur sadece eğleniyormuş gibi yapanlar vardır. yahut eğlenceyi sadece tepinme olarak algılayanlar.

bizler ülke olarak yaşayış ve düşünüş babında muassır medeniyetlerin geçirmiş oldukları evreleri otuz sene sonra yaşıyoruz. mesela ingiltereyi üretim ekonomisinden finans ve hizmet ekonomosine tahvil eden thatcher dönemini yaşamadığımızı kim iddia edebilir?

üstüne üstlük büyük kuvvet ve güçle pıtırak gibi dikilen plansız prıogramsız konut projeleri bir çok arazileri heba etmekte ve atıl bina sayılarını çoğaltmakla kalmıyor üstüne üstlük artan nufus ters orantılı olarak daralan istishtam sistemi - ki buna işçi kiralama sisteminin olumsuzluklarınıda ekleyin- üçüncü sayfa haberlerine temel koşullarını oluşturduğunu görmemek için kör olmak gerekir.

zorunlu olarak niteliksiz ama niceliği çok olan ülkelere benzemekteyiz. soğuk savaş döneminde sayıca üstün piyade edinme politikası kadük olmuş ve bokluklarını ülke olarak çekmekteyiz ve çekeceğiz.

geleceğe utançla ve korkuyla bakan yarının ne olacağını düşünmek bile istemeyen ve sessiz cinnet geçirmek zorunda kalan çoğunluğun desarj olma alanları ellerinden alınmaktadır.

salazar kitleri üç f ile idare ediyordu. fado fiesta futbol.

fadoyu muzikal güzellik olarak algılıyorum ben ve müziğin ne kadar boktanlaştığını ufacık çocuk bilmektedir.

futbol ise makineleştiği için satılan mal artık lüx olduğu için ve sifreli kanallar, ihale vesaire nedeniyle artık polo maçlarına dönmüştür ve kitleler kendini desarj edemiyor. çünkü baştacı edecekleri kahramanların yerine uyuz mübaşir tipli herifler geldi.

fiesta ise çoktan merhum oldu. çılgınca bir tempoda değil uyumak su bile içemezsin arkadaş. kişi tedirginlikle ve germe siyasetine mahrum kalınca ağız tadıyla bile gece uykusu uyuyamaz yahu ne fiestası ya sayı saymayı bilmiyorsun yahut sacının çekilince uzadığını sanangillerdensin.

peki geriye kalanlar ne?

televizyon vesaire şeyler. ama bunlarda oyalıcılıktan çok artık tükenmiş metalar.

öyle bir aç kitle var ki desarj olabilmek için herşeyi çarcabuk tüketmek zorundalar.

üllkemiz 20 sene önce teknolojik olarak ilkel bir ülkeydi. ama yaşamak daha iyiydi. bu bir eskiye özlem yahut nostalji değil. ama yaşanılan gelişmeler neticesinde öyle bir 20 sene geçirdik ki hayatımızda olmayan öyle entresan şeyler girdi ki artık yetmiyor.

tatminsizlik diz boyu oldu. hiçbirşey bize yetmiyor.

günü birlik politikalar neticesinde uzun vadeli planlar yapılmadığı için sözlük anlamıyla ne köylü ne kentli kasabalı insan sayısında bir patlama var. sözlük manasıyla lümpenizm gırla gitmektedir.

saltanatlar bir bir yıkıldı ama yerine konulacak hiçbirşey olmadığından dolayı bi jungle yaşıyoruz.

işin kötü yanıysa bu ahval şeriatta pek iç acıcı olmayan tabloya hiç olmazsa katlanabilmek için bir gram umut bile yok.

kimileri eski fikirleri hiç bir yorumlama yapmadan yahut sakat yorumlama yaparaktan sarılıyor ama bu da yetrerli birşey değil.

artık yeni şeylerde söylenemiyor çünkü herşey denendi ve üçün biri alındı.

peki ne olması gerekiyor?

taş taş üzerinde kalmayacak bir biçimde bir yıkım mı?

klasik anlamda bir savaş olmaz olamaz. 945 senesinde atom bombasının icat edilmesi sayesinde klasik savaş kavramı çöpe gitmiştir.

elde kalan tek şey günü geçirmek için tepinme kültürüne teslim olmak teslim olunumuyorsa gibiymiş gibi yapmaktan gayrı birşey yoktur.

zaten öyle yahut böyle insan daha çevresine bakınacak zaman bulamadan akşam olur ve eğlence sona ermiyor mu?

yazımı ivo andriç'in bir şiiri ile bitirmek istiyorum;

adım adım ilerliyorum
belki karşıma bir şey çıkar
bakıp bakıp düşünüyorum
oysa karşımda yalnız kaçınılmazlıklar.

bir taş ki boğulmaya mahkûm.
bir perde ki kapanacak
bir daha açılmadan.
bir kuş ki yalnız bir zamanlar uçtuğu bilinen.

yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor.
anlaşılmaz değin uzun
uzun, katlanılmazcasına
kişinin alınyazısı.