.

sevgili still ve sevgili z

dönüp dönüp yazdıklarınızı okuyorum. geçmişte bunu yapardım. yazdıklarınızı okur ben de yazmalıyım derdim. ama şimdi yazdıklarınızı okuyup artık yazmamalıyım diye düşünüyorum. birşeyler karalıyorum tabi. ama çocuk aldırır gibi ruh daha girmeden aldırıyorum yazıyı. kilobytelarca bitmemiş yazı var bilgisayarımda.

bir kızla tanıştım ve birşeyler yazmaktan hoşlandığımı söyledim. ama şu sıralarda kafamda ne kadar nefis fikirler olursa olsun, bilgisayarın başına geçtiğimde onları yazıya dökemeğimi ekledim. yani aklıma bişey gelmiyor değildi. bu kez aklımdan bişey çıkmıyordu.

bana "senin hep bir deftere çalakalem yazdığını düşünmüştüm" dedi.

benim sıkıntım başkaydı ama o bunu atlayıp başka birşeye dikkat etmişti. bu yeterdi. kızlarda bunu seviyorum ben. karnım ağrıyor desem, ben bunca zaman hep dirseklerinin ne yüzden çürüdüğünü düşünüyordum oysa dese mesela bir kız.

şiir bile yazıyorum z, düşünsene!

ama yok, karşıma alıp gülmek için yazıyorum. bir ilham berk şiiri var, "cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün"

bu mısranın yanında benimkiler soytarı kalıyor.

aklıma bir roman fikri de geldi. biraz başladım. ama bütün bunlar bitince yırtıp bir daha başlayacağım. çok gabriel marquez okudum. ondandır belki de bu roman, still.

bu kızlar beni militarist yapacaklar.

kirpik sayılacak. say!
bir ki üç dört

kalplerimizle,
we

11.12.2012
ankara

.

dünya çok küçük, acayip bir gezegen. ya da benim çemberim daralıyor. kendimi “truman show” un baş kahramanı gibi hissediyorum.

yoksa bilim adamlarının anlattığı bu kadar büyük bir kara parçasında çarpa çarpa ilerlemek neyin kafası?

terapist, tüm bu olayları ve insanları çekmiyorsun, seçiyorsun dedi. ikisi farklı şeyler.

benim hikayem, benim dünyam ve oyuncuları da ben seçiyorum. pekala, yönetmen değilim ama sadece başrol oyuncusuyum, kendimi de hiç yıldız gibi hissetmiyorum. hatta bu hikaye gişe bile yapmaz. içinde jön olmayan film olur mu? günlük rutinler işte.
hayatımın en boktan, en mutsuz, en olaylı, en piç gibi hissettiğim yazı hikayeye heyecan gelsin diye yaşattırılıyorsa bana lütfen biri ileri sarsın. sıkıldım çünkü.

hayır bu diğer oyunculara sufleyi kim veriyor?
herkes öğretilmiş cümleler ile geliyor karşıma. ezberi bozan yok.

peki benden neden doğaçlama yapmam bekleniyor?

tamam, hepsi kabul ama neden televizyon olan bir eve kondum. kafamı toparlayamıyorum, çizemiyorum. aptal kutusu alet…

dekor, kostüm, oyuncular… aaah !

asıl zeze gerçek değilse yakarım bu seti.

dün tüm gün takıl işte kafana göre, evrende nokta bile değilsin kim seni neden iplesin telkinleri ile dolanırken gecenin yarısında tanımadığım biri benim daha önce başka bir yerde yazmış olduğum bir cümleyi bana yazdı. kitabın üzerinde uyuklamak üzereyken n’oluyor diye kalktım, telefon en kısık sesinde nasıl da bu kadar net duyulmuştu.

ak sakallı dede filan demek isterdim ama kadın bayağı. deli dolu bir kadın…

ay yok yaaaa ne olabilir ki? tesadüf işte.
iyi de ben tesadüflere inanmam ki.

neyse kadın bana taşındın mı evine dedi. evimi biliyor yaaa.
sonra kedin dedi. zeze’yi de biliyor.

neyse hikaye esrarlı birşey değil.
ben kendimi bir yerlerde unutulmuş sanırken tanrı’nın seni unutmadık deme biçimiymiş. sonra gecenin bir saati hayatımdaki temel meselemi hatırlattı bana farkında olmadan.

uyuyorum hala herhalde dedim. sonra “dur ya üstünden bir rüya zamanı geçsin” diyerek yattım.

gülüşünü, konuştuğumuz bir sürü hızlı, kalabalık, çabuk, heyecanlı cümleyi hatırlıyorum şimdi. kadın senaryoyu biliyor.

hey still ! sana diyorum. eğer içinde bulunduğum şey “truman show” filansa ve yönetmen sen isen hadi kağıttan gemimi çektim kenara, denize, gökyüzüne hepsine çarptım zaten, bulutlardan geçtim. aç kapıyı da dışarı çıkayım diyorum.

beni gördüğünü, duyduğunu biliyorum.

ha bir de filme isim bulalım. böyle çok zavallı duruyor.

sevgilerimle.