.

blur’un “no distance left to run” diye bir şarkısı vardı. ne zaman blur dinlesem acaba hangi ülkenin hangi şehrinde bir kızın götü kalktı da ben kendimi blur dinlerken buluyorum diyecek olurum.

“lütfen buraya gelir misin? çok hastayım. gelirken meyve suyu ve kraker de al. başka bir şey yiyebileceğimi sanmıyorum.”

gelirim tabi. ama önce şunu düşünmek lazım. bu o kadar nadir görülen bir şey olmalı ki, iki insanın birbirini aynı anda sevmesi. yani bakkal 50 kuruşunuzun olup olmadığını sorduğunda elinizi cebinize atıp çaaaat diye 50 kuruşu tezgaha vurmak gibi neredeyse imkansız bir şeydir bu. tüm bu düşüncelerimin temelinde, bir insanın sadece bir kerecik birisini sevme hakkı olduğunu; diğer sevdiklerinin sadece önceden oturtulmuş bu “motife” dair bir şeyler taşıyabileceği fikri vardır. yani bence, biz öyle anne baba kardeş sevgisi dışında, anlatmaya çalıştığım aşk tipini sadece bir kişiyle yaşayabiliyoruz. diğerlerine kesinlikle fıs demek istemiyorum. ama ben yeşil bir ayakkabı almak için çarşıya çıktıysam kırmızı bir ayakkabı alarak geri dönemem. aşk denilen şeyi yolda bulamazsınız. onu içinizden çıkarabilirsiniz ancak. sizler, bir şekilde tanıştığınız ve ilk başlarda sadece biraz hoşlanmış olabileceğiniz bir insanla gelecek kurma fikrini o güzel kafanızda yaşayabiliyorsanız, yüzük filan takabiliyorsanız yani, sizin cesaretinize mi yoksa aptallığınıza mı yanayım karar veremiyorum. kainatın dinamiklerine bakarsak, o gün onunla tanışmama ihtimaliniz, tanışma ihtimalinizden daha fazlaydı. ama tanıştınız. biraz saksıyı çalıştırsanız, bunun aslında korkulacak bir şey olduğunu görürsünüz. yani gece yarısı güneş doğsa korkmaz mısınız? bu böyle. karar veremiyorum.

bunun dışında o an için karar vermekte zorlandığım şey, hangi meyve suyunu almam gerektiğiydi ki, bu yüzden her birinden birer litre aldım. buzdolabını meyve sularıyla doldurduktan sonra, yatak yaptığı kanepenin yanına çöküp kendisini nasıl hissettiğini sordum. sabah deliler gibi kustuğunu ama akşama doğru buna bir son verdiğini söyledi. sanki kusmayı bilerek ve isteyerek yapıyormuş gibi konuşmuştu. biraz sonra gerçekleşecek telefon konuşmasına kadar en tuhaf görünecek konuşma buydu.

o gün kendime çok kıyak bir gök atlası almıştım. iyileşince, pırıltılı bir akşama da denk getirirsek, arabayı ışıksız bir yere çekip yıldızları takip edebileceğimizi müjdeledim. bu tip şeylere hiçbir zaman ilgi duymamıştı ama yine de bunun süper bir fikir olduğunu söyledi.

telefonu çaldığında, kim arıyor diye baktı önce. suratında bu nedenle görmek istemediğimiz ama başka nedenlerle görmek isteyebileceğimiz bir gülümseme oluştu. telefonda gayet neşeli görünüyordu. hani şu gök atlası meselesinde rastladığım neşenin birkaç gömlek üstüydü. telefonu bana uzattı, erkek arkadaşının benimle konuşmak istediğini söyledi. erkek arkadaşı başka bir şehirdeydi o dönem. telefonu aldım. hoş beşten sonra bana kız arkadaşına göz kulak olduğum için teşekkür etti. işte buna çok sinirlenmiştim. ben onun kız arkadaşına göz kulak olmuyordum. ben kendi arkadaşıma göz kulak oluyordum ve bir dış kapının dış mandalına göre sesi çok berrak geliyordu. cep telefonu operatörünü takdir ettim, o dönemler ingilizlere yeni satılmıştı. telefonu gayet kaba bir şekilde kapattıktan sonra, kapıya doğru yollanmaya kalktım. şu an için hatırlamıyorum ama yattığı yerden uzanıp ya elimi ya da omzumu tuttu.

benim hayatım van gogh’tan şafak almaya benzer. alamazsınız.

bunu neden yaptığımı sordu. soruyu tekrarlamasını isteyerek biraz zaman kazanmaya çalıştığımı düşünebilirsiniz. ama belki bir kez daha sorarsa, bu sorusunun ne kadar saçma olduğunun belki farkına varabilirdi.

ilk olarak, kim olursa olsun eğer bir kız hastaysa, etrafında bu kütük florance nightingale’i görebilirsiniz. ikincisi, gerçekten bana bu konuda teşekkür edilmesi, hele hele bunu bir plastik mandalın yapması ağırıma gider. sevgilinize onu sevdiğinizi söylediğinizde, birisinin birden oraya çıkıp size bu yüzden teşekkür ettiğini düşünün. bu böyle.

üçüncüsü, arkadaş, kız arkadaşın hastaysa, işini gücünü bırakıp buraya geleceksin. ben televizyonda die hard (tercihan üçüncüsü) varsa ne iş yapıyorsam bırakıyorum mesela. kızın içi dışına çıkmış. yok öyle uzaktan telefon açıp hal hatır sormaklar, sonra gidip bana teşekkür etmekler. çiçek sulamam için anahtarı bana verip tatile çıkmış gibi hal hareketler.

evlendiler sonra.

“orada o kadar davetlisiniz, aranızdan bi kişi de çıkıp kızım sen napıyosun, cidden bu adamla mı evlenicen diye sormuyo bilader. hadi davetlileri geçtim, nikah memuru sen ne işe yararsın arkadaş. eveti duyunca hemen defteri uzatıyorsun. insan bi kez daha sorar emin misin diye. alkol kontrolü filan yaptırır arkadaş ya.” demişti bir arkadaşım. 8 kişi (biri fransız) buna çok gülmüştük. nikah memurunun görevinin gerçekten gelinin ağzına vurup uyarmak olduğunu düşünüyordu anlaşılan.

bazı şarkılar var diyorduk. blur diyorduk.

“sen bana hiç yalan söyledin mi?”
“dur bir düşüneyim. bu da dahil, hayır.”
“o beni aldatıyor. bundan eminim. o gün aradığımda plajda yalnız olduğunu söylemişti. sonra ertesi gün mailine baktığımda, bir kız ona plajda beraber çekildikleri resimleri göndermiş. maili okunmamış olarak düzelttim. yani sadece tanışmış ve bişey yapmamış olsalar bile, o gün plajda yalnız değildi. bana yalan söyledi. onunla evlenmek istediğimden emin değilim artık.”
“bence kesinlikle sadece basit bir tanışmadır. fazla büyütülecek bir şey olduğunu sanmıyorum.” (bu da van gogh’un kendi kulağını kesmesine benzer acıda bir cümledir.)
“bana yalan söyledi. sen bana hiç yalan söyledin mi?”
“hayır dedim ya.”
“biliyorum.”
“biliyorsun.”

biliyorsun ve bu, birçok yönden, birçok zaman, birçok şeyi kurtaran bir şey.

bilinen en son iyi yapılandırma gibi.

şarkılar gibi.

"it's definately a sad song. a warning and a kind of gentle reminder."