'yalnız yaşamanın tek bir amacı vardır sanıyorum o da daha başıboş yaşamak.' demiş montaigne. lisede ödevdi diye okuduğum 'denemeler'den aklımda kalan tek cümledir. neden bu kalmış? birgün tuvalette içinde debelendiğim 'durum'lar hakkında düşünürken bana ipucu versin diye heralde. yalnız yaşamak- amaç?- başıboşluk.

önce yalnızlığı tanımlayalım. yalnızlığı 'kalabalıklar içindeki yalnızlık' klişesinden arındıralım. özenilen kahramanlar, teenage hayalleri, kimse beni anlamıyorlar, kapanılan kabuklar... gönüllü girilen ve hevesle çıkılan bir mağara değil bu yalnızlık. odanın kapısını kapatıp, kulaklıkları taktığında ya da bir kitaba başını gömdüğünde; kendi izole ortamında oyaladığında bulunduğun durum değil! istediğin vakit kabuğundan başını çıkarıp 'heyyy millet orda mısınız!' diye gevrek gevrek seslendiğinde çoşkulu bir kalabalığın içinde düşüyorsan, o kaldığın şey yalnızlık değil, üzgünüm. eğer böyleyse; ki çoğumuz için böyledir, yalnızlık senin için bir imkandır. dilediğin gibi kullan, gir-çık, tadını çıkar. hal böyleyken, müzmin yalnızlar ordusu tarafından kumsallara, kamyon kasalarına, duvarlara, facebook wall'larına, kişisel iletilerine , günlük sayfalarına yazılan - kazınan her türlü 'yalnızlık' içerikli cümle olduğu gibi kabullenilesi ve sevilesidir.

oysa, gerçek yalnızlığın 'içine düşüverirsin'. bir anda boşlukta asılı kalıvermek gibi... ilkin ne olduğunu anlayamaz ve garip duygular hissedersin. birini yolcu ettiğinde o yolcunun artık senden bağımsız gidebileceği yollar kadar ihtimale bölündüğünde; o ihtimaller çoğaldıkça onun geri dönüşünden uzaklaştığını hissettiğinde, yalnızlığa düşüvermişsindir. özlem duymaya bile fırsat vermez yalnızlık. kokusuna alışamadığın bir odada akşama kadar kendi nefesinden başka bir ses duymadığında , her akşamı aynı şekilde karşıladığında ağlarına düşmüşsündür. durumundan haberdar etmediğin sürece kimsenin senden haberi olmaz. sana el uzatılmıyor diye değil uzatılan eller sana değmiyor diye yalnızsındır. çekilebileceğin bir kabuktan bahsedemezsin. zaten kabukta yaşıyorsundur. çıkmaya uğraşırsın ama şartlar izin vermez. yalnızlık insanın kendine zorunlu tehciridir. ve hal böyleyken hiç sevilesi değildir.

içine düşülen bir yalnızlığın amacından bahsetmek ne kadar mantıklı ey montaigne! olsa olsa insan kendine avuntular bulur: ' yalnızım çünkü böyle daha başıboşum, sorumsuzum. sorumlu olduğum yok, sorunlu olduğum da... karışanım yok yardıma koşanım da... '. ama yine de bunlar avunulacak şeyler değil. yalnızlık insana tek bir şey kazandırır:

`şeytanla mücadeleyi öğrenmek`. bu da az buz bir kazanım değil hani. insani ihtiyaçlardan güvenme, paylaşma, yardımlaşma... vs den mahrum kalan insan aslında bunlarsız da yapabileceğini ve içindeki huzursuzluğun kaynağını yalnızken bulabilir. içinden yükselen ve bastırmaya çalıştığı bazı seslerin aslında kendisine ait olmadığını keşfedebilir. önce ürkek başlayan bu diyaloglar, yalnızlık el verirse ona pabucu ters giydirecek ayarlar verme payesine erdirebilir insanı... ütopik ama yalnızlık böyle bir imkan sunabilir.

ama yine de amaçlı bir yalnızlığın mümkün olmadığını yalnızlığın içine düşülen bir durum olduğunu tekrar ediyorum. kimse alıp başını kendine göç edemez. birgün başını eline verirler insanın. kal, al, ne halin varsa gör diye.
yalnızlık insanın kendisini tanımasını sağlar, güçlü olabilmesini. bu yönden yalnız olduğum o yazı hala özlüyorum.

bunun dışında, yalnızlığı ben ikiye ayırıyorum. birincisi; asla değişmeyecek yalnızlıktır. kimse senin içine tamamen yaklaşamaz, bir sınır mutlaka vardır, işte o içte, kendinde yalnızsındır. doğduğundan öleceğin zamana kadar. ikincisi ise herkesin genel tanımlarla bildiği yalnızlık. bir ikinci, üçüncü ,bilmem kaçıncı kişilerin yoksunluğu. bu yalnızlık her ne kadar insanı güçlendirse de, mücadeleyi, kendini tanımayı öğretse de bir ömür boyunca taşınamaz. çünkü insan ikincilere hep ihtiyaç duymuştur. giordiona bruno'ya kilise işkence ederken, onu insan sesinden mahrum bırakarak yaptı bunu. kısacası insan boş bir odada bulunabilir, ama hep boş olan odada sadece boşluğu bilir.

yalnız olduğunu söyleyip başlarını kaldırdıklarında çevrelerinde bir sürü insan bulabilecek insanlarda ise bir yalnızlık takıntısıdır gidiyor. yalnız olmayı hüzün sayıyorlar, hüzünlü olmayı da farklı.
günümüz toplumsal normlarında yalnızlık bir lükstür. imkanı olan kişiler bu yalnızlık denilen olgunun tadını çıkartabilirler.

iyice hayatımıza tecavüz eden gsm teknolojisi, izahattansa götünü yırtmayı tercih eden ve basbas bağıran ben burdayım korosu ve o yapıyor ben yapamıyorum o halde ben onun yaptığını bozacağım huzurunu kaçıracağım soloları, saygısız, terbiyesiz, çimentosu göğü değen, toplu konut denilen konserve kutularında yalnız kalamaz insan.

dünya üzerinde ne yaık ki nüfus çoştukça çoşmuş ve dünya daha dinhin daha az nüfuslu ile kalabalıklaşmıştır. daha bundan 7-8 sene önce sabahın en azından 2-3 dakikalık bomboş görebileceğiniz boğaz köprüsü şimdilerde sabahın köründe gecenin 3'ünde bile stadyum gibi kalabalıktır.

insan çok yer azlığından dolayı şöyle diyebileceğiniz kafanızı dinleyebileceğiniz ıssızlık artık lükstür.

yalnızlık ve sessizlik dehayı besler.

ama sessizliğin ve yalnızlığın bile kaybedilmesi varolan dehayı aşındırır ve yok eder.

bu aşındırma kişilerin huzursuz, tatminsiz ve de sonucunda ben yapamadım o da yapamsıncılığa cephesine yollatır.

kim ömrü hayatı boyunca mobilet patpatları ile yaşayıp mozart olabilir?

olamaz ve o yüzden dolayı insanlar yalnızlıklarını bile kaybettikleri için bu dehasız, kelek, kral tv gibi banal osuruktan teyyare elektronik bağlama devr-i devranı yaşıyoruz.