buna bir yerinden başlayalım, nevadasmith falan var bir de onlar bu işi asıl bilenler devam etsinler. we, şiir yazar, bizim gibi yazamayanlardan olup elaleminkileri çekiştirmez, asil kesimdendir. bulaşıyoruz bu işe ya, biri gelip kurtarana kadar "esiri gurbetiz/ bir senden özge aşanımız yok"* de, uzatma, başla, sahne ve aksiyon, hayda tamam.

insan cebinde sevgili fotoğrafı taşır değil? birazcık anne, belki bir küçük kardeş, insan (kadın insanı daha çok), cebinde sevdiklerinin fotoğrafını taşır. taşımalıdır bazen de. yani gün boyunca amlı götlü konuşmalar yaptığımız bayko karısının fotoğrafını taşıyor, sebep yokken değil, o karı oyar eminim. ama benim tanıdığım bayko, sert adamdır, poz kesmez, biz 15 metrelerde birbirimizi kemerinden tutup sarkarız çatıdan, kimse kimsenin götünü gördü diye ona top demez. taşıyor işte o fotoğrafı, demek seviyor.

peki legal değilseniz diyelim. o komser götünün legal mermisi bulunmaz inanın, gece, orman (çocuk olanı değil, kara olanı da**) kulağının yanında patlayan. o silah legal değil biliyorsun, sonradan sağdan soldan çıkan kayıtsızlardan bir tanesi kesin. peki legal değilsin, olsan kaç yazar, komünistsin, anarşist ya da başka türlü bir müebbet, yasallığın bu devlete kaç yazar? rakamla: 0 anam, zorlama şansını! cüzdanında hangi fotoğrafı taşırsın öyleyse?

bir kız vardı -şiir varsa kız da vardır ya mutlaka. ayrı örgütlere dağılmıştık. fakat ortak fotoğraflar onda kaldı, nasıl bir güvenlik ihlali. istedim, vereli olmadı, söyledim güvenliğin önemini ve iki örgütün resmi görüşmesi inanılmaz sinir bozucu bir şeydir, haberiniz olsun. o fotoğrafları ne yapmalıydım? anamın evine koyayım da komple başkasının başını yakayım, değil? hayır paşalar, ben tezgahta hiç çözülmedim, ama kabul edemem, evim basılsa da elin fotoğrafından denk getirseler de başkasının başı yansa. o fotoğraflar belki hiç yoktular***

bu koşullarda cüzdanınızda ne taşırsınız?

cezaevi girişinde cüzdanlarımızı da aldılar, halbuki demir değildi. cezaevi girişinde; üzerimden bir anahtar (anahtarlık yok, polis öğrenemedi nerenin olduğunu****), bir tane bozuk para (şimdiki bir lira gibi bir şey), bir cüzdan, kemer ve galiba o kadar... gidip almadım, hala ulucanlar emanetinde duruyor olsalar gerek. madem müze yapılmış, onları da sergilesinler.

içeride, şimdi genç solcular algılayamaz, bizi çok oportunist ilan ederler, aldığımız üç gazeteden biri cumhuriyetti. nedenini anlatmayacağım, girmeyelim polemiğe. o vakitler cevat çapan, haftada bir "dünya şiiri" sayfası yapardı ve de ayda bir "ayın şiiri" seçilirdi cumhuriyet'te.***** 2001 kasımı olabilir, küçük armutlu katliamı olmuştu o zaman. ben bu şiiri biraz da o niyetle okumuştum. emin değilim ilgisi var mı? sonra çıkınca sevgilim olmuştu, ben bu şiiri o niyetle de okumuştum, ihtimal haberi yoktur. sonra babam çok hastalanmıştı, sikindirik bir eylem yüzünden gelememiştim ölüm gibi kokan döşeğine, o niyetle de okumuştum, babam yaşıyor. çok niyetlerim olmuştu.

çıkarken içerden bir şey almadım, kitap alınmaz zaten, para hiç, giysiler tabii birisine lazım olur. sadece gazeteden kestiğim bu şiir parçası vardı cebimde. sonra, çok eski bir dost geldi ziyaretime, o aralar deri işi yapıyor, cüzdan verdi bir tane. parasızlığımız haberli, içine ilk ve tek o şiiri koydum. bizim legalliğimiz nadiren geçerli, ne fotoğraf ne kartvizit. ya da sadece avukatın kartı. küçük iskender efendi onu şiir kitabına basana kadar internette yayınlatmadı, yıllar sonra kavuştum.

ilk okuduğumda sevmiş anlamamıştım, yarı yarıya ezberimde hep sevdim, hiç anlamadım; bazı şiirler var:

biz seninle bir ekinoksuz
güzün ayakları değiyor denize.

bu garip eşitliğe yapışmış kalmış dudakların
acı, yıldırabilir mi tımarhane radyolarını
asla! bir sürü peygamber gibi yağarken yağmur
kim gelip de bu gece günü durdurur... olmaz
bir büyücülük hissiyle cebelleşiyorum. kızlar,
kıpkızıl bir istanbul'a bakıyorlar. kızlar,
fırsat bu fırsat bütün komünist binalara
bakıyorlar. coplarla regl görmüş müthiş hızlı atlar
gibi şaha kalkıyorlar mayakovski meydanı'nda.
sen de bir heykelsin mayakovski meydanı'nda.
güz rengi ayakların değiyor
korkunç ölülerle süslenmiş denize. bekle!
asacağın bayrağın rengine dönmekte dalda kızılcık
bebede buse!
şimdi
canhavliyle sarıldığım bir revolver gibi parlamakta
saçların.
şimdi
uzun zamandır hasretini çektiğim tenin gibi kokmakta
istanbul'un yakılıp yıkılıp işgal edilmiş köşeleri.
artık sen de pir'sin, sultan'sın
mayakovski meydanı'nda kanlı gömleğini sevinçle
pankart diye açansın!

biz seninle bir ekinoksuz;
onunki tabureye değedursun
halkın ayakları değiyor denize!

* fuzuli yavrum, hep fuzuli bu yazmalarım.
** akgün akova, çocukorman falan geçiyor içinde; deneyiniz. öbürü turgut uyar, buraya kadar okuduysanız kesin bilirsiniz, kara şaraptan bahseder hani.
*** tamam götünüz kalkmasın, hepiniz biliyorsunuz a. ilhan şiirine gönderme olduğunu. yalnız kızanlar, bir düşünün, şiirin başka hangi mısraını hatırlıyorsunuz? evet, mısraını, s çalışır vaziyetteyken.
****hayda hediyesi yazının: o anahtar kendim okumadığım bir okulun elektrik elektronik mühendisliği bölümünün lab'ına aitti. evet 4 gün bana onu sordular sorguda, evet, aitti.
***** seçilen şiirler, dergilerde çıkanlar, düşününüz, internet yaygın değildi ve hala şiir dergileri önemli şeylerdi.

-tamam bırçet beş yıldız, bu yazıya manita atabilirsin.
cezaevinden başladık, bir süre oradan devam edelim. şiirle ilk tanışıklığım değil cezaevi, ama hayatla ilgili birçok şeyi de orada tanıdım. olgunlaşma enstitüsü gibi. haha, sıhhiye ulus arasında bir yerdeydi o olgunlaşma enstitüsü, ankara'da olan varsa haber etsin, hala duruyor mu? çok ekmeğini yedik, çok esprisini yaptık, durmuyorsa ruhu şad olsun ya da 'anadolu olgunlaşma enstitüsü' olsun, bak bu tam olur.

sarma cigaram yanar, çekerim ağır ağır; hayır, o vakitler sarma olmayan cigara mı vardı, benim mi kafam arazi, kastedilen başka bir şey değil mi? emin olamıyorum.

türkiye hapishaneleri, hep biraz olgunlaşma enstitüsüdür, çok şair yetiştirdi bu kurumlar. hatta bir elinizin parmaklarıyla ilk saydığınız beş şairin cezaevi diplomalı olduğunu hemen fark edersiniz. hayır, k. iskender değil, o sebepten rutine bağladı imgeleri. ismet özel'den de emin değilim, doğru. ama kalanın çoğu kesin görmüştür zindanı.

ve içeriye mektup yazmak zordur. içeride 40 sayfa dolu dolu yazdıklarım olmuştur da çıktıktan sonra içeridekilere yazacak olsam, hep tıkanırdım. garip şey, içerinin ruh hali, içeride kalıyor yine. öyle olunca bize hep şiirler gönderirlerdi, çok ama inanın. sonra ben ne çiçekler biriktirdim, o incir yaprağı da duruyor hala. sahi içerideki insana incir yaprağı göndermek biraz tuhaf kaçmıyor mu, işkence edeceklerse anadan üryan soyardı jandarma, incir yaprağı biraz garip. fakat günlerce ve sırayla koklamış bile olabiliriz o yaprağı. memleket meselesidir incir yaprağı, düşürmezseniz güzel kokar.

işte o mektupta bir de şiir gönderilmişti. attila ilhan, tutukluyu unutmamak. düşündüm tekrar: aynı mektuplar değildi bunlar. ama işte o şiir bir kere gönderilmişti. defalarca okudum tabii ki. serde, tezgahta kanımızdan başka tek sözcük bırakmamış olmanın delikanlılığı, çok okudum ben onu evet. hatalar var, attila ilhan'a hafif kalmış bölümler var, bir şeyler ve çok şeyler var. ama dördüncü kısmını yazdığında kendine gelmiş. söyleyin şu dil ne kadar güzel kullanılabilirmiş:
yanlış bir güzellik bulunsun diye aynalarında
azgın orospular dibinden kazıttı saçlarını
ben içeriden tuttum diye mi yanlış anladım bunu yoksa? 80'den evvel tutukluların saçlarını sıfır keserlermiş. ve o günden sonra cezaevi konusunu kendi bilinen kimliğimle açmam pek. z açar, onun kimliği muhtelif.

fakat bir de tuhaf ne biliyorsunuz? ahmet kaya, o kadar attila ilhan şiiri besteledi, ama buna bulaşmamış, halbuki pek yakışmaz mıydı? şeye benzerdi mesela, jilet yiyen kıza, o öyle buğulu ve az müzikli bir giriş. rubailer'e de benzeyebilirdi. çok şeylere benzerdi. bazen benim kafamda melodisi çınlıyor. ahmet abi'yi affetmeyelim bunun için. kimbilir agire jiyan, güzel anlamıştı bu olayı, belki onlar dener. olsun, hep olsun gözüm. şiir boşuna yazılmasın, 20 yıl sonra gene söyletemeyecekler bizim çocukları, gene onlara incir yaprağıyla bu şiiri göndeririz, gene içerisi içeride kalır. bizim günahımız çok, söyletemedilerse de, tabutumuz ağır olur. çocuklar var içeride, incirin mevsimi geçti, bir çift söz edin, bir şiir, bir yaprak ne olduğuna bakmaksızın. oradan, bilseniz, ne şairler çıkacak!

şiiri koyalım artık, uzattık.

1.
ilk gece
ıslak bir akşamdı bulutlandım
içimde afişler çiziliyordu
tramvay durağında tutuklandım
radyo haberlerini veriyordu

yağmura soğuğa dayanıklıyımdır
ne çıkar uykusuz da kalırım
günlerden cuma mı cumartesi mi
bunlar beni söyletemezler
daha gecelerce dayanırım

hücremin karanlık olması iyi
yalnızlığımı görmem böylece
yırtıldı içimdeki afişler
olduğum yerde sakatlandım
içim dışım eylemim gece
beni kendime kilitlemişler
nasıl olsa kalabalığa çıkarım
uyumamak fazladan yaşamak değil mi
bunlar beni söyletemezler
daha gecelerce dayanırım

2.
ikinci gün
bulutlarla dokumalarda sonbahar üretiyor fabrikalar
uyutmasalar da beni onlar orada var uyutsalar da
her gece son sabahlarına uyanıyor bütün idamlıklar
uyutmasalar da beni elbet asılacaklar uyutsalar da

çünkü karar akşamıdır lacivert sendikalar
eylemle kuram arasındaki boşlukları kapsar
şantiyelerde yumruk yürekli birtakım adamlar
uyutmasalar da beni işi bırakacaklar uyutsalar da

3.
üçüncü gece
o kanlı akşamüstüleri içimdeki son katar
bir yalnızlıktan bin yalnızlığa kalkar
ne in var ne cin tuzlu bir çöl ki yalnız
hırçın gagalarıyla boşlukta dönen akbabalar

o kanlı akşamüstüleri içimdeki o genç kız
güneşte bir portakaldır olgunlaşır yaldız yaldız
aydınlığı boğarak en umulmadık anda hücremi
çıkarır beni tutukluluktan sessiz sedasız
o kanlı akşamüstüleri içimde batan gemi
ardınca sürükler götürür telaşlı gençliğimi
uyumasam hatıralar bir türlü bırakmaz yakamı
uyusam bir tokatla uyandırılmış bulurum kendimi

4.
ve sonrası
uslu bir deprem yokladı avizenin sarkaçlarını
kuytu bir yerde unuttu rüzgar çoğul ağaçlarını

yanlış bir güzellik bulunsun diye aynalarında
azgın orospular dibinden kazıttı saçlarını

kurşun kaymağı denizlerde yalnızlığını yüzen yolcu
boğulmaya yavaşlarken gördü son kulaçlarını

kim ki boş umutlarla yılandan kurtuldum sanır
duydu kulak memesinde akrebin kıskaçlarını

ay vurdu şarap bardağına bülbüller sustu
mahur bir sessizlik sardı ayrılık yamaçlarını

koridorlarda ayak sesleri sevinci kadın subayların
çizmelerinde şaklatarak yağlı kırbaçlarını

nerde krallar / nerde soyluların mavi kanlı gururu
koparmış devrimler başlarıyla birlikte taçlarını
çıkalım içerilerden, orası bitmez de biraz daha bizden olan hep 2. yeni. ismin kendisi bile bir tuhaf imgelem, biraz da diyalektik değil mi? hem yeni, hem ikinci, ilkinin varlığını inkar edemeyecek kadar naif, toplanıp isim koyamayacak kadar aşık ve sarhoştular herhalde. oysa diyelim fecr-i aticiler, ateşli konuşmaların yapıldığı toplantılardan çıkarmışlardır o adı. hatta dadaistlerin isim koyma toplantıları meşhurdur. fakat bu güzellikte insanlar -şairler üstelik- buna kıyamazlar.

ben hep en çok onları sevdim. hangisini daha çok, buna bir türlü karar veremedim. süreya abi iyidir, erotik ve romantik, uyar hoca çok güçlüdür: ikisinden birine meyil edeceğim zamanlarda hep başıma bir işler geldi. anlatayım, lisenin sonları aşıktım, c. süreya'nın toplu şiirleri yni basılmıştı yky'den, hemen aldım. evvelinde politik olmayan şiire alışık olmadığımızdan sarsıldım da. "beni öp sonra doğur beni" diyordu ya yalan değil son hatırladığım ağlamamdan bir önceki o vakitti. sonra bunu bir kıza söyledim, yalanı sevmem, sonra sevgili olduk, sonra tertip işte 5 yıl şafak say. sonra aynı evde kalıyorduk, iyiydik, sonra onun da benim de sevgililerimiz vardı (biliyorum anlaşılır bir şey değil de detay istemeyin, mevzu şiir sadece) sonra. sonra bir sabah evden çıkarken anahtar arıyordu, çantasından bir kağıt düştü, acelesi vardı, gitti. açtım tabii ki neyi gizleyebilirdik ki zaten. bir mektup, sevgilisine yazmış, onu bırakmaya meyleden sevgilisine, benim de arkadaşım; sonunda bu şiir, her kelimesi ziyan, her kelimesi acılı ezme içimde:
beni
öp
sonra
doğur
beni.
biliyorsunuz, annem ben çok küçükken öldü.

sonra? bok var işte bir sürü hikaye. gerçi ben de hafif bir adamım, hala itiraf edemesem de en çok süreya abiyi seviyorum. bir çayırlıkta oturmuş da mangal yaparken içiyormuşuz gibi. gene de ben pek hakkani bir adamım, maaş günleri meyhaneye giderim, bahşiş de bıraktığım için biraz daha ağır ve çatık kaşlı oturur, dirseklerimi masa üstüne dizerim. uyar hoca gelir o zaman masaya, selamdan öte bir şey söylemez, edip abinin rakısı gelir, önüne konur. uyar hoca, bir sigara yakar, yasak diyeni dumana boğar. o söyler. ben ne vakit meyhaneye gitsem süreya'yı aldatırım, ben ne vakit bir kız sevsem yere düşen kağıt sesini hatırlarım, uyar der ki:

göğe bakma durağı

ikimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
bebe dişlerinden güneşlerden yanab otlarından
durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
şu aranıp duran korkak ellerimi tut
bu evleri atla bu evleri de bunları da
göğe bakalım

falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
inecek var deriz otobüs durur ineriz
bu karanlık böyle iyi afferin tanrıya
herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
beni bırak göğe bakalım

senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
seni aldım bu sunturlu yere getirdim
sayısız penceren vardı bir bir kapattım
bana dönesin diye bir bir kapattım
şimdi otobüs gelir biner gideriz
dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin
seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
durma kendini hatırlat
durma göğe bakalım

aferin be tanrıya, bana da ama -hala kız sevbildiğim için.
shakespear'in muhteşem bir mizah anlayışı olduğuna dair inancım şu anektotla pekişmektedir hep. bir şemsiye imalatçısı, yazmakta olduğu şiirler shakespear'a gönderir, ondan eleştiride bulunmasını ister. adam, yalnızca annesinin sevebileceği pespaye şiirlerinden sonuncusunu da gönderdikten sonra shakespear dayanamaz ve adama şöyle yazar: "dostum, siz şemsiye yapın, hep şemsiye yapın, sadece şemsiye yapın".

dün, tam iki sene olmuş. nasıl bu kadar kesin tarih verebildiğimi soracak olan varsa, dün arkadaşımı buluşmak için aradığımda, gelemeyeceğini, annesinin ölümünün ikinci yılı olduğunu söyledi.

biz kızla beraber gitmiştik cenaze evine. gidip onu evinden almıştım. cenaze evine gittiğimizde, havaların da güzel olmasından dolayı sokakta oturmuştuk. bu ahalinin dışarıda oturması adetinin sadece bizim buralarda olup olmadığını bilmiyorum. ama, nasıl bir şey olduğunu bilmeyenler için söylüyorum, cenaze evi gibi değildir cenaze sokağı. (sanırım "cenaze sokağı" uygun bir terim oldu burada). insanlar biraz daha normal, biraz daha sıradan bir geceymiş gibi davranabilirler. arkadaşım, her canlının zamansız ölümlere gösterdiği tepkinin aynısını vererek sessiz sessiz oturuyordu. bazen kardeşine sarılıyor, ki kardeşler sarılmak içindir, bazen de bizimle konuşmaya karar verip, "eee abi, sen napıyosun?" diye soruyordu. sadece bana üç kez sorduğunu hatırlıyorum bunu. herkese en az iki, yakın arkadaşlara üç. hatta bir ilkokul arkadaşına dört kere.

kız, içeri yardım etmek için mutfağa gittiğinde, tek yardımcımın da gidişiyle beraber yani, benim için sürgün dakikaları başlamıştı. çünkü hüzünlenmek ve hatta ağlamak ve tüm bunlara bağlı olarak şiir okumak ile müthiş sorunlarım vardır benim. tam olarak nerede hüzünlenmem gerektiğini asla bilemem. hüzünlenmek ben de bir refleks değil de, pinponda kesme servisler atmak gibi, kimi günler çok iyi, kimi günler de çok berbat yaptığım bir istenç harekettir. tam olarak nerede hüzünlenmem gerektiğini o ana kadar hep kız işaret etmişti bana, ufak bir diz hareketiyle. yani bu diz hareketiyle başlamak üzere belli bir süre en ufak bir espri yapılamazdı. oturup insanların acıları paylaşılırdı. acı çok bencildir. sana ne kadarını verirlerse, o kadarını alabilirsin kendi payına. benim arkadaşım ise cesur bir adamıdı

kız mutfaktan geri döndüğünde, beti benzi atmıştı. ben teyzenin naaşını gördüğünü düşünmüştüm ilk başta. ama naaş içeride değildi. kızın söylediğine göre morgta bekletiliyordu naaş. işte bu kızı dehşete düşürmüştü. onu ölmek değil de, ruhunu kaybetmiş yalnız bir beden olma durumu korkutmuştu onu. bunu yüzünün o anki peynire çalan beyazlığından anlıyordunuz.

"annen morgda yalnız mı şu an? kimse yok mu yanında yani?" diye sormuştu arkadaşıma. arkadaşım da gayet sakin bir şekilde, "evet. morga kaldırdılar. eee, sen napıyorsun?" demişti. kız da "iyiyim işte. iş güç." diye yanıtlamıştı.

ben de araya girip, "tanrı aşkına, hangi kaçık morgda bekler ki?" diye içimden gülmüştüm bu haline. nasıl olduğunu bilmiyorum ama dizi yemiştim yine.

eve dönerken, arabada, kız dayanamamış, ağlamaya başlamıştı. daha neler olduğunu sormaya kalmadan, "bu çok kötü. bu çok kötü. morgda yalnız başına kalmak çok kötü. kimse yok yanında. bu çok kötü." diye söylendi bana. gülümsedim. çünkü benim yerimde holden caulfield olsaydı, "vay canına, bu ne müthiş bir yalnızlık . tanrı aşkına. geçen hafta sonu oynanan beyzbol finalleri hakkında konuşabileceğin tek bir allahın kulu yok. düşünsene sally" derdi bunun üzerine mesela. bunun yerine ben ona, kadının yalnız olduğunu ama bunu fark etmeyeceğini söyledim. ölü bile olsa yalnız kalmaktan korkuyordu o.

bu söylediklerim onu tatmin etmemiş olacak ki, eğer benden önce ölürse, gömülene kadar her ne olursa olsun onu bir dakika bile olsa yalnız bırakmamam konusunda söz vermemi istedi benden. bunu yapacak bir kişi varsa, onun da ben olduğunu söyledim ona. bundan çok ama çok emin olduğunu söyledi. birileri sizden böyle bir şey yapmanızı istiyorsa, yani tanrı aşkına, böyle bişeyi tutup da kimden isteyebilirsiniz ki, sizi seviyordur o kişi. sizi çok seviyordur. her ne olursa olsun, ama her ne olursa olsun, sizi hep sevecektir. komünist manavınızdan isteyemezsiniz mesela böyle bir şeyi.

kendini daha iyi hissetsin diye, biraz da şiir okuyabilmek üzerine henüz gelişmemiş yeteneğimi üzerinde denemek için, ona ölüm hakkında yazılmış en güzel şiiri okumamı isteyip istemediğini sordum. bunu duymak istediğini söyledi. ben de ona şu şiiri okudum ezberimden, ezberimdeki birkaç güzel şeyden. hüzünlenmek, ağlamak ve şiir okumak konusunda belli belirsiz bir çekingem, bir sıkıntım vardı. ama onun yanındayken üçünü bir arada yapmak çok kolaydı.

yaşamak şakaya gelmez
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde
hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.

diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.
diyelim ki, dövüşülmeye deşer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.
diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.
yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...

bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.
bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
böylesine sevilecek bu dünya
"yaşadım" diyebilmen için...

sözümü tutup tutamayacağım konusuna gelince, hiç bilmiyorum. bundan birkaç ay önce şahitler ve davetliler huzurunda attığı bir imza, verdiğim sözün düşmesi için yeterli bir imzaymış gibime geliyor. yani, tanrı aşkına sally, nazım hikmet bile kurtaramaz bazı şeyleri.

ben de kısa bir şiirle tamamlayayım. ben bir şemsiye imalatçısıyım ve kendim yazdım bunu.

gelin olmuş gidiyorsun.
sence de bunda bir tezat yok mu?
ayip oluyo ama bak baslik filan askldjalksda

"gidiyorum bu
bir kaplanın işlek kısımlarını çok yüksek seviyede
tahlil de eder.
oksijen körükten ayrı tutulur padişah
yüzüğündeki zehri hatırlar.
anne çöker iş gücü
tartışmasız mescid kor.

ah aşk!
bir topluluğun fotoğraf çekildikten sonra
dağıldığı
an."

demi$ adam. demi$ ki, senin hayatini .ikerim adam ol daha fazla uzatma. demis ki alkolluyken $iir okuma degmiyor. ah a$k. kirdim makineyi.
yokuş yola var. hakikaten var, iyi ki var demeyeceğim, olmayaydı, onu oldurmayaydı bu ülkenin bu çağı daha iyiydi. yine de var. o zaman hep bir kanama da var, ne çok kadın bir ülke aslında ve nerede söylense bu cümle eli usturalı bitirimler var.

güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan
dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar

kimseyi incitmediğimizi iddia ederken bile unuttuğumuz güller oluyor, onlar o zaman mı inciniyorlar -sezişlerine inanmamak mümkün mü? nereye gitsek onlar da geliyorlar ama adımları aksak, toprakları yosun. gülleri çok aristokrat mı buluyorsunuz, aynı şeyi söyleyemeyeceğim, bence papatyalar da aşağı kalmazlar saray merdivenleri hayallerinden, hem papatya sevmeyen kadın bulabilir misiniz gerçekten? bence ortancalar abiler, gölgelerin ne güzel çiçekleridir ve sanki çiçekten çok, yani işte oradalar, siz onları bulun ya da bilmeyin hatta hiç. bütün çiçekler kanar abiler.

dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filan sanırsan
kürdistan'da ve muş - tatvan yolunda bir yer kanar

abiler hitabı bizim şiire ece ayhan hediyesi. nasıl dalyarak can yücel'den geldiyse abiler de ayhan'dan. bazen bana şiirlerin çoğu altın günü organize etmniş şairlerin oyunu gibi gelir. fakat işte bazı anları var ki bursa hançeri gibi saplanıyorlar adama, gururumuz da poetikamız da anlamamızı sağlamıyor. şiirimize kürdistan kimin hediyesi? diyelim genco erkal ve piyanisti yarın bir gün turgut uyar şiirlerini sahneleseler çıkaracaklar mı bu bölümü? kim çıkarabilir hayatımızdan hemen ayakucumuzda hiç bakmasak haritanın sağ alt tarafında bir ülkeyi? çocukları, eşkiyaları ve kaçakçıları öldürüyorlar ya kanamadığımız zaman kadar kanıyoruz.

muş - tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan
eşkıyalar kanar kötü donatımlı askerler kanar

güller orada bitiyor işte, oysa vanlı bir kız vardı tanıdığım, ne çok yakışırdı gül kulağına taksaydı. daha çokça olmayacak herhalde ve kulağa çiçek takmak bir izmirli lüksü gibi görünecek. öyle olmasaydı da severdik kadınları değil mi we, bizim tek suçumuz çiçekleri kulaklarına yakıştırmak kadar kalırdı. we abi, güzelim, bir çiçek niye kanar, diş değil tırnak değil, biz kızların kulaklarına güller, başlarına kırçiçeklerinden taçlar yaptığımız için mi kanar bir ülke ya da acaba o anda mı?

sen bir yaz güzelisin, yaprakların ekşi, suda yıkanırsan
portakal incinir, tütün utanır, incirler kanar

ne kadar öldürseler, bizi öldürmedikleri sürece seveceğiz, eşek gibi biliyoruz! dön dünya, biz yaşarken, eğil ve unuttur hepsini, biz yazları özledik. çok ağırlaştıysak yaz meyvelerimiz gülümserken incirin ve üzümün rakısını yaparız da suyu sıkılan gene biz olduğumuzca... ne kadar kötü ve kara ve acı zamanlardan geçsek de sevmeyi unutmayacağız, ne kadar kanasak, ceketimiz pantalonumuz bıçak gibi, yüzümüzde sinekkaydı traşımızla iş çıkışı sokağından geçmeyi unutmayacağız. o da bizim erdemimiz platon efendi!

haydin yeter, kimsenin şiirini kanatmayalım, turgut abi güzel abimizdir, onu uğratmayalım.

bir yolda el ele gideriz, o yolda bir gün usanırsan
padişahlar ve muşlar kanar, darülbedayiler kanar

muş - tatvan yolunda bir gün senin akşamın ne ki
orada her zaman otlar otlar ergenlikler kanar

el ele gittiğimiz bir yolda sen git gide büyürsen
benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar

ben bunu ilk okuduğumda bursa'yı yüksekten gören bir yerdeydim. o yılların en güzeli, güzel marmara vardı. aslında niyetim bir şey okumak değildi, zaten güneş vardı, okumak zor, hayal kurmak yeğdi. sonra o yıllarda hepimizin omzuna asmayı alışkanlık edindiği, kalıbı bozulmasın diye de olur olmadık kitapları sokuşturduğumuz gazeteci çantasını karıştırdım. lenin vardı içinde, bizatihi kedisi değil de yani naçiz vücudu toprak olmuştu da... sonra öyle bir kitaplar falan. o zamanlar el kitabı gibi taşıdığımız iki taktik'i çıkardım, biraz okumaya niyetli. bir yandan ergen aklımda içkili içkili okunmasının caiz olup olmadığı kuşkusu. içinden bir not çıktı, harita metod defteri yaprağı dörde katlanmış, dört tarafa üç şiir yazılmış. biri bu, ne güzel okudum. o vakitler internet yok, şiir kimin bilmiyoruz, aklımdan amin maalouf türü bir hikaye başlangıcı geçiyor, işte kütüphaneden ödünç bir kitabın sayfaları arasında bulunan notla başlayan serüven. kitabı aldığım kültür merkezi ne fena solcu ki şiirin sahibini de bilmiyor, kimin bıraktığını da.
öyle işte, ne vakitler sonra karşılaştım da gene çok sevdim. yalnız zamanı geçmemiş, hala çayır çimen de oturuyorum, lenin de okuduğum oluyor, bir tek güzel marmara yok, güzel marmara çok kanadı abiler.
bir şeyi itiraf etmem gerekiyor: benim için şiirlerin kartpostal yapılması aslında pek de sorun teşkil etmedi. yani aranızda belli bir düzeyin üstünde entelektüel potansiyel içeren bir sohbette benim bu konuda atıp tuttuğumu göreniniz olduysa çok özür dilerim, mevzu kız mevzuudur. tabii tüketim toplumu, tüketim kültürü, sanatın metalaşması, popüler kültür falan filan, elbette çoğunuz kadar biliyorum bunları. hatta ukalalığım için baştan özür dileyeyim ama bunların çoğunu kaynağından (neyse ki uzun yıllar sonra) okuduğum için o kadar yaygaracı da olamıyorum. frankfurt'ta, devlet hastanesinin oradan dosdoğru çıkınca, bim'in tam karşısında bir okul vardı, bildiniz?

neyse işte bu tür konularda çok bağıran eden insanlara denk gelmişimdir. onları üç türe ayıralım, niyeyse; ilk türdekiler sadece garip bir elitizmin kurbanıdırlar, isterler ki onların bildiğini, okuduğunu, izlediğini herkes bilmesin, onlar keşfetsin, onlar öğrensin, onlar söylesin. bu ekiptekileri adornocular addedelim, kendilerine ise internet sonrası dünyada geçirecekleri azap dolu zamanlardan ötürü geçmiş olsun dileyelim. ikinci ekiptekiler meseleyi biraz daha çözmüştürler, sanat yapıtının aurası meselesini algılamışlardır, onlar yapıtın biricikliği ve görkemini korumasının derdindedirler. daha naif ve saflıklarıyla birlikte daha bir sevilesidirler, onları benjamin okuluna yerleştirelim ve dua edelim ki algı biçimleri onları benjamin türü bir ölüme kadar hiç yalnız bırakmasın, bir an olsun samimiyetsizleşmesinler. üçüncü türün tek olayı karı kız dalgası, onları hangi okula yerleştirsek işlerini yürütürler. hayır, zamanında bir arkadaş diyordu, "ulan 3 bin cilt kitap okudum, felsefesi, edebiyatı, sineması, her boku öğrendim, piçin çocuğu günde yarım saat kas yaptı, işi götürüyor" esasen üçüncü türdekileri de böyle bir okula göndermek uygun düşer, boşa uğraşmayıp kısa yoldan sonuca giden bu uyanık farecikler peyniri her koşulda buldukları ve taze taze tükettikleri için türlerin devamını diğerlerinden kolay sağlayacaklardır. ve paşalar, evrim milyonlarca kuşağı gerektiren acılı ve sancılı bir süreç olsa da sosyal evrim 10 bilemedin 20 yılda muazzam mutasyonlar yaratabilir. hani ya da benim 90lar hümanizmim!

birçok boka kadın sorunu dolayısıyla katlanıyoruz ya biraz da söylemekle alakalı olsa gerek sorunlarımız. uzatmayalım verelim şiirimizi, sonra anlatacaklarımız olacak.

sevgilerde/behçet necatigil

sevgileri yarınlara bıraktınız
çekingen, tutuk, saygılı.
bütün yakınlarınız
sizi yanlış tanıdı.

bitmeyen işler yüzünden
(siz böyle olsun istemezdiniz)
bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
kalbinizi dolduran duygular
kalbinizde kaldı.

siz geniş zamanlar umuyordunuz
çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
yılların telaşlarda bu kadar çabuk
geçeceği aklınıza gelmezdi.

gizli bahçenizde
açan çiçekler vardı,
gecelerde ve yalnız.
vermeye az buldunuz
yahut vaktiniz olmadı.

kartpostallarda, defter aralarında ya da facebook paylaşımlarında yer alsın şiir, ben o kadar da karşı değilim. mesela bu şiir çok söylenir oradan ve faydası da olmuştur herhalde yazıldığı tarihten beri geleli. yalnız bir maruzatım var, götlerinden şiir uydurup can yücel'e, nazım hikmet'e mal edenler halkın adaletinden er geç kaçamayacaklardır, şüphesiz onları bekleyen alevdir, kandır, gözyaşıdır -i hope so. bu şiirin bizim edebiyatımızda tuttuğu yer -acı ama gerçek- tüm necatigil şiirinin kapladığı hacimden fazladır ve bunda dert edilecek bir yan görmüyorum. sanıyorum sosyal evrime de faydası olmuştur, ergenliğimizde yaşadığımız uzaktan uzaktan sevmelerin tadını sadece biz mi unuttuk büyüdüğümüz için yoksa artık ergenler de eskisi kadar sivilceli değiller mi? eğer bu denklem bir yerinden bir yere denk geliyorsa işte bu şiirin katkısı vardır, kesin vardır, olmalıdır.

benim hikayem? sünnetinde ağzına sigara tutuşturulan bir neslin erleriyiz, elbet alkolle de er tanıştık ve ne zaman aşka düşsek birkaç bırçet derdimizi anlatmamızı telkin ederken, geceleri yalnızca hayaletlerle paylaştık. fakat o kadar içli değüil, ben kolay konuşmuşumdur her zaman, retorik en beceriksiz olduğum iş değildir. ortaokulun sonları, mahalledeki kızdan ayrılmışım, sonra başka hikayeler (kız beni bıraktı, daha o zamandan istidadım belliymiş) okuldan bir kıza birisi aracılığıyla teklif ettim, o zamanlar teklif etmek deyince anlaşılırdı. sonra kız gelmiş teneffüs saati sınıfın kapısına benimle görüşmek istiyor. ulen sınıf dediğin zaten bir tür cehennem ve taze testesteron kokuyor, dedim tokadı yiyecek olsak yerdik şimdiye, rahatladım. kızcağız bile sadece "evet" dedi düşünün, o derece mahçup, "neye evet" diye soramayacağınız kadar ıslak dudakları ve bugün bile aklıma gelince içlenirim, bunu itiraf bile ederim 14 yaşında olmasaydı.

asıl hikaye başka, ne zaman olsa kolay konuşurum bir kızla, kolaycacık açılırım o günden sonra -önceleri hep öyleydi. fakat ne zaman tutulsam gerçekten dilim de tutulur, bir çocuk bile kolay çözemez, ne konuşurum, ne koşturur. şiirin hikayesi orada, istendiği kadar kartpostal yapılsın, söyleyemediğiniz, az bulduğunuz ya da vaktinizin olmadığı aşklarınız olmadan çözülemeyecek kriptosu. o kadar ki ezgi beni ketum sanardı hep, o kadarki kim olsa anlardı, ben anlatamazdım. bir bakış yeter miydi? sosyal evrim hadisesini niye anlattık bir bakış yetecek olsaydı, tek taş lazım, diz çökmek, müzik açmak, az içmek ve kalpler ve çikolatalar ve inanmasanız da söylemek. inanmadan söylemek daha kolay olduğu için.

ha 14 şubat, gücünüze mi gidiyor ne?

boş verin bunları varsa aklınızda birileri gidin konuşun, nasıl olsa daha kolay olmayacak konuşulunca da beceremediğiniz bir sevgiyi taşımak. nasıl olsa siz daha az hasta olmayacaksınız, onlu ya da onsuz ve nasıl olsa benim türüm tükenmeye mahkum kalacak devrimsiz geçecek bir yirmi yıl daha varsa, nasıl olsa yeni basım pırıl pırıl can yücel şiirleri, nasıl olsa camdan kalpler kırılmayan, tür tür çin mamülleri yine de nasıl olduysa arada yaşanacak ve hiç söylenmeyecek -kesinlikle gizlenmeyecek de- aşk hikayeleri.

tazesi var burnumun dibinde, 15 yıllık biraderime kızları gösteriyorum, dönüp bakmıyor, allah onun türünü taş etsin, tek taş.
şiirimiz karadır abiler

bakın ben demedim, bizim şiiri kara bulan da ilk ben değilim, hacımın evladı, ben şiirden anlayan bir insan bile değilim.
biraz, evet kesinlikle biraz, şiir okumuşluğum var, yazmışlığım zinhar yok! sakın ha, öyle düşünürseniz çok gücenirim. ama şiirde de bir çeşit sadelikten yanayım, yani garip değil de mesela, ama onca imgenin içinde kendini olduğu gibi ortaya koyan şiirden çok feyizler alırım.

zamanında bir kadının bana, evet bana, yazdığı şiirlere baktım gece gece, şiirde sadelikten yanayım. o kdar el dolandırmadan deseydi diyeceğini ben de el kızlarına kalmazdım. zamanında bir kadın bana açıkça demiş ki:
bir mutluluk bir gerginlik hali.
içten sıkıntılı, dıştan vakur.
elleri cebinde bir yağmurlu gün şeysi.
üstelik kayıp, şemsiyesi.
gözleri sulu. elleri şaka.
10 bira içer üstüne 9 şat tekila.
dedim işte manyak gibi bişey. git desen gitmez, kovsan iplemez.
tırnaklarını keser, bok gibi olduğunu bilir.
ellerini yıkamaz, pasaklılığı çekicidir.
dedim işte manyak gibi bişey.
bi duysa bunları, bana 5 metreden gerinir.
ellerini bağlamasalar, gözlerinden bellidir.
beynine saygıdan, ancak itinayla elektrik verilir.

evet, demiş. zamanında 10 bira içermişliğim varmış, 9 şat tekila yan masaya!

fakat bunu anlatmayacaktım ben size. biraz gönendim de söyledim bu şiiri. size bunu anlatmak değildi zatımın niyeti. bakın ne diyeceğim, turgut uyar'ı nasıl bilirsiniz? en hassas duygunun insanı, sizi görümce düğümlerine bağlayıp saklasam nasıl nefes edersiniz peki ya?
turgut uyar, ikinci yeni'nin, ikinici, yeniiiiimiiiiiziiiinnnnnnnnn en hassas şairidir. hassas şair şiirinde "evet" diye söz mü olur? oldurana bakacağız:

"hiç bir şeye yaramam
ama yine de seni severim
o zaman sen de beni sev
evet"

bakın demiyorum bizim dildeki en güzel sözlerdir diye, turgut abinin hüneri olduğunu söylüyorum. siz de aynısını yazabilirsiniz ama aynı gelmeyecek bize. işte ondan şair olmak kelimelerle oyalanmak değil, ondan ataol behramoğlu şiiri kesat, ondan muhafazakar şair olunmaz, be kimse kız vermez şaire ondan. ancak, sanıyorum ancak, bazı şairlerin hüneri bu kadar açık olup da bu kadar güzel olmak. laf aramızda turgut uyar'ın gençlik fotoğrafı var, bir çirkin ki sormayın. ancak işte öyle güzel kadınları kandırmak, tomris uyar'ın gençlik fotoğraflarını bulup bakın, bu çirkin adamların hakkı sayılabilir, evet.

şiiri verip bitirmeden evvel diyelim, bu kadar açıklığın görkeminde siz hiç bu denli güzel kadın sevebilir misiniz?

ilkin

bunu kimse söylemedi belki düşündü
çünkü vardır insanın yaşamasında
uyku ve öfke gibi vardır
kimse söylemedi
tuzunu çoğaltan bir denizde
nasıl batarsa güneş öyle
ben de kaçırdım
ki gözüm bütün gün
günboyu lekelerde
kaçırdım ama şöyle de söylenebilir
şiirin bütün geçmişinin dışında
önceden açıklanan her şeyin dışında
örneğin en sıcak ülkelerin yazında
en soğukların kışında
yanarım üşürüm berbat olurum
hiç bir şeye yaramam
ama yine de seni severim
o zaman sen de beni sev
evet
var. o da vardı. bazı şiirler, o karşımdayken içimde çınlardı.
o olmadığı zamanlar da oldu. olmadığı zamanlar olduğundan çoktu. bazı şiirler o yokken içimde uğuldardı.
olmadığı zamanların vurmadığı zamanlar da oldu. bazı şiirler var oldukça bazı anlar ölmezdi.

*
"iki çay söylemiştik orda, biri açık,
keşke yalnız bunun için sevseydim seni."

kaç çay söyledik bilmiyorum. kaç zaman geçti bilmiyorum. kaç insan... kaç insan daha geçer bilmiyorum. bazı insanlar neden daha özel bilmiyorum. niye beni sevmedi bilmiyorum. aslında sevip sevmediğimi bile bilmiyorum. bilmediğim çok şey var, bildiğim az şiir. istediğim ne var, onu da bilmiyorum.
*

bazı insanla yok artık, bazı şiirler var.
bazı şiirler vardı,
ve şiirlerde bazı kelimeler.

vaktiyle söylenmediği için
vakti de, kelimeleri de alıp gitti bir kadın.

sebebini soracak bir 'neden'i bile kalmamıştı adamın
ama okuyacak bazı şiirler hala vardı,
zamandan münezzeh.
/