...bunu daha önce konuşmuştuk biliyorsun. tüm o etki-tepki, arz-talep, neden-sonuç ilişkilerini filan. kendi içinde bir bütünlük taşıyan süreçleri en çok da. bu büyük, güzel ve gürültülü dünyaya hangi değer üzerinden baksan başka bir şey görüyorsun. hayatının muhasebesini hangi kurla yapsan başka bir sonuç çıkıyor. eğitimini aldın, sistemini kurdun, yolunu çizdin, yine de bu bitmek bilmeyen alış-veriş, bütün bu piyasa, inip çıkan değerlerle bu şahane hayat borsası, seni bir gün karda bir gün zararda, bir gün borçlu bir gün alacaklı çıkardı durdu. girişimler, stratejiler, bir de böyle deneyeceğim, bundan sonra böyle olacağımlar. amaç kazanmak, bu kimse için değişmez. ama neyi kar, neyi zarar sayıyorsun, işte bu her şeyi değiştiriyor.
meselenin bütün özü kendisi ama yazar yazmaz dağılacak o kelime. "iyi" ve piuuv, darmadağın oldu bile. görecelikler girdi, tanımlar girdi, kriterler, süreçler, borsalar, değerler, zamanlar, şartlar, tecrübeler, inançlar ve inançsızlıklar girdi, teorisi-pratiği girdi, nası iyiler, cami mi yaptırmışlar, sözler ve eylemler girdi. daha söylendiği anda bütün bir zaman ve bütün bir mekan içine topluca girdi tek bir kelimenin, tanrı'ya da tanrısızlığa da birden ulaştı, büyük bir patlama oldu, göz gözü görmez oldu. tozu dumandan ayırmakla başlayabilir her şeyin toparlanabileceğine inanan bir insan, ben o kadar büyük işlere göre akıl, o kadar sabırlı kulaklara göre ağız değilim. şimdi ve tam şu anda, kimsek ve bize ne ifade ediyorsa, ondan ibaret kalabilir çünkü zaten tüm bunların ötesinde, tüm bu saydıklarımızın, ve yaratılmış bütün farklılıkların başlıca ortak kaygısı olmak gibi bir özelliği var. buradan çıkalım, gözüm yakını görmez, toza toprağa gelmez.
kötülük iyiliğin kaburga kemiğinden yaratıldı bence. başlangıçta yalnızca iyilik vardı ve kötülük, tanrı'ya düşman kesilen şeytan gibi kıyamet gününe kadar karşısında olacaktı iyiliğin. bu savaş hala bitmediğine göre daha güçlü olduğunu söyleyemeyiz ama, "umursanmak"la silahlandırıldığından, bizler istemesek de kötülüğü muhatap alıyor, iyiliğin ne olup olmadığını dahi ondan soruyoruz. bir şeyin iyi kabul edilmesi için başka bir şeyin kötü olması yetiyor çoğu zaman. zaten yapması gerekeni yapmış birini göğe çıkarabiliyorsun. kötünün iyisini iyinin kendisinden sayabiliyorsun. en az tanımı kadar değişken bir skala ki deneyimleyebildiğinden daha geniş olamaz zaten. nefes aldıkça ve yaşam sürdükçe sürekli yerinden oynuyor bütün bu değerler ve yerinden oynuyorsun sen de beraber, kimse buna neden böyle diyemez, senin yaradılışın da ortada dünyanınki de. ama işte tam da bu yüzden, bir şeyi değerli yapan zaten o doğaya rağmen gerçekleşmesidir. bir buldozerin önüne bedenini değil, yaşama içgüdüsünü dikebilmiş olmaktır bizim idrakımızı aşan.
koca evren ve koca zamanda birbirinin aynısı olan iki insan bile bulamayız ama ben yakından bakabilirsek o insanların her birinde insanlığın tamamını görebileceğimize tuhaf bir şekilde inanıyorum. bir insanın hangi hücresine bakarsan bak dna'sına ulaşabilir ve kim olduğunu söyleyebilirsin ya, aynen öyle. bütün için hiçbir şey ifade etmeyen bizlerin, birbirlerine benzeyen ve birbirlerinden görünürde pek ayrılmayan, basit ve sıradan yaşamları olan bizlerin, basit ve sıradan kaygıları içinde arıyor ve buluyorum, anlamaya ya da anladığımı sanmaya ihtiyaç duyduğum ne varsa. kıymetsiz görünenin içinde arıyorum, çünkü değil başkalarının, kendimizin bile bakmadan geçtiği anların birbiri peşine dizilmesiyle geçiyor hayat ve dikkate değer bulursak eğer, yaptığımız her şeyde, söylediğimiz her sözde, tıpkı dünyada dönenler kadar büyük meselelerin döndüğünü görebiliriz. en güçlüsünden en zayıfına kadar bütün içgüdülerin sesine uymak ve hem dışımızdaki dünyanın hem de kendi varlığımızın doğası neye yatkınsa ona göre yaşamaktan bir dakika geri durabilirsek, tecrübelerimizden daha eski olan o "kaygı"ya, yeniden uyanması için bir fırsat verebilirsek, o dakka farkedebiliriz, aradığımız şeyin neden bu kadar zor ve neden bu kadar değerli olduğunu. iyiliğin temeli iyi olma kaygısıdır ve bunu kaybettiğimiz zaman her şeyimizi kaybetmişiz demektir. burada bir fotoğraf çekelim.
öyle zamanlar ve öyle deneyimler ki seni senle alakası bile olmayan bir başkasına dönüştürebilirler, bunu anlarım, anladım da biliyorsun. kimse "tecrübe"yi küçümseyemez. aklının gördüğü, hafızanın sakladığı, zekanın kullandığıdır tecrübe, onu yok sayamaz ve bazen ona rağmen yaşayamazsın. ne yapacağını sana o söyler, ne yapmayacağını sana o söyler, kim olacağını o seçer. bütün dünyanın yandığını görmek istediğin zamanlar oldu, herkes anladı ve kimse yargılamadı seni, sen de yargılamadın. dünya kötüyü tecrübeleriyle yargılar ve ne kadar kötü olabileceğine onlarla karar verir, sen de yoldan şaşmadın. kötülük çoğu zaman haklıdır ve sen de yerden göğe haklıydın, daha kötülerini de görebilir ve daha da haklı olabilirdin, hatta artırıyorum; senin bu hakkından bağımsız olarak düşünüldüğünde dahi, o insanların herbirinin olan bitenin tamamını hatta daha fazlasını hak etmediklerini de söyleyemezdi kimse. ama mesele bu mu. herkes hak ettiğini sandığını hayattan değil de direkt birbirinden alsa, tahrik olan tecavüz etse, kazanamayan çalsa, ihanet edeni öldürsek mesela ve mesela her hakedenin ağzını burnunu kırsak, kendin başta olmak üzere kimseye neden böyle yaptın demezsin ve böyle olursa bunu anlarım. ama her canı yananın can yakmadığı, yakmayabildiği bir düzende yaşıyorsun ya, geç farkettim ve geç söylüyorum affet; haklı değildin. gene olsa gene yaparsın ve gene yapsan gene anlarım diye söylüyorum; bir toz zerresi kadar bile haklı değildin.
sen birinin sana duyduğu güveni boşa çıkardığında, sadece ona değil, onun yoluna çıkacak olan herkese borçlanırsın. senin boşa çıkardığın güven senden sonrakilerden esirgenir, yani, yaşanmış olanların yaşanabilecek olanları katletmesidir tecrübe. herkes birinden aldığı dersi bir başkasına satardı ve bu böyle her şey bitene kadar giderdi, arada bu zincirleri kıran birileri olmasa. arada ders almayan birileri olmasa, kötülük daha kötü olanın kazanacağı ve en sonunda en kötünün kalacağı bir sona kadar giderdi. ama dünya hiçbir yere gitmediyse ve hala yerinde duruyorsa bunu o "zayıf" halkalara borçluyuz. bunu umursanmayanlara, akla mantığa ters düşenlere, saf-salaklara, öğrenmeyenlere, haksız olanlara, güçsüz olanlara borçluyuz. iyiliğin doğası gereği, yaşamın doğası gereği, insanın doğası gereği, düzen iyileri böyle tanımlar. iyinin kendisi bile çoğu zaman böyle tanımlar. bu yüzden benim en sevdiğim iyi, iyiliğinden şikayetçi olmayan iyidir.
iyi niyetini kaybetmiş bir insanın iyiliğinden söz edemeyiz artık. sen onunla iki kelime ediyorsun mesela o diyor ki bana yazıyor. çünkü ona daha önce yazdılar. bu kadar basit. çünkü onun tecrübeleri var. o ne insanlar, ne hikayeler gördü geçirdi, görmediyse de duydu, duymadıysa da okudu; çözdü alemin sırrını. insan nedir, erkek nedir, kadın nedir, ondan sorulur. ne diyorsun ve ne demek istiyorsun, o bilir. kimseye güvenmeyen insanın güvenilirliğinden söz edilemez artık. kendi iyiliğini kaybetmemiş insan iyiliğe olan inancını da kaybedemez. sen varsan başkaları da var illaki. yok yaşayan son iyi insan benim diyorsan da zaten öldür kendini; bu korkunç dünyada tek başınasın, seni yerler, seni yutarlar.
bireysel olanı küçümseme, bir çiçekle de bahar pekala gelir. büyük dünyalarda büyük büyük yollar çizenler, kendi küçük dünyalarında nelerin kafasını yaşarlar bilemezsin. okyanusları geçmeye güç arayanlar, küçücük nehirlerde nasıl boğulurlar göremezsin. gözünü sevdiğimin teorileri koca koca evrenleri kurtarır da pratikte bir gram kötülükle baş edemez, akıl erdiremezsin. seni teorinin ve pratiğin her tarafıyla kötü olmaya iten, bunu öğreten bir düzende, basit; dünyayı kurtarmanın bir yolu da kötüye dönüşmemektir. son iyi de yeryüzünden silinmediği sürece kıyamet kopmayacak nasılsa; alt tarafı dünya, gözünde fazla büyütme, tamam o çok büyük ama sen de az karmaşık değilsin.
başkaları neler olduğunu bilmez, orada değildiler, sen oradaydın. sen gördün, hiçbir şey boşuna ve nedensiz değil, hepsinin bir anlamı var. doğru bir yargıya yanlış bir sorgudan varılmaz. hangi sorudan başlayacağını senden başka kimse bilmez. kendinden başka hiçbir tanığın yok. sanığın da. insanlar evlerine giderler ve sen kendinle kalırsın. ölürler ve sen kendinle kalırsın. kime gitsen eninde sonunda kendi kapını çalar, kendi yüzüne bakarsın. o sana nasıl bakar? işte bütün mesele bu.
...seninle aramızdaki türlü türlü ilişki yüzünden, kim olduğun, kim olabileceğin yüzünden, ne düşündüğün, ne hissedebileceğin yüzünden, aslında son yıllarda yaptığım şeye konuşmak bile diyemiyorum. tanıdığımız, sevdiğimiz, seviştiğimiz insanlar olduğu sürece hiçbirimiz tam olarak samimi değiliz, en azından bunu söyleyerek samimi görünebiliyoruz. ben hep herkesin aklından geçen her şeyi söyleyebildiği bir dünya hayal ettim. o kadar çok hayal ettim ki en sonunda kendimi kafamın içinde bir başka dünyayla yaşarken buldum. seninle ne zamandır birlikteyiz saymıyorum ama, ne kadar sürmüş olursa olsun, beni tanımlarken söyleyebileceğin ilk kelimenin "hayalperest" olduğundan eminim. bugün sana küçük bir sır vereceğim. hayalleri sevmiyorum. hayallerde yaşıyorum, çünkü gerçekleri bilememek beni öldürüyor.
ben tanrıya inanıyorum. bunun pek çok nedeni var. varsa eğer bir bozukluğu, onu bozan başlıca şeyin "bilmek" ya da "bilememek" olduğu bir kafa düşün. "bilmek" ile "bilmek" arasındaki o şahane fark işte, onun olmadığı bir dünyadan bahsediyorum. bir şeyi kesin olarak bilmekten. bu bizim dünyamız değil. bu bizim bir şeyi kesin olarak bilebileceğimiz bir dünya değil. her dünyanın, içinde olup biten her şeyi bilen bir tanrısı olmalıdır. olmak zorundadır. bunu bilen, bunu bir gün bize de bildirebilecek olan bir güce inanmasam, ben varlığımı bir tek an bile, bir tek zavallı an bile sürdüremezdim. eğer bilmiyorsak ve hiçbir zaman da öğrenemeyeceksek, herhangi zavallı bir şeyi, herhangi gereksiz bir şeyi, mesela abimin bugün ne yediğini, annemin şu an neyle uğraştığını, sana iyiyim derken gerçekten iyi olup olmadıklarını, tüm bunları yaşıyor olmamızın ne önemi var, bana bundan daha bedbaht bir anlamsızlık kurgulayabilir misin.
her şeyi bilmenin anca tanrının kaldırabileceği bir şey olduğunu düşünürdüm hep. ama son bir kaç yıldan beri, öyle geliyor ki bütün pisliğine rağmen, eğer dünyayı tam olarak algılayabilecek olsaydık, hiçbir şeyi o kadar da sorun etmezdik. bir bütün olarak, yani kaçırdığımız bütün iyi ve kötü taraflarıyla dünya, bizim için de kabullenilebilir bir şey olurdu. asla bilemeyeceğimiz kötülükler kadar, asla bilemeyeceğimiz iyilikler de var olduğu için hala ayakta dünya, tanrının ona gösterdiği tahammül de bu yüzden. bunu bilemeyeceğim için buna sadece inanıyorum. bazı şeyleri bilip bazılarını bilememenin, bir sınav olduğu iddiasını kabul ettiğim şu hayat deneyiminin en acıklı, en dayanılmaz tarafı olduğuna da.
ben öteki bir dünyaya inanıyorum. gerçeklik kavramıyla biraz olsun bozmuş olan her insan daha gerçek bir dünyaya inanır bence. orada her şeyi bileceğimize de inanıyorum. ama bu elimizdeki, bu sınırları, bu kuralları belli olan dünyada, hiçbir şeyi kesin olarak bilemeyiz ve bildiğimiz şeyleri kesin kabul etmek için bir şeylere ihtiyaç duyarız. iki kere ikinin dört etmesi gibi, herkesin kabul ettiği, birilerinin başka kabuller doğrultusunda ispat ettiği, deneylerle, görüntülerle, imzalarla, kayıtlarla belgeli, gerçekliğini tartışmadığımız şeyler bir yana, hayatımızı belirleyen asıl gerçekler hep başkalarının ellerindedir. bu böyledir diyebileceğimiz, bunu diyebildiğimiz sürece yaşayabileceğimiz şeylerin çoğunu bize bizim dışımızdaki insanlar söyler. sevgilimiz bize seni aldattım der örneğin ve biz bir belge aramayız bunun için, çekip gideriz çünkü inanırız insanlara, insanlara inanmaktan başka yapabileceğimiz hiçbir şey yok. işimize yarayacak bilgilerin hemen hemen hepsi bir başkasının ağzındadır ve çoğu zaman o ağızdan ne çıkarsa odur gerçek. ve hadi böyle bir dünyada, onun şartlarında ve onun kurallarında, yine altından kalkamayacağımız bir kavramın daha adını zikredip ağırlığıyla ezilelim. "yalan" diyelim. yine bütün zaman ve bütün mekan ve bütün anlam görecelensin. şu her halt olmaya elverişli dünyada sadece birazcık net olmaya ihtiyacım var, sadece, bir şeyden bahsettiğimde sadece ondan bahsetmeye, bir şeyden son derece emin olabilmeye; kötü olan kötüdür iyi olan da iyi, ilk insandan sonuncusuna, hepsinin ilk nefesinden sonuncusuna, hangi şartlarda ne olmuş ve ne olacaksa, bu budur diyebilmeye. yalan, sadece yalandır aslında. ama onu da türlü anlamlara sokup türlü yargılamalara giren düzende gel o anlamları da konuşalım, tamam. taam taam. bu aralar yaşama biçimimin özeti oldu bu zaten. taam taam.
yine yaşamın doğası, yine insanınki de, ve yine en tuhaf gerçeklerden biri ki hem ironik hem de trajiktir allahına kadar; herkes yalan söyler, deriz. yalanın büyüğü küçüğü olmaz, siyahı beyazı olmaz, ama olur sayarız, tam da bu sebepten ve bu mecburiyetten. yalanı yargılamak bile kendisine dair yalanlar söylemeden imkansızsa, tanrım altı üstü bir insanım ve senin gücüne sahip olmakta gözüm yok ama, bize bununla yaşama gücünü nasıl yarattın da verdin, algısı sınırlı bir akıl da bu yüzden değil mi en başta, o aklı birazcık zorlarsak senden başka hiç kimseye, kendimiz de dahil ve başta olmak üzere, tahammülümüz kalmıyor ve verdiğin tahammül gücünden ibaret aslında yaşam, değil mi. herkes yalan söylemez. yalan söyleyen herkes de her zaman yalan söylemez. eğer öyle olsaydı yalanla bir sorunumuz olmazdı. baştan sona yalan olan bir şeyle sorunumuz olamaz, bir şey baştan sona yalan olabiliyorsa o bir yalan değildir çünkü. yalanı var eden gerçekliktir, gerçekliğin olmadığı bir yerde yalandan bahsedilemez, onu bu denli korkunç kılan da bu değil mi. neyin gerçek neyin yalan olduğunu bilememek değil mi zor olan, dayanılmaz olan. dayanılmaz değil ki dayanıyorlar. taam taam.
yaşamın temel ihtiyacı bilmek değil mi. bilinmek de bir o kadar. başkalarına bu yüzden ihtiyaç duymaz mıyız. bu yüzden yaşamaz mıyız bu koduğumun hayatlarını. yaşamak bilmek, bilinmek değil mi. olmayabiliyor işte. bilmek istememek de, bilinmek istememek de çok sık rastlanan, son derece normal olduğu halde şu küçücük beynime bir türlü sokamadığım, sığdıramadığım bir gerçek. tamam değişmez kurallar o dünyayı alabildiğine daraltsın, iş hayatında öyle gereksin, anneye babaya her şey söylenemesin mesela ve mesela binlerce insanla birbirine değen yaşamlarımız o yalanlara yaslansın ve tamam zorunlu olsun bu, ama ne kadar daralırsa daralsın, hiç değilse tek bir insan, tek bir başkası tarafından tam olarak bilinmek istemez miyiz, tam olarak bilmek istemez miyiz bir başkasının kim olduğunu. aksi yalnızlık değil mi, dayanılmaz değil mi, tanrı ile evrende tek başına olmak değil mi, bu kötü bir şey olmayabilir ama anlamsız değil midir, aldığımız her nefes, ettiğimiz her kelime, yaşadığımız her gün ve beklediğimiz her bir diğeri... bütün bu olan biten neden olup biter o zaman, ya da bir anlama bile ihtiyaç yok mu, ona bile ihtiyaç yoksa biz niye varız, niye yok olmuyoruz. bir insan kendi bildiği bir şeyi bir başkasından neden gizler. olmuş olan bir şeyin olmuş olmasından daha önemli ne olabilir, bu olmuşluğu gizlemek, ya da olmamış gibi göstermek ne işe yarar, kim bundan ne fayda sağlar. insan, tamam çıkarları ve zorunluluk kabul ettikleri doğrultusunda bütün evrene dilediği gibi görünsün ve bütün evreni dilediği gibi görsün ama, sadece bir anlamı olduğu için yanında olmak istediği birine nasıl yalan söyler, neden yalan söyler, bununla nasıl yaşar, yalan söyleyebileceği birini hayatında nasıl tutar, nasıl tahammül eder ve nasıl sever, yalnız kalmamak için mi, yalnızlığın kralı bu değil midir, birinin yanında yalnız olmak değil midir yalnızlıkların en dayanılmazı. ben daha unuttum yerine market kapalıydı diyenin varlığını aklıma sokamazken hayatını yalanların üzerine inşa edenler, buna da başkalarını ortak edenler, bunun adına da beraberlik diyenler, birbirlerini tanımadan elli yıl yaşayıp geberip gidenler... şükür mü edelim, acı mı çekelim, hayatlarımızın kıymetini mi bilelim yoksa biz de mi geberip gidelim bir an önce, napalım, nasıl yaşayalım tanrım. tamam saçmasapan sorular sormuyorum. taam taam...
yalan gerçeği gizlemektir, gerçeğin büyüğü küçüğü olmadığı gibi yalanın da büyüğü küçüğü olamaz. ama kabul edilmiş türleri kabul ediyormuş gibi yaparsak, ben asıl yalanın küçüğünden nefret ederim. söylememenin büyük değişiklikler yaratmayacağı yalanlardır çünkü onlar, söylemeyince bir şey kaybetmezsin, söylediğine bile değmez. küçük yalanlar gereksiz yalanlardır ve gerekmediğinde bile yalan söyleyebilen insan yalancının tillahıdır, onun için çok basit bir iştir yalan söylemek. karısını aldatan adam yalan söylesin, zaten her şeyi bok etmiş, yalan da söylerse şık durur, bir anlamı olur yalan söylemesinin. ama öteki türlüsü çok acı oluyor, gerçekten yazık oluyor... aksi ispatlanamayan küçük yalanlar görmezden gelinir, ama bir tanesi ispatlanır, bir tanesi elle tutulur gözle görülür olur ya sonun olur işte o, diri diri gömer seni. en büyük yalanlar, küçük yalanlardır. bence söyleme. bence ölmeden ölme. ne farkeder diyorsun. taam taam.
gitmediğin bir yere gittim dediğinde ve ben bunu öğrendiğimde, ne kadar küçük olursa olsun ki işte ne kadar küçük ve gereksizse o kadar tehlikeli bir şeydir yalan, benim seninle yaşayabileceğim, konuşabileceğim hiçbir şeyin hiçbir önemi kaldı mı, kalabilir mi. ağzımdan çıkacak olan her kelimede, yapacağım her şeyde senin ağzından çıkacak olanlara bağlıyım ve bir gün sen, bir şekilde, senden alabileceğim herhangi bir şeyin kayda değer olmayabileceğini gösteriyorsun. insanlara güvenmek zorundayız, buna mecburuz, bir şey söylemek için, bir karar vermek için, kim olacağımızı bilmek için, ne yapacağımızı bilmek için hep birilerine, iyiliklerine ya da kötülüklerine güvenmek zorundayız, ve sen artık güvenilemez oluyorsun. dünyanın en iyi insanıyım desen de aynı, en büyük orospu çocuğuyum desen de; artık seninle ilgili olarak varılacak yargılarda senin sözlerinin bir değeri yok. bundan daha büyük bir kaybetme düşünülebilir mi ya da seni kaybetmiş biri seninle yaşayabilir mi.
bir de güzel yalanlar var, yine kabul ediyormuş gibi yaparsak. en çok söylediğimiz yalanlar. çoğunlukla aksi ispat edilemez ve sorun çıkaramaz yalanlar. çok güzelsin gibi, çok seviyorum gibi, saçın ne güzel olmuş, ama kilo almak sana çok yakışmış, çok özledim ben de, sensiz yaşayamam, seni hiç bırakmayacağım... dünya yalansız dönmez tezi doğruysa dünyayı döndüren yalanlar bu yalanlardır. söylemekten kimseye zarar gelmeyen, gelmez gibi görünen yalanlar. en çok söylenilen bu yalanların en çok söylenileni de, "iyiyim"dir. bu yalanları çoğunlukla sevdiklerimize söyleriz. sevdiğimizden söyleriz hatta, ironiye gelir misiniz. güzel yalanlar mutluluklar yaratır, ama yalan mutluluklar yaratır, yani beceremeyenin kaş yapayım derken göz çıkarması yakındır yine. maddi durumunuz çok kötü olduğu halde iyi olduğunu söylediğiniz insanlar, üzülmesinler diye yardım bile istemediğiniz insanlar, siz bankalar kapınıza gelene kadar idare ettikten ve her şey ortaya dökülüp sorun çözüldükten sonra, artık ömürlerinin sonuna kadar bir daha rahat olmayacaklar. siz iyiyim dediğinizde ve çok iyi olduğunuzda bile içleri rahat etmeyecek artık. onların huzurlarını aldınız. artık sürekli endişeliler. çünkü siz güzel yalanlar söyleyebilen bir insansınız. güvensizlik de, güzel niyetlerden doğsa bile güvensizlik. o kadın da zaten siz güzel diyorsunuz diye sevmeye başlamıyor o kocaman burnunu.
güvenilen birinin bir yalanının ortaya çıktığı an, birinin ölüm haberinin alındığı ana çok benzer. tarifsiz bir acının ilk evresidir ve her gerçek kaybetmede olduğu gibi, kim olduğunuzu, ne yaptığınızı, ne düşüneceğinizi şaşırırsınız, evren yerinden oynar, her şey anlamını bir süreliğine kaybeder, siz ayağınızı bastığınız dünyadan bir süreliğine kaybolursunuz. yalanı ortaya çıkan, her şeyi düşünebilir ama o anda hissettiğiniz şeyin acı olduğunu aklından bile geçiremez. yalancı, yalanın söyleyemeyen için ne demek olduğunu bilseydi, güvenmenin ne demek olduğunu bilseydi o yalanı söyleyemezdi zaten. söylediği yalan yüzünden sizi kaybettiğine üzülür de, bir insanı hiçbir yanlış yapmadan kaybetmenin ne demek olduğunu bilmez, karşısındaki insanın asıl kaybeden olduğunu, üstelik bunu hak edecek bir şey de yapmadığını, bunun en büyük çaresizlik olduğunu, bu yüzden ölüme çok benzediğini, kendisinin artık onun dünyasından silindiğini, bunun ne denli acı olduğunu, idrak etmesine imkan yoktur çünkü kendisi ne kimseye güvenebilir, ne de güvendiği birini böylesine çaresizce kaybedebilir. "yalancının cezası, kendisine inanılmaması değil, kendisinin kimseye inanmamasıdır" demiş bernard shaw, öpeyim o çoktan çürümüş ağzını...