günler birbirlerinin arkasından alacaklı gibi koştukları halde diz eklemleri erimiş bir kadın gibi geçiyor yaz. nerden çıktığı belli olmayan bir oyun fikri, kimin nereye girdiğinin izlerini sürdürüyor bir önceki seferin en önce bulunanına. odaları tek tek dolaşıp her şeyin arkasına bakacak. nereye baksa bir kişi eksik. o arayış o kadar uzun sürecek ki, bulunmuş olan herkes ebe olacak kendi gönlüyle. dağılınacak dört köşeye. nerdesin? sen o pencereden çıkıp kapıdan geri dönünceye dek ben senin yokluğunu ilk defa sorguladım. boktan bir şeye benziyordu. ileriye mi yoksa geriye mi gittiğim bilinmesin diye yan yan yürümeyi öğretirken bana, hani o deniz kenarında, sen çömelirken ben anca kulağına geldiğim için, biraz da kolaya kaçarak uzanıp fısıldamıştım ya, tra la la la. hangi yaz sıkılacağım kadar uzasa içinde senin yaşadığın bir şiir yazıyorum. pencereden uzanıp, herkesin taklit ettiği ama kimsenin senin gibi yerli yerine oturtamadığı o sözü geceye fısıldıyorum;

"sessiz."
her cümleyi yazının son cümlesiymiş gibi yazan, her şeyin bir an önce sonuna gelmek isteyen, bekaretini aynı aceleyle sonunu getirdiği aşklara vermiş, çıplak sırtını fingirdek yazlara dönmüş bir kız kadar ruhsuz uzanıyor aramızda gece. annelerin çocuklarını, çocukların babalarını aradıkları sokaklarda ileriye mi yoksa geriye mi gittiği belli olmadan dolaşıyor. suyun kendisi kayıp kokusu avuçlarımızda. anlamsızlık anlamın kendisi olup da elini başka bir tenin altına soktuğunda, ifadesiz yüzlerle camlardan bakıyor, tembelliğinden aşık bile olamıyor ağustos. kimi bulsa bir kişi eksik. ahlaksız insanların üzerindeki namus bekçiliği kadar eğreti duruyor dudaklarında, başkalarınınkiler.
"istemediğim sonuçların en büyük yardımcısıyım" sözü bana sevmediğim bir kitaptan kalmış, babam sık sık sevdiğim şeyleri gözden geçirmemi söylerdi de anlamazdım. zamanı gelmişse gelmiş oluyor bazen. öleceği çatana teneffüs yapmak onun huzur içinde ölme hakkına tecavüz etmek gibi bir şey. bana da aksine o vakitler her şeyi söyleyebilirdin ama bunu söyleyemezdin. o seni bundan böyle sevmeyecek diyebilirdin. o da hakikaten artık beni günahı kadar sevmeyebilirdi. kendine her şeyiyle benden daha iyi birini bulabilir ve beni bırak, kimseyi sevmediği kadar sevebilirdi. onlar çok mutlu olabilirlerdi ve ben yalnızlıktan ölebilirdim. ben olduğum yerde duruyor olurdum da dünya değişiyor olurdu. ama baktım ki dünya kadar ben de dönüyormuşum, o vakit her türlü tecavüze yeltendim lakin iki elimle bir siki bile doğrultamıyormuşum.
bütün bunları bunca zamandır saklıyor muydun. nerede saklıyordun. benden mi saklıyordun. saklamak için bunca özen gösterdiğin şeyler, nasıl oluyor da bu kadar basit bir nedenle, onca yıldan sonra ve bir iki basit kelimeyle, önüme seriliveriyorlar. orada tam olarak ne tür bir iş yapıyorsun. kimi kimden kaçırıyor, kimi neyle vuruyorsun. sandığımdan çok daha fazla yerin var, bazen biliyorum. bazen anlıyorum. ama sen de anlıyorsundur. henüz bir oğlan çocuğu olduğum günlerdi. çok ama çok eskimiş günlerdi. tüm o görüntüler, o sessiz görüntüler, birini günahıyla yüzleştirmek için bile çok fazla. o kadar uzun, uzun, uzun bir yoldu ki ve ben hala o kadar üzgünüm ki.
evet sözde eğlenmeye gitmiştik. evet ben ne zaman birilerini eğlendirdiysem ardından illaki ödettim, yeni de değildi bu eski de. o duvarın üzerinde oturuyorduk evet. vakti gece yarısıydı ve gecenin olduğundan çok daha geç olduğu bir şehirdi o, yine de eve gitmek istemiyordum. bana bakıyor ve her zaman olduğu gibi, benimle konuşmuyordu. yüzünde öyle güzel bir şey görüyordum ki, her zaman olduğu gibi onu oradan silmek istiyordum. konuşmaya başlayınca duramıyordum. söylediğim şeyler, bugün önüme dökülenler arasında yok. onlar hiçbir gizli kaydın hiçbir köşesinde yok. ne söylediğimi aklımda tutmama hiç gerek olmuyor, çünkü zaten hangi yaşta kime ne söylediysem, hepsi birbirinin aynısıydı. o kadar garip şeyler söylüyordum ki sanki ne demek istediğim en az beş-altı yıl sonra anlaşılsın istiyordum. sanki öyle laflar edeyim ki bilmem kaç sene sonra hatırlamak bana bile dert olsun istiyordum. gün gelsin ve şuramda bir düğüm gibi dursun istiyordum. o kadar büyük gerçekler ki ustaca uydurulmuş yalanlar gibi görünürler. kaçmak isteyen insanlar, yapamayacakları hiçbir şeyleri yokmuş gibi görünürler.
evet o pencere önü de vardı. onu kaçırmaya gittiğim zamanlarda, pılını pırtını toplaması için beklerken hep orada otururdum. hep sonunda bugün benimle konuşacak zannederdim ve o hep yüzünde aynı saçmasapan şeyle susardı. sadece bir soru sorduğum zaman konuşur ve verdiği her cevapla beni de sustururdu, ama çok geçmeden daha zor olduğunu düşündüğüm bir başka soruyu illaki bulur ve illaki deli olurdum, bunu nasıl yapabiliyor diye. onu üzdüğüm zamanlarda bile gülerdi. başka türlü gülerdi ama olsun. dünyaya bu kadar güveniyor olması çılgına çevirirdi beni. çocuktum. her şeyi bildiğimi sanıyordum. her şeyi anladığımı sanıyordum. işin kötüsü söylediğim her şey çıkıyordu da. kötümserliğin en şiirsel cezası haklı çıkmak olabilirdi, ki her seferinde kesiliyordu da.
böyle dediğinde biri, halihazırda ölmüş de olabilirsin. artık oradan toparlayamayacağını anladığında, ne olursa olsun seni korumaya programlanmış olan beynin, sana aynı hayatın içinde bir yenisini yaratmış da olabilir. değişmiş de olabilirsin. unutmuş da. seni tanıyanlar, başka biri olduğuna yemin etmiş de olabilirler. geçmiş de olabilir, kendi kabuklanırken seni yeryüzünden kazımış olan yara. her şey yoluna girmiş de olabilir, yol diye bir şey kalmadığında. gerçekliğini sorgulamayacağın kadar uzun sürmüş de olabilir, iyiliğin. ama odanda kilitli bir sandık vardır, mutlaka. unutamayacaklarını gizleyen. kim olduğunu söyleyen. bana bu akşam bir şey göster oradan. bana oradan bir şarkı çal. o kadar eskidim ki benden yeni bir şey çıkar, onu önce sana verecek sonra geri alacağım.
şimdilerde bunu söylemek kolay tabi ama o zamanlar resmin tamamını göremiyordum. isteyebileceğim her şeye sahiptim ama onlarla ne yapacağımı bilemiyordum. çoktan eskimiş yıllardan birinin son, bir başkasının ilk günüydü, o evini balonlarla doldurmuştu ben içimi türlü saçmalıklarla, o çok kötüyüm demişti ben çok pişmanım demiştim, yine yanlış zamanda doğru yerde ya da doğru zamanda yanlış yerdeydim işte, yapacak pek bir şey yoktu. ben onunla konuşurken yanımda olan diğeri yüzüme bakıyordu, her şeyi anlıyordu, herkes için yanlıştı ama yine de istemişti, sabah bir kez daha tövbe ederek gidecek ama nasılsa bir gün yine geri gelecekti. ama ya o gece her şey başka türlü olsaydı. ya araya bunca zaman girmemiş olsaydı. ya şimdilerde mümkün olabilen şeyler o zamanlarda da mümkün olsaydı. o elma gökten sonunda düşmüş ve herkes hak ettiğini bulmuş olsaydı. ama olmadı işte, olamazdı da. günü gelmeden görebilir misin gününü. geleceği bilebilir misin. şimdilerde mutlu olmak kolay tabi, o zamanlar hayalini bile kuramıyordum.
görüp görebileceğiniz en gerizekalı insan benim. ben çok özel bir türüm. ama o nerde bozuk bir şey görse tamir ediyor. ayaklarına engel olamıyor, sallıyor sürekli çocuklar gibi, bense sürekli yemek yiyorum, kocaman bir göbeğim oldu. çünkü siteniz çok boktan, admininiz de keş diyorum, gülümsemek güzel şey ama sırıtmak öyle mi, sürekli rezil oluyoruz, rezil rezil dolanıyoruz. benim götüm tavana değiyor ama gerçek anlamıyla ve allahaşkına nasıl olabiliyor bu. aslında çok normal bir insanım. bu dünyadaki en normal insan benim. üstelik şanslı piçin tekiyim de. penceremde beyaz lilyumlar, burnum omzunda. boşa geçmiş yıllar, bitmeyen yazlar ve magical, lyrical, beautiful töbe töbe bişeyler. kötü şeyler için her türlü planımız var ama iyi şeyler için tamamen hazırlıksızız, yer altına iniyoruz, çatılara çıkıyoruz, neyse ki altı üstü kırk kiloyuz, zerre kadar ciddiye alınmıyoruz, bu kadar da olmaz artık diyoruz, başkaları arıyor biz buluyoruz, bayılana kadar uyuyoruz ve allahaşkına noluyoruz.
buna bazen ceza deriz bazen de ödül, hangisini kabul ederseniz, beyler. ama keşke siz de bilseydiniz diyorum bazen. yükselişi farkettiğimiz o ilk anı hele de. durağa inen buz tutmuş merdivenleri inmeye çalışırken mesela. düşme fikri sizi korkutmak yerine güldürdüğünde. mecidiyeköy cehenneminde metrobüsten inmek her günkünden zorken ve siz inmeye çalışırken üstünüze çıkan insanlara sövmek yerine, onları da güldürecek şekillere girdiğinde yüzünüz, ağzınız, tavrınız, bazen siz bile ne kadar tatlısınız. sokaklarda penguen gibi yürüyen insanlar, bu yorgun, bu asık suratlı insanlar, bu kalabalık, bu hapı yutmuş şehir, bu düpedüz yaşam mücadelesi... yaşamın başka herhangi bir anı kadar yaşanılası; yani bu karda kışta bu bahar kafası?.. anlaşıldı merkez. biz doğuştan hazırız. merhaba siktiriboktan güzel gürültülü büyük soğuk ruhsuz dünya, merhaba karşıdan karşıya geçerken az daha ezilecek olan gerizekalı, merhaba bu gece yanındaki kıza sarılıp üşümeden uyuyabilecek şanslı piç, merhaba bakkal, merhaba merdivenlerde dansederken yakalayan ev sahibi... merhaba, sizi sıkıcılar. hadi biraz hızlanalım.
/