benim bütün sağlıklı kararlarımı "istisnalar" oymuştur. hangi şey hakkında çok yerinde bir fikrim varsa, o fikri buruşturup cebime tıkmaya her daim hazır olan güzel bir de istisna vardır.

uzak doğu filmlerini evde bile izlememeliydim. karar gayet güzeldi ve iyi gidiyordu. yarıda kesmek zorunda kaldığım üç beş filmden ve sonuna öle bite geldiğim bir kaçından sonra, dünyanın en güzel filmini yapacak dahi olsalar izlememiş olmayı umursamayacak kadar rahat olurdum; ah, şu oldboy olmasaydı. hadi oldu oldu, bari en sevdiğim hikayenin içinde geçmeseydi. ben zaten hayli uzak kaldığım şu uykulu kış günlerinde sinemadan iyice öteye düşmeyecektim.

fazla uzağa gidemeyecek ve gittiğimiz yerde yayılmadan duramayacak kadar tembeldik. nicedir perdeden beklenmedik bir şey çıkmıyordu ve çıkacak gibi de görünmüyordu ama içlerinden biri seçilmeliydi. yaza, yani temmuz'a, e yani inception'a daha aylar vardı sonuçta, arada bir idareten bir şeyler görülmeliydi. evde bize başka bir film seçtiren aklımız gişede nereye uçtu da kıvırmaya başladık, chan-wook park'a mı güvendik yoksa gördüğümüz ateşli karelere mi tav olduk, bilemiyorum.

cannes özel juri ödüllü bu umut verici film size çok şey anlatacakmış gibi başlıyor ama kısa bir süre sonra böyle bir amacının olmadığını anlıyorsunuz. herhangi bir mevzuyu sağlam bir yere bağlama ihtiyacı duymuyor, ki bu benim zihniyetime sahip bir izleyiciyi daraltmakta bir numara olan yöntem. olayı anlar ve absürd bir üslupla dokunduğu şeylerle ilgilenmekten vazgeçerseniz, gerginliğiniz az da olsa kaybolabilir, ota boka gülebilir, hatta belki sizi ısıran bu filmden keyif almaya bile başlayabilirsiniz. ne demiş spoiler: "hoşuma gitti; ben sapık mıyım?"

ilgilenenlerin daha önce filmekimi'nde görme fırsatı bulmuş olması yüzünden midir yoksa ivedik filmler salonları doldurduğu için mi bilinmez, bu film tüm şehvetine rağmen sadece sekiz kişi toplayabilmişti, onların ikisini de yirmi dakika içinde kaybetti zaten. film bitmeden çıkanlara kızıyor ama bu seferkileri anlıyordum kahretsin. geri kalanlar olarak işin bokunu çıkarmamız da doksanıncı dakkaya filan rastlıyordu ki malumunuz biz buna halk arasında tecavüzden zevk almak diyoruz, pozisyonlara hiç girmeyelim.

beğeni kriterleri tanımlanabilir bi izleyici olmadığım için filmin içeriğini didiklemek istemiyorum, kendisinden bir şey anlamadığım ortada. işte türünün klişelerden uzak güzel bir örneği olmuş da, inanç kavramını sıradışı bir biçimde sorguluyormuş da, bunları geçelim. chan-wook park süper bir yönetmen olabilir, "sanat" adına iyi bir iş daha çıkarmış olabilir, keza filmin müzikleri de beklendiği gibi mükemmel, ama başta senayo olmak üzere pek çok yerden puan kırdım ve bir bütün olarak thirst'ü sevmedim sevgili okur. sevmemek ne kelime, bak yazının başından sonuna kadar bir hafta geçti ve ben kendimi hala affedemedim; bir daha bildiğini okumaya kalkarsa "bilmekle bilmek arasındaki o şahane fark"ı kafasında kıracağım. ha, tabi ne demiş tae-ju: "hepsi psikolojik."