.

konuyu şöyle açıklayayım;

ben, sakin bir kasabada, deniz kenarında küçük bir kulübede, kedilerim ve köpeklerimle beraber, bir go tahtam, taşlarım, okuduğum ve ömrümün sonuna kadar okumama yetecek kadar kitaplarımla ve bittabii sevdiğim kadınla, dişi hint keneviri yetiştirerek yaşamayı tercih edecek kadar basit bir varlığım. bu hayalimi zenginliğin getirdiği yat, özel jet, lüks otomobiller, las vegas'da poker partileri ve yukarıda saydığım ve sizin de daha pek çoğunu sayacağınız şeylerin hiçbirine değişmem. değişmediğim gibi, bunların var olmasını da istemem. çalış, biriktir ve yaşa gibi standart paradokslara girmeden yapma amacındayım. tabii imkansızlığını bilecek kadar da aptalım.

daha önce bir anket yapılmıştı, insanlara önce hayatta rahat ve bir daha paraya ihtiyaçları olmayacak şekilde yaşamaları için gerekli parayı, daha sonra ise hayallerini sormuşlar. herkes en az ihtiyacı olan paranın 2 katını söylemiş. benim böyle bir istencim hiç olmadı. şu an, hayatımı idame ettirebilmem ve o sahil kasabasına yerleşebilmem için gerekli para 5 lira diyelim, 5 liradan bir kuruş fazlasını istemiyorum. bundan sebep, asla birilerinin köpeği olabileceğime ihtimal vermiyorum. ancak reel durumlarda bu durum nasıl tezahür eder takdir edeceğiniz gibi yaşanmayacağından kesin konuşamam.

ben yapısal ve zihinsel olarak çok ama çok karmaşık bir beyne sahibim. zekiyim falan demiyorum, karmaşık diyorum. daha çok bir şeylerin arkasından dolaşmayı, pratik şekilde halletmeyi amaç edinen bir varlığım. aslında çok çok iyi bir mühendis olabilirdim. ancak, farkettim ki ben insanlara da bir makine gözüyle bakıyorum. ve bu yüzden duygusuz olarak adlandırılıyorum.

dünyada hemen hemen her şey zıttıyla beraber var olmuştur. her şey mi emin değilim, ancak her şey o kadar keskin bir sınır çizer ki kullanmaya da korkuyorum.

örnek vereyim; hepinizin bildiği bir şey olan tansiyon, basit bir manşon, bir okuma saati ve bir stetoskop ile ölçülür. herhangi bir doktora tansiyon nedir diye sorabilirsiniz. kimisi afallayacaktır. kimisi cevap veremeyecektir. "tansiyon işte!" diyerek geçiştirecektir. kimisinin vereceği cevap da "kanın damara yaptığı basınç" olacaktır. böyle bilmiş bilmiş cevap verenlere şu soruyu sorun "tansiyon kanın damara yaptığı basınç ise o halde neden sistolik ve diastolik olarak 2 tür basınç var?"

size söyleyeyim, genel kültür olsun:
kalp, pompalama işlemi yaparken tıpkı bir dişli gibi çalışır. vücuttan kirli kanı toplarken gerçekleştirdiği kasılma, triküspif adı verilen kalp kapakçığının açılmasını, buna karşın aort kapakçığının kapanmasını sağlar. bunun tersi durumda da tersini.

bu durum kalp özelinde şudur; kalp, içerisine aldığı kanı belirli bir hacimde alır ve belirli bir hacimde geri pompalar. bu pompalama sonucunda ise kalbin içerisinde belirli bir hacimde kan kalır. işte, kanın pompalama esnasında içerisinde bulundurduğu kan sistolik, pompa sonrası içerisinde bulundurduğu kan ise diastolik basıncı verir bize.

şimdi bir kronik böbrek yetmezliği hastasını düşünelim: böbrek hastalığından dolayı tuz kullanması yasaklanır. çünkü tuz vücutta su tutar. vücutta su tutulursa, vücutta dolaşması gereken standart hacimdeki kanın yapısına katılır ve kan hacmi artar. kan hacmi artış gösterince kalbe yapılan bası artar ve kalp bu durumu dengelemek için normal standartlardan daha fazla kanı içerisine alıp, içerisindeki basıncı da dengelemek için daha fazla kanı tekrar vücuda pompalar. böbrek hastalarında tansiyon bu sebepten yüksektir.

bununla da bitmedi, kalp bir süre hacminden fazla çalıştığından ve potasyumun kalp kasını besleyen mineral olmasından kaynaklı vücuttaki sodyum artışı kalbin çalışma prensibini bozar ve kalp buna karşı yine tölerans göstermek için büyüme yoluna gider. buyrun kardiyomegali tedavisine.

yani, insan da tıpkı bir makine gibi çalışır. vücuttaki bir sistem yahut bir parça -örneğin pankreas- bozulduğunda, geriye kalan tüm sistemler risk altına girer. çünkü insan bir bütündür. psikiyatrinin bir bilim olarak kabul edilmesinin gerekliliğinin temel sebebi de bu, en tehlikeli ve vücut dengesiyle en çok oynayan hormonlar/nörotransmitterler beyinde gerçekleşiyor ve standart bir insanda hepsi bir denge içerisinde. örneğin hepimizin yediği badem vücutta dopaminin fazla salınımına sebep oluyor. bu durumda neler gelişebileceği bir bu kadardan daha uzun bir yazının konusu.

anlatmaya çalıştığımın öz metni şu, diğerlerinde olmayan ve bana lanetli olduğumu düşündürten bir özelliğim var, neden sorusu. nedenlerle hayatımı geçiriyorum ve nedenlerle yaşıyorum. en çok neden sorusunu kendime soruyorum. ve daha da kötüsü bazı geceler nedene yönelik sorularıma cevap veremediğimde kendimi cezalandırıyorum.

işte tam bu noktada, kendime nerede, hangi konumda ve nasıl bulunmam gerektiğini, ne yapmam gerektiğini, nasıl yapmam gerektiğini sormamın manası kalmıyor. zira ardından gelen "neden?" sorusuna verebilecek bir cevabım asla olmuyor.

sözlerimi büyük üstat saramago'dan bir alıntıyla bitireyim;

"yapacağımız her hareketten önce ciddi olarak düşünmeye başlasak, vereceği sonuçları önceden kestirmeye çalışsak, önce kesin sonuçları sonra olası sonuçları, sonra rastlantısal sonuçları daha sonra da ortaya çıkması düşünülebilecek sonuçları düşünmeye kalksak, aklımıza bir şey geldiğinde, bulunduğumuz yere çakılır, hangi yöne olursa olsun bir adım bile atamazdık.”

not: puzzle yapmayı seven ve beni sözlükçülükle suçlayan kızlar pm.