her bahtı karanın görmesini tavsiye etmetmediğim, soluk soğuna alkol rengi berelerin çok yakıştığına inandığım şehr_i yalnızlıktır. aç martıların açık denizidir ankara.
ankara gizli sakli bir sehir degildir aslinda. o gizlenmeyi istemez, herkes onu bilir. ama icinde yasayan icin daglarin arasinda kalmis, deniziyle bir baska denize baglanmayan, siginilmak icin yaratilmis bir sehirdir. donuktur. bu donuklugu sevmeyenler memnun olamazlar. karmasayi, hareketi sevenler yapamazlar, onlarin yeri istanbul'dur. tekduze memur kenti denir. aslinda tekduzeligi icinde yasayanlara gore sekillenir. havasini- komurlu de olsa- guzeldir koklamasi, ozellikle kar havalarini. her yere cam dikerler. artik cam agaciyla ahbap olursunuz. ankara huzunlu de degildir her zaman. sanilanin aksine bir bukelamundur o, benim en sevdigim bukelamun...
soluğuna yalnızlık sinmiş, renklere küskün şehrim. ne düşler kurdum senin için, yaşanmazlar; üstelik hepsi de gerçekten bozma. üç kuruşluk şemsiyelerimin beni esirgeyemediği o deli yağmurlarını üzerime boşaltmaktan usanmasan da seni sevmekten yine de vazgeçmedim. sonbahar esrikliğine katıp savuruşunu, gökkuşağı giyinmiş konur çingenelerini, hatta o berbat temmuz sıcağını bile özlüyorum sensizken, inanır mısın? en çok da ölgün geceler balkonumdan içeri sızan ayazınla diriltmeni arıyorum. başka şehirlerde geceler ne zor geçiyor, bilir misin?

ruhsuz ve paspal sevgilim, tüm puştluklarını bağışladım. sence de bu, yeniden başlamamıza yetmez mi?

tümcelerim yetişse ne büyülü kelimelere boğmak vardı seni. olmadı. fakat sence de bazen yetinmek gerekmez mi?
"yanlış bir zamanda geldiysem, ya da yanlış olan zaten bensem, gidebilirim?" diyerek kafasını kapının aralığından uzatarak gözlerime bakmaya çalıştığında ben arkamı dönmüş boş odaya doğru ilerliyordum. cevap vermediğimde tepkisinin ne olacağını merak ettiğimden değildi bu davranış. şu anda değil konuşmak nefes almak bile istemiyordum. gelmediği o uzun süre zarfında çok şey değişmişti ve değişmeye devam ediyordu. şimdi yerde kolilere doldurulmuş eşyalarım, bir iki ucuz boş şarap şişesi, çöpe atılmak için ayrılmış anılar vardı boş evimin boşluklarında. ve içeri girseydi eğer hiç bir şey düşünmeden, bunun hoşuma gidip gitmeyeceğini bile umursamadan o boşlukları doldurmaya çalışacaktı. ve böyle davranarak biraz daha ondan soğumama neden olacaktı. bütün bunları düşünürken arkamdan gelip gelmediğini merak ederek bakışlarımı kapıya doğru çevirdiğimde. hala aynı şekilde orada durduğunu fark ettiğimde sinirlendiğimi belli etmemeye çalışarak bakışlarımı yerdeki kolilere çevirdim. kitaplarımı yerleştirdiğim bir koliye takıldı bakışlarım. ve koliyi kapatacak gücü kendimde bulamadığımdan ağzını kapatmadığım o kolinin en üzerinde ki kitaba. yarım yamalak ve aceleye getirerek okuduğum kitaplardan biriydi. aslında nefret ederdim bu şekilde kitap okumaktan. ama o kitap için yapılabilecek pek fazla bir şey yoktu. nasıl olduysa bir anda, o yarım yamalak okuduğum kitaptan bir cümle gelipte düşüncelerimin arasına sızıvermişti. ve ben sanki gizli bir tarikatının ayinine katılmış heyecanlı, ne yaptığını bilmeyen ve yanlış bir şey yapmamak için belli belirsiz kaçak bakışlarla etrafını gözlemleyerek kendini arayan bir insan gibi o cümleyi sıktığım dişlerimi hafifçe aralayarak tekrarlarken buldum kendimi.

"...oysa kiminle gitse bir başkasıyla dönüyor olurdu kendinden..."

"döndüm işte"

kapıyı suratına çarpıp o cümleyi kurmasına yardımcı olan dişlerinin, o cümleyi kuran dudaklarını parçalayışının ve bunun o cümleyi kurmasında en etkili görevi yerine getiren beynine verdiği acının sesini duyabilmeyi istedim o an. kapıyı çarpmadım, o sesin bana verebileceği huzuru bir kenara bırakarak kolilerden birinin üzerine oturdum. içerisinde ne olduğu ve kırılıp kırılmayacağı umurumda değildi. nasıl olsa bir gün paramparça olacaktı her şey.

kapı sessizce kapandı.

içeriye mi girdi, yoksa dışarıda mı kaldı?

bunu bilmek istemiyordum.

soğuk bir ankara gecesiydi camdan dışarısı, oysa camın bu tarafında ılık çöl rüzgarları esiyordu bir akşam üstü. ve ben odamın ortasında hareketsiz durmuş bir seraptım. yanıma yaklaşıldıkça kaybedilen. uzaktan seyredilmesi gereken. bunu anlayabilenler çok uzaklardaydılar şimdilerde. ve hiç biri duymuyordu onlara seslendiğimi. çok iyi yetiştirmiştim hepsini. onlarla aramdaki mesafeyi düşündüğümde bundan daha çok emin oluyordum. evet çok iyi yetiştirmiştim hepsini.

son bir gayretle bir sigara yaktım. külünün yere düşüp düşmemesi umurumda değildi. en sevdiğim halı yerinde yoktu nasılsa bütün en sevdiğim şeyler gibi. en çok sevdiğim şeylerin listesini yapmıştım bir ara. bulabilir miydim o listeyi? hangi kolidedir acaba? teyit etmem gerek acilen hala sevebiliyor muyum aynı şeyleri.

sigaram bitti.

"geç oldu gitmeliyim." kendi evimde olduğuma dair şüphelerim olduğu için kurmuştum bu cümleyi. eğer kendime geldiğimde kendi evimde olmadığımı fark edersem "ben gitmek istemiştim" diyerek vicdanımı rahatlatmak için kurulmuş bir cümle olduğunu kimse öğrenemedi bu zamana kadar. ve daima işe yaradı.

"kendime geldim."

kendi evimdeydim ve kendimi bulmuştum. sabaha karşı erken yada geç bir saatti tam emin değilim. ankara'nın sabahlarından nefret ederdim. hep uyurdum bu saatlerde. geç kaldıklarım umurumda olmazdı.

"geç kaldım."

farkındayım. ve o yüzden kuruyorum bu cümleleri. renkli ve mutlu bir hayat yaşamak istediğim içindi gereğinden fazla bonibon tüketmem. ve büyümüştü o küçük kız.

"renkli ve mutlu bir hayata geç kaldım. çünkü bütün renkler o kapının içerisinde yada dışarısında kaldı. ve mutluluk küçük bir kız çocuğunun çizdiği kara kalem resimlerde."