trainspotting'te iki erkek öpüşürken feci gerilmiştim. çok iyi hatırlıyorum. o zamanlar ortaokuldaydım. gizli özne miyim lan ben acaba?

sonrasında dawson's creek'te filan jack, pacey'nin abisiyle filan öpüşürdü. türkiye'de keserlerdi bu sahneleri. ben yunan kanalından seyrederdim. homofobiyi aldı götürdü. sonra büyüdük filan. six feet under olsun, angels in america olsun, homoerotizme karşı takındığım son tavır kırıntılarını götürdü. e yaş da kemale erdi. pırlanta gibi adam olduk.

sonuç: pushing daisies'i severek izleyen bir heteroseksüel olarak toplumdaki yerimi aldım.

fekat, sevgili kardeşlerim bu film beni çok açtı. zira aşkın cinsiyetsiz bir kavram olduğunu bas bas bağıran bu film cinsel yönelimlerin de üzerinde bir anlatıma sahip. yani öyle dawson's creek'teki gibi "eşcinsel gençler çok eziliyor be abi" teması bir gençlik dizisi için gerekli olabilir. bir farkındalık yaratabilir. hatta sözü geçen diziden de hatırladığım üzere amerikada eşcinsel bir gencin, düzcinsel bir gence göre cinayete kurban gitmesi olasılığı %20 daha fazla. dayak yeme olasılığı ise %50 (yüzdeler destekli sallanmıştır). türkiye'de bu oranların çok daha fazla olduğu açık ve tartışma gerektirmez. iki homofobik genç dahi bu illetten bu diziler sayesinde kurtulduysa kardır diye düşünüyorum. ama a home at the end of the world'ün "eşcinseller de insan" gibi bir propogandaya ihtiyacı yok. dediğim gibi cinsel yönelimler üstü bir senaryosu ve yorumu var. hippisel yaklaşımların da desteği ile nefis bir aşk hikayesi izliyoruz. hemi de üç kişi arasında. böyle olunca da buna aşk üçgeni denmiyor. üç kişilik aile deniyor.

still yıllar önce bu filmi izlememi önerdiğinden beri (benim ona station agent'ı önerdiğim zamanlara rastlıyor galiba) her sene en az bi tur izlerim bu filmi. üstüne üstlük her seferinde de birşeyler öğrenirim.

örneğin ilk izlediğimde kafamda daha filmin ilk dakikalarında bobby'nin abisi tarafından verilen bir öğüt kalmıştı; ki bu sözün filmin devamının sinyalini veriyordu:

- it's just love. it's nothing to fear.

sonra izlediğim turlarda, bobby'nin ne zaman birisine "it's perfect" veya "it's all right" dese yüzünün aldığı o heyecanlı, yerinde duramaz hal geliyor. çoğu insana nasıl olduklarını sorduğunuzda iyi olduklarını söylerler. ama bunu söylerken iyi olduklarına dair en ufak bir belirti göstermezler. ama bobby, o kadar sevgi dolu bir itin teki ki, iyi olduğunu söylerken adam hakikaten iyi hissettiğini belli ediyor. ağzı yüzü iyi olmaktan kıpır kıpır oynuyor. bu bobby, inanılmaz bir tip. ütopik derecede sevgi dolu insan. la film boyunca bir nefret belirtisi göster la.

jonathan'ın annesine sarıldığı o sahneler filan. olm ne güzel anlatılmış lan sevgi denilen puştluk.

filmi 4-5 kez izlemiş olmama rağmen hala anlamış değilim. hadi, film boyunca açık ve net şekilde bobby'nin bir kalıp yarım yağlı peynire bile aşk besleyebileceği gerçeğini farkediyoruz. takdir ve özençle izliyoruz. ama bu jonathan biseksüel mi değil mi, bunu bir türlü anlamıyor insan. ama işte anlamayacaksın. filmin amacı o değil. insanların buna bir türlü karar verememesi filmi özel yapan şey.

her neyse, son izlediğimde daha önce aklıma hiç çakılmamış bir sahne çakıldı. herşeyden öte filmi anlamlı kılan, biraz da izafi olarak "normal" (elbetteki normal kelimesinin kullanılmaması gerektiğini biliyorum ama başka türlü uzun uzadıya anlatmak istemiyorum) bir hayat sürdüren insanlar için "de" latif bir sahne, nefis bir diyalog olduğunu düşündüğüm bir kısım var.

kızımız ve bobby bebeklerinin altını temizlemektedir. bobby pudralama işini devralır. kız hayran hayran bobby'i seyreder. bobby'nin içindeki sevgiyle herşeyin üstesinden gelebildiğini görüp görüp bobby'nin hastası olmuştur ve sorar

- is there anything you cant do?

bobby cevap verir

- i can't be alone.

al işte primci bobby. ne kadar insani bir cevap. kadın erkek herkesi hasta ediyor. itteki laflara bak.

teşekkürler still. the station agent'tan borcunu siliyorum.